Connect with us

Bomba

07. 04. 2017 MARVEL/DC İNCELEMESİ ve RESURRECTION: YENİDEN, YENİDEN DOĞUŞ!

Yayınlandı

on

Nisan ayı, benim gibi karasal iklimde yaşayanlar için az da olsa bahara kapı aralarken, elimizde yeni bir başlangıç var: Resurrection! Başlıkta yenideni iki kere yazmamın birkaç sebebi var:

1- Marvel’in seri sıfırlamalara #1’lere doyamaması, ki onu bu Pazar başka bir yazı da uzun uzun irdelemeyi umuyorum

2- Mutantların, Marvel’in tekrardan gündemine oturması.

Aslında sürpriz diyebileceğimiz bir şey yok, aylar aylar önceden duyurulmuş, kapakları beşinci altıncı sayısına, o sayıların konularına kadar ortaya çıkmış bir olay var önümüzde. Mesele ise, satışlarda bir türlü istediğini alamayan ve seneler sonra DC’nin gerisine dahi düşen Marvel’in, son on senedir Fox’la kavgası uğruna kırpmaktan, karalamaktan bıkmadığı öz be öz çocuğu Mutantları tekrardan o eski güzel günlerine döndürme çabası. Normalde geçmişi tekrar etmenin pek bir işine yaramadığını en basitinden Civil War 2 gibi kıldan tüyden kahramanları birbirine düşüren “dev” hikayelerden biliyoruz. Ancak bu sefer olay başka, bu sefer bir hikaye arkının tekrardan ısıtılıp önümüze getirilmesinden değil, on senedir hor görülen ve yine de çizgi roman satışlarında her ay ilk ona en az bir iki seri sokan X-Men’e vefa borcunun ödenmesinden bahsediyoruz. Resurrection bu idi. Sadece bu da değil, aynı zamanda dizi evreninin Mutantları ve Inhumanların da çizgi roman evreninde daha yerleşik bir yer tutması için onlara da farklı takım ve solo serileri sunuyor idi. Bunların bir kaçını bu hafta gördük. Geçen haftalarda eldeki X serilerine final yaptırıp, tek sayılık X-Men Prime ve Inhumans Prime ile Secret Wars sonrasından beri yaşadıkları hezeyanlı serüveni sonlandırarak, yeni ve güzel günlere kapı açtı. Bu hafta, o açılan kapılardan gelen ilk esintileri, şansımıza da en babalarını ve bu hafta gözümüze çarpan diğer çizgi romanların incelemesine başlayalım o vakit!
Gold_Custom
X-Men Gold #1
İlk incelemeyi, büyük ihtimal uzun süreler gözde serim olarak sürdüreceğim (belki Astonishing X-Men çıkınca işler değişebilir) “harbi” x takımına ayıracağım. Bu harbiliğin sebebi, elli küsur yıllık X-Men’in hem klasikleşmiş, hem de görece bozulmamış karakterlerini içermesi, ki Gold ismini sadece 90’lar nostaljisinde değil, biraz burada da anlamlandırmak lazım. Karakterlerimiz; Storm, Nightcrawler, Colossus, Old Man Logan, Prestige (Rachel Grey) ve Kitty Pride! Evet, Peter Quill ile ilişkisini bitirerek tekrar dünyalıların arasına dönen Shadowcat’e, yıkılmış, haklıyla haksızın belirsiz olduğu bir savaştan çıkmış Mutantların tekrardan pozitif bir mesajın taşıyıcısı olacak bir kahramanlar takımının yüzü olma görevi verildi. Ki bence çok da iyi edildi. Birincisi, Kitty de takımın diğer üyeleri gibi klasik dönemin yüzlerinden. O yüzden hem verilecek mesaj açısından, hem de takımın kimyası açısından olumlu bir isim. İkincisi ise diğer bütün karakterlerin aksine mutantların inhumanların boğazına çöktüğü bir dönemde, uzayın derinliklerinde sevgilisi Peter Quill ile Disneyvari maceralarda elini kirletmeden geziyor idi. Ki bu, Mutantların şu anki ajandasında en çok ihtiyacı olan tipleme. Çünkü 2017 Marvel’i, tüm savaşların televizyondan naklen yayınlandığı bir dünyada, kimsenin aynı kendi gibi kötülükle savaşma iddiası olan Gorgon’u yumruklamasını tekrar tekrar izledikten sonra kahramanlık nutuklarını işitme organlarını kullanarak dinlemez. O açıdan iyi bir liderlik seçimi. Bir yandan da