Connect with us

Bomba

2016 YILININ EN İYİ FİLMİ; “LA LA LAND”

Yayınlandı

on

Randevularına geç kalanlara, hayallerini kovalayanlara, kaldırımda hayatının aşkıyla çarpışmak isteyenlere; LA LA LAND!

Filmlerin nihai bir amacı vardır; ölümsüz olmak. Bunu bir replikle , doğaçlama bir sahneyle ya da benzeri görülmemiş bir ezgiyle yapabilirsiniz. Nerede o eski filmler diye yakınırken La La Land’ın çıkıp gelmesi, insana çok şükür dedirtiyor. Altın Küre’de 7 ödül alması, Whiplash ile sesini duyuran Damien Chazelle’e olan güven, Ryan Gosling ve Emma Stone, filmi size izlettiren öğeler olsun. Çünkü müzikal ya da romantik film izlemeyi sevmeyen olacaktır. Onları da kaybetmemek için, her güzel şeyi tatmalarını öneriyorum. Karşınızda La La Land!

lala-land

Sinema, bilim gibidir. Öncesini eleştirirsin, üzerine koymak istersin, bu şöyle olsa nasıl olur acaba dersin. Özgün bir film çekmek imkansıza yakındır bu yüzden. Buna ulaşmak için dünyadan izole olmak gerekir. Çünkü yoldan geçerken beğendiğiniz bir manzarayı, istemsiz olarak bir filmde kullanır, çektiğiniz bir acıyı karaktere yüklersiniz. Damien bunların en iyi örneklerinden. Whiplash filmindeki karakter, kendisini yansıtıyor. Whiplash demişken J.K. Simmons ümidiyle izlemeyin sakın. Sanki ilk filmine selam çakmak için oynatmış üstadı. Rolü yok resmen. Filmin tek eksisi olabilir bu. Her neyse büyük bir müzisyen olmak isteyen Damien, üniversite hayatında bu yolunda sıkıntılar çeker. Bu onu Whiplash’e götürür. La La Land ise bir tık ötesi. Müzisyen olamamış, ancak hayallerinden vazgeçmemiş bir adam harika bir müzikal ortaya koyar. Filmlerinde hayallerinin peşinde koş mesajını veren 32 yaşındaki bu adam, birçok yönetmene taş çıkarmakta. Çok önemli işlere imza atacağına şüphem yok.

İsmi film kadar tatlı olan film Alan Parker’ın Fame filmine yapılan göndermeyle başlıyor. Evet o tatlı müzikal sahne trafiğe neşe katıyor. Diğer filmlerden etkilenerek film çeken yönetmenler, damakta hep bu güzel tadı bırakıyor. Los Angeles‘ın ünlü trafiğinde Mia ve Sebastian‘ın hikayesi başlarken dünyanın en güzel klişesi olan “en büyük aşklar nefretle başlar” cereyan ediyor ve akıllarda bir sürü düşünce, yakışıklı çocuk ve güzel kızın hikayesi, akıllardan çıkmayacak bir ezgiyle devam ediyor. Sebastian, Jazz müziğine gönül vermiş ancak hayatın acımasızlığından Jingle Bells çalmak zorunda kalan bir erkektir. Mia ise aktris olmak için yanıp tutuşan ancak Warner Bros. stüdyolarının göbeğinde bir kahve dükkanında çalışan bir kadındır. Mavi elbise bir kadına bu kadar mı yakışır derken, piyano çalmak bir erkeğe bu kadar mı yakışır diyor ve başrolleri aynı karede yine nefret yüklü bir sahnede görüyoruz. Bu sahne Smoke House‘da çekilmiş gibi. Klasik filmlerle donatılmış, fazla anıya sahip bir yer. Bir sürü filmde burayı gördük ama bu kadar dikkat etmedik. Rüya gibi bir film, kabuslarla ilerler. Tezat sanatı hep işler. Büyük hayaller, büyük hayal kırıklıkları. Ufak mutluluklar, ufak tatlar.

e7bcb580-4b6f-0134-17be-060e3e89e053 (1)

Hepimizin istediği sahneler gelişir, aşıkların yolu hep kesişir. Tatlı mı tatlı esprilerle ilerleyen filmimiz, damağımızda o ezgi ile devam ederken, Gene Kelly’nin Singin’ in the Rain‘inde buluruz kendimizi. Bir romantik müzikal filminde bu esintiyi görmemek, ne büyük eksiklik olurdu! Romantik anın kıskançlığı sarmıyor bizi, karakterlerden birine antipati duymuyoruz, herhangi bir kötü yan yok. Herhalde lavaboya gitmek için bile filmi durduramamamın nedeni bunlar olsa gerek. Size ufak bir tavsiye, gözlerinizde bir damla yaş, kalbinizde ise o enfes ezgi olmadan bu filmi bitirmeyin. Tekrar izleyin. Tekrar. Tekrar. Gerçekten hissedene kadar. İzleyin. İzleyin. Bu arada güzellik abidesi Emma Stone‘u Oscar’da göreceğiz, alnı ak bir şekilde. Keza yönetmen kategorisinde Damien Chazelle‘i. Başarıları hız kesmeyecektir. Arkada kalmayın.

Gene_Kelly_lamppost

Singin’ in the Rain!

Durun durun, sadece izlemeyin. Mia’nın odasına geniş açıyla bakıldığında durdurun. Bütün ayrıntılara bakmanız gerek. Ingrid Bergman’ın devasa posterine göz atın. Casablanca ve For Whom the Bell Tolls filmlerinin o güzel aktrisine, Hollywood’un klasik güzelliğine bir bakın. Ufak posterlerde ise Norma Talmadge‘nin oynadığı sessiz film The Dove, Bela Lugosi‘den komedi korku The Black Cat, The Blonde Vampire, Alfred Hitchcock’tan Saboteur, The Palm Beach Story, The Killers bulunuyor. Bu filmler, direkt olarak Mia’nın aktris olma hayalini yansıtıyor. Hepsi de Hollywood’un klasik filmlerinden ve harika dokunuşlar. Ardından gelen Casablanca sahnesi. Ingrid Bergman ile Humphrey Bogart‘ın pencereden baktığı sahneye, Hollywood studyosundan bakış. Biz bu konuda zayıfız, biliyorsunuz. Cem Yılmaz, Pek Yakında filmiyle harika bir iş çıkardı ancak hiç gülmedik gibi yorumlar alarak hakaretlere uğradı. Dizilerimiz Yeşilçam’a gönderme yapmakta çekinmez ancak beyaz perdede fazla başarılı değiliz.

casablanca-xlarge

Casablanca Sahnesi

Ve Griffith Observatory… Bir Rasathane. Yine birçok Hollywood filminde karşımıza çıkan bu yer, La La Land filminde can alıcı sahnelerden birine ev sahipliği ediyor. Emma Stone ve Ryan Gosling’i beraber gördüğümüz her sahneden bambaşka tatlar buluyoruz. Whiplash gibi yine hırs, hayal peşinde koşma eylemler mevcut ancak daha doğal, daha sade ve renkli bir yapımla karşımıza çıkıyor La La Land. Filmin ismini sürekli söylemek istiyorum. La La Land. İsminde belli değil mi? Psikanaliz’e girebilir bu. Kelimeler insana her zaman bir şeyler çağrıştırır. Renkli, tatlı, sevecek bir şeyler canlanıyor benim filmin ismini görünce. Ve filmde bunu canlandırınca ben tamamım dedim. Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street. filminden beri müzikal izlemeyen, Nae meorisokui jiwoogae filminden sonra romantik film izlemeyen ben, La La Land filmiyle iki türe tekrar dönmüş bulunuyorum.