X-Mansion’a ilk geldiğinde kendisine abi-ablalık, yeri geldiğinde manitalık (Colossus) yapmış insanlara liderlik etmesi hoş da bir tat veriyor artık. Peki ilk sayısıyla elimizde ne var: Birincisi, gerçekten söz verdikleri ve bizim de özlediğimiz gibi, tüm klasik kahraman nosyonlarına uygun, hasretin çektiğimiz bir takım var. İkincisi, artık uzun süre sonra karşısındakiyle hayatta kalma telaşıyla değil, meşruiyet çabasıyla diyalog kurmaya çalışan Mutantlar var. Ve kahramanlarımız kadar klasikleşmiş düşmanları var. Yeni bir Brotherhood Of Evil Mutants. Henüz uzun uzadıya tanıtılmasalar da gördüğüm kadarıyla karşılarında Magma da var ki, sebebini sonucunu, çarpışmalarını bir sonraki sayıya sakladılar. Ancak hem Guggenheim gibi usta bir yazarın elinden çıkması, hem de Marvel’in şu an satışlar noktasında son umudu olması açısından, bu serinin başına talihsiz-saçma şeyler gelmeyeceğine ilişkin güvenim tam. Son olarak da, Rachel Grey’in uzun zaman sonra bir A takımda olması şahsen beni çok heyecanlandırdı. Hem güçlerinin takıma da serüvenlere de katacağı renkten, hem de senelerce zaman yolculukları hariç çok üzerine düşülmemiş bir isim olmasından dolayı, neler yapacağı merakımı cezbediyor. Hadi bakalım!
Image-10-600x920
Uncanny Avengers 022
Sevgili dostlar, yurttaşlar! Şu seri kadar karışık duygularla yaklaştığım başka kaç seri vardır bilmiyorum. Son iki-üç sayısını özellikle müthiş bir heyecanla okudum, amma velakin dönüp bakınca baya yetenekli kahramanlarla kurulu bir ekibin, halen daha neredeyse dört senedir aynı olay üzerinde dönüp durduğunu hatırladıkça da bu nasıl iş lan diyorum. Öyle bir kafa. Heyecanlanıyorum, çünkü her seferinde çok sevdiğim karakterleri müthiş şekilde yansıtan bir seri var önümde. Üzülüyorum, çünkü bunca güzel aksiyon sekansını, eğlenceli diyalogları, yani artık oturmuş bir takımın tüm nüvelerini hala daha bence dünyanın en sıkıcı kötü adamıyla mücadele ederken harcamaları. Ancak biliyorum ki artık o sıkıntı bitti, sonunda Red Skull’ı düşürdüler. Bu aslında geçen sayıda olmuştu, Rogue Deadpool’u muhteşem bir şekilde dövmüş, sonunda Magneto’nun başlığı ile Skull’ın kontrolünden çıkmış ve yakasından tuttuğu gibi beyin cerrahisi için McCoy’un yanına götürmüştü. Bu sayıda ise bu olayın sonuç kısmını izledik ki bu kısmı da keyifliydi, aynı zamanda Secret Empire’e açılan kapı olması bakımından da heyecan verici. Öncelikle, Hydra Steve Rogers’in Xavier’in beyninin telepatiyle ilgili kısmını SHIELD adına Rogue’den almak istemesinin ve Rogue’un kendisinden beklediğimiz şekilde reddedişini izledik. Ki tersi, Rogue gibi dünyada posta koymadığı dağ taş kalmamış bir karakter için beklenmedik bir saçmalık olurdu. Sonrasında da o parçayı Human Torch’a yaktırarak bu hikayenin artık sonlandığını göstererek içimizi rahatlattılar. Ardından olanlar ise bu serinin kendine özgülüğünü bir kez daha kanıtladı. Önce öldüresiye dövdüğü için hala daha iyileşemeyip, bastonla yürümek zorunda bıraktığı Deadpool ile yakınlaşmasını gördük Rogue’un. Ki Wade seriye girdiğinden beri ikili arasında güzel bir sinerji vardı. Ancak bu yakınlaşmanın devamında öpüşmeleri, talihsiz bir sonuç yarattı, Wade büyük ihtimal geçici de olsa tekrar eski yakışıklılğına dönerken, Rogue, onun hastalığını da absorbe etti ve yere yığıldı. Bu noktada, uzun süredir içinde tuttuğu Wonder Man’in bilinci Deadpool’a “ne b.k yedin sen şimdi” derken bize de gelecek ayın sayısını merakla beklemek kaldı.
425438._SX1280_QL80_TTD_
Captain America: Steve Rogers 015

Çilemiz bitmiyor sevgili okurlar. Belki bu sefer biter diyoruz, yine bitmiyor. Yani umarım Secret Empire beklediğimiz kadar iyi bir hikayedir de bu çektiklerimize değmiştir. Aslında bu sayıda biraz daha farklı bir noktaya evrildi diyebiliriz. Birincisi, Uncanny Avengers hikayesinde en sonunda telepatik güçlerini yitiren Red Skull’ı öldürdü şirin pembe kaptanımız. Bir yanıyla, iyi karakterken asla yapamayacağı şeyi yapmış olması fena değildi. Ayrıca bu vesileyle Red Skull’ı uzun süre göremeyecek olmamız da, şahsen benim için baya iyi bir gelişme. Bunun yanında, Rogers’in Kobik’ten haberdar olması, ancak Hydra’yı o fake geçmiş içerisinde içselleştirmesi enteresan bir nokta oldu. Yani hayır artık karşımızda düz beyni yıkandığı için kötülük peşinde koşan bir kahraman yok. Kaptanınız eskisi kadar masum değil. Böyle bir değişimin sebebi Kobik’in gerçeklikle oynayışında kendini de Rogers’in geçmişine yerleştirmesiyle açıklanabilir ki bunu da bu sayıda görmüş olduk. Ancak Rogers’i ne derecede etkileyip etkilemediğini ileri süreçte, röportajlardan anladığım kadarıyla da Secret Empire #0’da görmüş olacağız. Dayanın sevgili okurlar, bitiyor.
Champions (2016-) 007-020
Champions 007

Tatlış mı tatlış, minnoş mu minnoş süper kahraman takımımız, toplumdaki yozlaşmayla, ayrımcılıkla emperyalist kapitalizm ile mücadelesine tüm hızıyla devam ediyor! Ben cidden çok seviyorum bu seriyi. Yani gelecekten gelen Kangler update edilmediği için gergin Ultronlar, miras kavgasına evrenleri yok eden kozmik dayılardan, kısacası tüm klişe Avengers kötülerinden uzak, çok başka bir şeyle savaşıyorlar. Her sayıda aynısını okuyorum, her incelemede aynısını söylüyorum: Bu takım kötü adamlarla savaşmıyor, ayakları o insanlardan daha çok yere basan fikirlerle savaşıyorlar. Ve bu hiçbir şekilde sıkmadan devam ediyor. Bu sayıda da, yalan ifadeyle imajlarını yerle bir eden Freelancers ekibini döve döve durduklarını sanırken, bu kez de aynı ekibin, insanları zorla evlerinden atarak yaptıkları rezidanslara Champions ismini vermeleriyle, kendilerini çok daha kötü bir durum içerisinde bulurken görüyoruz. Yani bir kez daha, nefes aldığımız dünya, sistem, Hulklar’dan, optik patlamalardan daha güçlü olduğunu kanıtlarken, ekibimizin Ali Ağaoğlu imajından nasıl kurtulacağını gelecek sayıya bırakıyor.
Jessica Jones (2016-) 007-000
Jessica Jones 007