griffith-observatory-dusk

Griffith Observatory

İncelememde Hollywood’a fazla yer verdim. Aslında tema olarak Hollywood ve Jazz dengeli ilerliyor. Sanırım ben Jazz’ı arkaya alıp Hollywood’a kapıldım. Jazz aşığı Damien Chazelle, yine harikalar yaratıyor. Tek bir sahne ve sonrasında gelen şarkı sizi gerçek Jazz ile tanıştıracak. “You hold onto the past but Jazz is about the future.” Harika bir yorum. New Orleans‘ta herkese gerçek müziği işlemek adına doğan bu tür, ölüyor. Kan kaybeden bu sanat, Samba Tapas gibi şeylerin altında ezilmemeli. Dead Man’s Bones grubuna hayat veren Ryan Gosling, Jazz adına verdiği savaşı, filmde gerçekçi bir şekilde izleyeceğiz. Bu arada Ryan Gosling, bence dünyanın en kusursuz erkeği. Her türlü yeteneğe sahip biri. İmreniyorum gerçekten.

lalaland-girldancers

Sweet Charity filmine de dokunan filmimiz harika bir final ile bizi uğurluyor. Final her zaman önemlidir. Seyirciyi şaşırtmak, kandırmak, bekleneni sağlamak önemli değil. Bir konu anlatıyorsan, nokta koyacağın yeri bileceksin. Kullanacağın yüklemin ağırlığını kaldıracak film çekeceksin. Özneler sizi yansıtacak. Nesneler, görsel şölen sunacak. Bu ziyafette siz de yer alabilirsiniz. Yönetmenlik ve oyunculuk harikası bu filmi sinemada izlemediğim için pişmanım. İzlemeyenlerin duyması gereken pişmanlığı, varın siz düşünün. Bir sonraki film incelememizde görüşmek üzere, sağlıcakla kalın.

“Bu kadar gelenekçiyken, nasıl devrim yapabilirsin?”

 

Bomba

The Defenders 4-5-6-7. Bölüm İncelemeleri

Yayınlandı

on

İlk 3 bölümü ayrı ayrı inceledikten sonra, finale kadar olan bölümleri tek bir yazıda toplamayı düşündüm. Malum hem Netflix dizisi hem de maraton yapıp tek günde 8 bölüm bitirince böylesi daha verimli olsa gerek. Buyurun bölümlerin detaylarına inelim.

Buradan sonrası bahsi geçen bölümler için spoiler içerir.

”Royal Dragon” bölümü yani 4.bölüm benim en aklımda kalan sahnelere sahipti ve aynı zamanda en sevdiğim bölümlerden de biri oldu çünkü bizi heyecanlandıran ekibin ilk tanışma anları diyalogları gayet güzeldi, Jessica’nın her olaya herkese laf sokması çok keyifli izlerken zevkten dört köşe oldum. Tüm bölüm o Çin lokantasında geçmiş olabilir ama dediğim gibi harikaydı, Avengers’ın dönercide geçirdikleri 1 saati izlemek gibiydi. Filmlerde buna vaktimiz yok fakat medya dizi olunca vaktimiz oluyor.

”Take Shelter” isimli 5.bölüm ise dizinin sayılı güzel bölümlerinden biriydi, Çin lokantasındaki dövüş de, 3.bölümdeki dövüş de her ne kadar güzel olsa da Daredevil’ın kendi dizisindeki, özellikle koridor sahnelerindeki kadar kaliteli dövüşler görmedik hala ve sezon finali de dahil kalan bölümlerde de göremiyoruz. Buna ayrıca final bölümü incelemesinde değineceğim. Ayrıca dizide bu bölüm ilk kez kostümünü giyen bir Matt Murdock var. Bazen gerçekten olaylar yavaş gelişiyor. Bu da can sıkıcı bir konu açıkçası. Yine de Trish’i kurtardıkları sahne bayağı etkileyiciydi, neredeyse tüm yan karakterlerin kurtarılması ve polis merkezine bırakılması fikri de güzeldi, hiç yoktan bu karakterleri biraz daha ekranda görebildik. Colleen-Bakuto karşılaşmasını ise Iron Fist’te zaten izlediğimiz için artık sıktı.

”Ashes, Ashes”, 6.bölüm benim için dizinin kötüye gitmeye başladığı bölümdü. Bir sürü tutarsızlık vardı. Hand örgütünün ne kadar büyük, her yere eli uzanan – kelime oyunu – bir örgüt olduğunu bilen kahramanlarımız yine de Danny’i saklayabileceklerine inanıyorlar. Hiç yoktan bu bölüm Danny-Luke ilişkisi parladı. İkili gerçekten çok iyi anlaşıyor ve sahnelerini izlemek Power Man and Iron Fist fasiküllerinden bir sahne izlediğinizi hissettiriyor. Dedektifimizin ve avukatımızın ikili ilişkisi, olayı araştırdıkları sahneler de fena değildi. Bir diğer tutarsızlık ve bölümü, hatta diziyi olumsuz etkileyen faktör, Hand. Evet bu örgüt Daredevil sezon 2’de farklı, Iron Fist sezon 1’de farklı işlendi ve Defenders’taki hali Iron Fist’te gördüğümüz Hand’e daha çok benziyor, fakat hiçbir zaman yeterince gerçek bir tehdit gibi işlenemediler. Kötü bir villian değiller belki ama kesinlikle yeterli seviyede seyretmiyorlar, Alexandra ise yaraya bırakın tuz basmayı, yarayı ölümcül bir hale getiriyor. Sigourney Weaver’ın karakteri hayata geçirişini beğenmiştim fakat bölümler ilerliyor, karakter size bekleneni vermiyor, neden Hand’in lideri, neden tehlikeli, dahi ama nasıl, bunların cevaplarını vermiyor. Tüm planını Black Sky üstüne kurmuş olması ise bu bölümün sonunda karakterin sonunu getirdi. Main villian haline Elektra geldi böylece, çok ama çok kötü bir karar. Karakteri Elodie Yung ne yazık ki çok kötü canlandırıyor.

”Fish in the Jailhouse”  finalden önce son bölüm, ve 25 dakika karakolda geçiyor. Yan karakterleri görebilmemiz adına güzel bir adımdı. Öte yandan finalden önce olması işleri gereksiz yere yavaşlattı. Karakterlerin kendi dizilerindeki yan karakterleri ekranda bu kadar az görmeye alışmamışım açıkçası, sanırsam Infinity War’da birçok karakterin başına aynı olay gelecek. Bölüm, daha doğrusu dizi Alexandra öldüğünden beri villian eksikliği çekiyor. Alexandra bile tek başına yeterli değildi ama bu bölüm Hand’in kalan 3 parmağının tartışmasını, Elektra’nın onlardan bağımsız hareket etmesini gördük. Bu eksiklik finalde de devam edecek emin olabilirsiniz. Anıl’ın The Defenders’ın Ağızda Bıraktığı Kekremsi Tadın 5 Nedeni yazısında değindiği gibi, bu dizi için ana kötü olarak keşke Hand seçilmeseydi. Bölümün sevdiğim yanlarından biri sondaki dövüş sekanslarıydı, Madam Gao’nun güçlerini kullanması ve kullanış şekli, Luke ve Jessica ile aynı anda dövüşebilmesi şaşırttı. Luke zaten kırılmaz cildine rağmen bu dizide gerçekten Danny’den sonra en çok dayak yiyen kişi sanırsam.

Easter Eggler:

  • 4. Bölüm’de Daredevil 2. Sezon kötüsü Nobu dışında bir easter egg görülmedi.
  • Alexandra’nın geçmiş dönem isimleri:

    Audrey Thompson

    Abigail King

    Angelica Fletcher

    Alberta Davis

    Bunların hiçbiri Marvel tarihinde yer alan isimler değil, sanırım rastgele seçilmişler.

 

  • 5. Bölüm’de Ben Urich zamanından kalma Battle of NY gazetesi hala duvarda asılı.
  • Stick’in kanalizasyondan kaçma planı insanlara Splinter ve Ninja Kaplumbağaları anımsatmış.
  • 6. Bölüm’de Danny, “Iron Fist ve Luke Cage” dediği an herkesin anlayacağı üzere Iron Fist and Power Man çizgi romanlarına referans yaptı.
  • Elektra ile Alexandra’nın konuştuğu mezarlık, Punisher’ın yakalandığı mezarlık ile aynı yer.
  • 7. Bölüm’de Jessica, Michael Jackson’ın YOU ARE NOT ALONE şarkısına referans veriyor.

Genel hatlarıyla bu 4 bölüm ilk 3’e göre hem daha hızlı ilerleyen, hem daha kaliteli ve dolu dolu bölümlerdi, beklediğimize değdi dedirten bölümlerdi, özellikle 4.bölüm ekibin tanışması ile parladı, fakat dizinin tamamı için şu an bunu söyleyemeyiz, Alexandra’nın ölümüyle bi’ düşüşe geçildi bir kere ve bu düşüş 7’de devam etti. Fakat görsellik yine güzel, söylemiş miydik?

Sizi görsellerle baş başa bırakıyorum, final bölümü incelemesinde görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

The Defenders’ın Ağızda Bıraktığı Kekremsi Tadın 5 Nedeni!

Yayınlandı

on

Doğancan’ın bölüm incelemelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Bu içerik, The Defenders’ın olumsuz olduğu 5 nedeni sıralamakla meşgul ve ayrıca SPOILER içerir.

 

İyisiyle kötüsüyle The Defenders, televizyon tarihinde süper kahramanların bir araya toplandığı yapımlardan biri daha oldu. Öncesinde DC Arrowverse evreni bu tür toplanmaları yapmıştı. Hatta öncesine gidersek Smallville dizisinde dahi yapılmıştı. Ancak Marvel adına bu bir ilkti. Tv izleyicilerini Daredevil ile ekranlara kitleyen, sonrasında ise Jessica Jones, Luke Cage ve Iron Fist ile bu başarılarını sürdürdü. Marvel, anladığım kadarıyla MCU planını tv’de de sürdürme kararı almış. Önce tüm kahramanlar solo takıldı ve en sonunda da birleştiler. Yani Marvel tv ekranı şu an Avengers’ın ilk toplandığı dönemde desek yanlış olmaz. Ben, The Defenders ile birlikte gelecek sezonlarda Agents of Shield ile bir crossover’ın gerçekleşebileceğini düşünüyorum. Bunu düşünmemin sebebi ise az önce bahsettiğim MCU planlamasına uygun ilerlemeleri. Avengers sonrası gelen Age of Ultron ve solo filmlerde karakterler artık birbiri ile filmler içinde buluşabiliyorlardı. Sırada bunu tv departmanında uygulamak var. Başta Luke, Jessica’ya uğrar. Danny, Luke’a uğrar böyle böyle Agent Coulson’a kadar ulaşırız gibime geliyor.

Bu kısmı geleceğe bırakalım ve dizimize dönelim. “The Defenders sizce doğru bir proje mi oldu?” Bence evet. Ancak soruyu değiştirip, “The Defenders doğru adımları mı izledi?” dersek, hayır. Şimdi gelin bunun sebeplerini 5 madde de irdeleyelim.

1- Zaman sorunsalı

Tüm solo Marvel-Netflix dizilerinin New York savaşının sonrasında geçtiğini biliyoruz. Bu yüzden Spider-Man, Daredevil ile birlikte kapışsın hayallerimiz zaten olamıyor. Çünkü o sıralarda Peter ilkokul çocuğu ve örümcek güçleri bile yok. Ancak The Defenders’a kadar gelinen süreçte ne kadar zaman geçti hala bilmiyoruz. Jessica, The Defenders boyu olan olayları 1 HAFTA olarak nitelendirdi. Yani gerçekten dizi evreninde hala Age of Ultron yaşanmadı mı? Yaşandıysa neden hala New York savaşından bahsediliyor? Yaşanmadıysa neden artık bir yenilik katıp kahramanlarımızın sokakta robot dövdüğü referansı hiç yapılmıyor? Gerçekten bu zaman meselesi çok can sıkıcı. Yani bizim izlediğimiz The Defenders, hala Chitauri saldırısının hemen sonrasındaysa işimiz var. Zaman sorunsalının hiç ilerleme kaydetmemesi, bizi olduğumuz yerde sayıklıyormuş hissinden kurtaramıyor.

2- Karakterleri tekrar anlatma ihtiyacı

Solo dizilerini izlemeden direk The Defenders’a başlayanlar için karakterlerin kendilerine has özelliklerini anlatma yoluna gitmeleri mantıklı olabilir ancak, hangi geek veya hangi bu tür dizileri seven birey solo dizileri izlemeden sadece The Defenders izler? Solo dizilerin hepsini bile izlemediyse Daredevil 1-2. sezonları izlemiştir. Bu yüzden karakterlerin değişik özelliklerini bölüm başlarında tekrar, tekrar vurgulamak diziyi baltaladı. Evet Jessica alkol seviyor, Luke kurşun geçirmiyor vs. vs. Bunları diziye biz izleyenleri uyutarak yayabileceklerken sanki karakterleri ilk defa görüyormuş hissini bize yeniden yaşatıp izleyiciyi biraz salak yerine koydular. Bu anlatım yolu da diziyi ağır ilerliyor gibi gösterdi. 8 bölüm sürecek bir yapım nasıl olur dersini Game of Thrones‘tan öğrenmeleri şart.

3- Diyalogların içi boş olması

Son bölüm, son sahne dışında, diyalogları dinlerken baygınlık geçirdiğim anlar oldu. Yani gerçekten mi? BU SENİN SUÇUN DEĞİL kahramanlara 70 senedir söylenen bir söz öbeği ve bunu Danny’e kaç kere hatırlattılar inanın hatırlamıyorum. Tabii sadece bu değil. Kahramanları birbirine bağlaması gereken sözlerin nasıl da anlamsız, klişe bir yolla yazıldığına şahit olduk. The Defenders dendiği an, insan karamsarlık ve epiklik bekliyordu. En azından ben bekliyordum. Çünkü bu ekibin içinde Frank Miller’dan çıkmış ağır katolik ve karanlık bir Daredevil var. Atmosferi ile diyalogların birbiri ile uyuşmadığı bir yapım The Defenders. Keşke sarı, kırmızı, yeşil, mor renklerini doğru kullandığınız gibi şu diyaloglara baktığınız zaman birkaçını epik sözlerle değiştirseydiniz.

4- Villain’ın über ötesi zayıf olması

En sinirlendiğim konu bu oldu. Yahu Marvel, enfes cast seçimlerini Alien filmlerinin yıldızı Sigourney Weaver ile taçlandırmışsın, Alexandra adıyla The Hand’in liderliğini vermişsin ama bu kadar için boş bir karakter yazılımı nasıl yapmışsın anlam veremiyorum. Karakterin uzun yıllardır yaşadığını anlatma gereği bile duymayan senaristler, ne deneyimlediği yılların tecrübesini aktarabildi ne de o tecrübenin getirdiği müthiş gücünü. Asırlardır yaşayan The Hand’in 5 parmağının lideri bu denli zayıf gösterilirse geri kalan parmakları siz düşünün. Madam Gao’yu en baştan beri tanıyoruz keşke lider o kalsaydı. Hatta abartıyorum, The Defenders’a Wilson Fisk yakışırdı. Hala inatla söylüyorum, dizi ve film evreninin en iyi villainı hala Wilson Fisk’tir. Alexandra ise hiçbir güç gösterisi gösteremeden ve kendini kanıtlayamadan Elektra tarafından öldürüldü.

5- En zayıf halka olan Iron Fist’i hikayenin ana konusu yapmak

En zayıf halkadan kastım elbette solo diziler arasındaki yeri. Iron Fist’in 1. sezonunu insanlar ya bitiremedi, bitirdiyse dahi sevemedi. Sevilen birkaç detaydan olan Ward Meachum’da dizide yoktu. Iron Fist’in geliştiği ve kahraman olma yolunda daha iyi bir yolda olduğu kesin ancak kendi hikayesinde bile çok ısınılmayan ve güzel yorumlar almayan Danny’i hikayenin tam ortasına yerleştirmek, olmadı. Neyse ki Daredevil ile güzel bir son yapıldı da, The Defenders ortalama bir yapım olarak kalmasını sağladı.

 

Siz ne diyorsunuz millet? Sizce nasıl bir diziydi The Defenders? Görüşlerinizi belirtin!

Okumaya Devam Et

Bomba

The Defenders 1.Sezon 3.Bölüm ”Worst Behavior” İncelemesi

Yayınlandı

on

İlk 2 bölüm boyunca bir yemek tarifine uyulmuş da biz farkında değilmişiz. Bu bölüm yemek hazırlanmış, son 10 dakikada ise önümüze güzelce servis edildi. Öyleyse bölümü övelim.

Uyarmadı demeyinnn, Spoiler!

Bölüm Türkçe konuşmalarla başlayınca defalarca dili Türkçe yapıp yapmadığımı kontrol ettim doğrusu. Sonra durumu fark ettim tabi ama Alexandra’nın İstanbul’a Konstantinopolis demesi? Hayır anladık kadın bayağı bir yaşamış her fırsatta bunu gözümüze sokmaya çalışıyorlar. Ayrıca önceki dizileri izlememiş olanlar için karakterleri tekrardan bir tanıtma hissiyatı sık sık gözümüze sokulduğunu düşünüyorum; Jessica’nın alkol kullanımı, Luke her sahneye çıktığında bir rap müzik falan.

Neyse konumuza dönelim biz. Bölümün ilk 15 dakikası Elektra’nın canlanmasını ve eğitimini anlattı, ben daha çok ekibi görmek istesem de gerekli sahnelerdi diye düşünüyorum. Daha sonra ise bir önceki bölüm incelemesinde bahsettiğim Midland Circle binasına herkes kendi araştırması sonucu ulaştı fakat bu ulaşımın gelişimi gayet organikti. Danny ile Luke’un tanışması da öyleydi, Claire sonunda tanıdığı özel insanları tanıştırmayı düşünebildi, o da Luke Danny’den parlayan yumruklu herif diye bahsedince oldu ya neyse. Ulaşmaları organikti dedik, ulaştıktan sonra olanlar ise! Of! Gerçekten beklediğimiz sahneler bunlardı, aksiyonun Danny ile başlaması aktöre ve karaktere olan güveni gösteriyor benim gözümde, Marvel, Iron Fist’e gelen olumsuz eleştirilerden güzel ders çıkarmış diye düşünüyorum. Dövüş sahneleri hem çok doyurucuydu hem de her çizgi roman severin görmek istediği birlikte çalışma sahneleri vardı. Luke’un Danny’e siper olması gibi. Bu noktadan sonra aksiyon oranı çok düşmez, düşemez diye tahmin ediyorum. Fragmanlardan gördüğümüz Danny – Matt kavgası ya da ekibin kendi içindeki çekişmelerin sebebi ne olacak şu an kestirmek zor. Fakat Luke ile Danny uyumu çok hoşuma gitti. İkiliyi yakından tanıyanlar bilir, çizgi romanların en ünlü ”bromance” denen ikililerindendir Iron Fist ve Luke Cage. Heroes for Hire adında bir işletmeleri bile vardır. Pop’ın yıkılan berber dükkanı tam Heroes for Hire mekanı yapılabilecek yer. Ayrıca bu bölüm ekip üyelerinin birbirleriyle dinamiklerini daha yakından gözlemleme şansına eriştik, ve gerçekten de ilk Avengers filmindeki tanışmalar, dinamikler kadar güzel yazılmış. Jess – Matt, Danny – Luke ilişkileri izlemesi hem zevkli, hem de yersiz ya da kalitesiz esprilere sahip değiller.

Dizi görünüşe göre vitesi arttırdı ve hızlanmaya devam ediyor, umarım bir daha da büyük bir frenle karşılaşmayız. Dinamikler iyi, işleniş bu bölüm daha akıcıydı, senaryo çok az gösterip merak üstüne kurulu olsa da fena değil, görsellik yine harika, aksiyon sahneleri de daha çok, sık yer kaplamaya başlarsa dizinin daha izlemesi keyif veren bir hal alacağını sanıyorum. Görsellik demişken, gerçekten ss alınıp duvara asılası ya da gif haline getirilip tekrar tekrar izlenesi sahneler, kareler yok muydu sizce de? Buyurun ben birkaçını bırakayım şöyle.

Bir küçük easter egg de Jessica Matt takip sahnesinde yine Stan Lee posteri görüyoruz bu kareyi de aşağı koydum.

Anıl’dan minik not:

Yabancı sinema kültüründe İstanbul’a yüzde 80 oranında Konstantinapol derler ve ben de bu duruma aşırı milliyetçi yaklaşır, gıcık kaparım. Aynısını The Defenders’ta görmek tam ağzımı bükmek üzereyken restorant sahibi Türk abim İSTANBUL LA ORA dedi, kendime geldim. Bayrakları astık! 

Gelecek bölümde görüşmek üzere!

 

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Bomba2 saat ago

The Defenders 4-5-6-7. Bölüm İncelemeleri

İlk 3 bölümü ayrı ayrı inceledikten sonra, finale kadar olan bölümleri tek bir yazıda toplamayı düşündüm. Malum hem Netflix dizisi...

Bomba1 gün ago

The Defenders’ın Ağızda Bıraktığı Kekremsi Tadın 5 Nedeni!

Doğancan’ın bölüm incelemelerine sitemizden ulaşabilirsiniz. Bu içerik, The Defenders’ın olumsuz olduğu 5 nedeni sıralamakla meşgul ve ayrıca SPOILER içerir.  ...

Bomba2 gün ago

The Defenders 1.Sezon 3.Bölüm ”Worst Behavior” İncelemesi

İlk 2 bölüm boyunca bir yemek tarifine uyulmuş da biz farkında değilmişiz. Bu bölüm yemek hazırlanmış, son 10 dakikada ise...

Bomba2 gün ago

The Defenders 1.Sezon 2.Bölüm ”Mean Right Hook” İncelemesi

1. Bölüm incelemesi Sezonun 2.bölümü geride kaldı ve ekip hala oluşmadı bile. Kötü bölüm müydü? Hayır, ama bünyemiz şu an...

Bomba2 gün ago

The Defenders 1.Sezon 1.Bölüm ”The H Word” İncelemesi

Ve beklenen dizi geldi! Marvel Netflix anlaşması yapılıp 4 solo ve ardından gelecek Defenders dizisi açıklanalı beri bekliyoruz. 2016 Ocak...

Bomba3 gün ago

Obi-Wan Kenobi Solo Filmi İçin Konuşmalar Başladı!

Star Wars dendiği zaman hayat durur. Bu gerçeği seven, sevmeyen herkes kabul ediyordur. Bu yüzdendir ki, Star Wars adının geçtiği...

Bomba3 gün ago

Jessica Jones 2. Sezon Setinde Neler Oluyor? Kilgrave Geri Mi Dönüyor?

Marvel Sinematik Evreni içerisinde alışkın olduğumuz bir durum var. O da tek kullanımlık kötüler. Hal böyle olunca derinliği olmayan, kolay...

Bomba6 gün ago

Game of Thrones 7. Sezon 5. Bölüm “Eastwatch” İncelemesi

Kutluhan’ın İncelemesi: Seven Samurai… Meydan muharebeleri bitmiş durumda. Bu sezonluk insanların savaşına ara veriyoruz. Daenerys de oklarını kuzeye çevirmiş durumda....

Bomba7 gün ago

Kitaba Göre Game of Thrones Karakterleri Aslında Nasıl Gözükmeliydi?

Neredeyse bütün dünyanın bayıla bayıla izlediği ve şu sıralar bilgisayar tehditleriyle başı dertte olan Game of Thrones’un oyuncuları aslında kitaptakiler...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: Rebirth Batman’de Neler Oldu? -Part 2-

Batman Rebirth incelemesinin ikinci bölümü ile sizlerleyim. İlk bölümde ilk dört story arc’ı ve Rebirth One Shot’ını incelemiştim bu yazımda...

Bomba