Serimiz, bir hikayeyi geride bırakıp diğerine koşarken, bizi ise arada tatlı bir aile dramının ortasında bırakarak devam ediyor. İkili ajanlık görevini layığı ile yerine getirerek büyük bir yükten kurtulan Jessica, Danny’i ikna ederek, Luke ve çocuğunu bulur. Ancak aile konusunda da derisi kadar sert (affedin) olan Power Man, tüm bu bahanelere rağmen yeniden birleşmeye yanaşmıyor. Yine de, anne-baba-çocuk birlikteliklerini çok güzel yansıtan sayfalar okuduk. Bu açıdan, sürekli uzaylı saldırılarıyla, manyak tiranlarla birliktelikleri bozulan ailemizin birkaç saniyelik de olsa nefes alışı duygulandırıcıydı. Ama elimizdeki dergi Squirrel Girl değil, Jessica Jones hikayesi anlatıyor, dolayısıyla mutlu son olmayacağını daha ilk kareden itibaren biliyoruz ve yine bir JJ klişesi olarak belki bininci kez Luke Cage tarafından kapı dışarı ediliyor. Bu noktadan sonra, sessiz sedasız ilerleyen paralel hikayemizden de bir küple görüyoruz. Geçen sayılarda, 1610 evreninin yok olmasının suçlusunun kahramanlar olabileceği dedektifimiz tarafından tekrardan masaya yatırılmıştı. Şimdi ise, ex Shield direktörü Maria Hill’i, ofisine sığınmış halde buluyoruz. Yazarın, Marvel’in son senelerde başına gelmiş her şeyde parmağı olan Bendis olduğu düşünüldüğünde, hem Secret Wars’in moral sonuçlarını hem de Civil War sonu, Secret Empire başı yaşanan değişimlerde sorulması gereken sorulara da ışık tutacağına eminiz. Bakalım önümüzdeki sayılar bizi nelerle karşılaştıracak?
I-Am-Bane-Batman-Comic-Murder-Scene
Batman 020

Ve I am Bane arkının sonuna gelmiş bulunuyoruz sevgili DC severler! Bu aslında bir yanıyla I am Gotham ile başlayan ve I am Suicide ile devam eden “I am….” serilerine de bir soluklanma şansı tanıdı çünkü iki haftaya Flash ile paralel gidecek olan The Button cross-overi başlayacak ve Rebirth gizemlerini aydınlığa kavuşturacak kahramanımız. Peki bu sayı nasıldı? İlk olarak, üç sayılık hikayeler, çok uzamaması açısından güzel bir karar. Ki Rebirth başlangıcından beri de Tom King’in Batman hikayelerine güzel bir tat kattığını düşünüyorum. Evet Scott Snyder New 52 dönemi ile efsaneleşmişti, ancak King de marjinal hikaye anlatımıyla hiç sıkmadan okutuyor. En başından, çok da beğenilmeyen I am Gotham hikayesini, olan biten her şeye rağmen bir bütünlük içerisinde bu sayıyla tamamlayışı, Kara Şövalyenin neyi niye yaptığını, biraz daha farklı ve yeni bir bakış açısıyla anlatılan motivasyonlarını tutarsızlığa düşmeden resmetmiş. Bane ile her dövüşü, artık bir çizgi roman klişesi haline gelmiş olan sayfalar boyu uzun düşünce panelleriyle bezenmiş dayak yeme sahnesinden sonra birkaç karelik dövme olayına girmeleri biraz meh dedirtse de, şahsi kanaatim olması gerektiği gibi ne çok sönük ne çok abartılı bir şekilde bittiği serinin.
Bu haftalık da incelemelerin sonuna geldik, çizgi romanla kalın!

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel5 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba1 hafta ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba1 hafta ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba3 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba4 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba