Connect with us

Bomba

22.02.2017 HAFTALIK MARVEL/DC İNCELEMESİ VE MAYIS AYI DUYURULARI (SONUN BAŞLANGICI?)

Yayınlandı

on

(Geçtiğimiz son iki haftanın incelemelerini dersler, hastalıklar, teknik aksaklıklar sebebiyle girememiştim. Bir sonraki haftalarda o sayıları da devam sayılarıyla birlikte gireceğim, merak etmeyin)
Marvel, serilerini belirlerken hafta tercihlerinde fazla adaletli davranmıyor açıkçası. Ben her hafta okuyacak sayılar bulsam bile, özellikle bazı iki haftalık sayıların bu haftaya denk gelmesiyle dolu dolu bir hafta çıktı. Ben de bu vesileyle, incelemelere başlamadan önce ileriye yönelik bazı şeylerden bahsetmek istiyorum.
tumblr_okauvucNlp1s0p5ulo1_500
Belki duyanınız göreniniz olmuştur. Bu hafta Marvel, Mayıs ayı sayılarının duyurusunu yaptı. O sayılarda artık standartlaşmış sıfırlamanın da ötesinde yepisyeni bazı gelişmeler var. Öncelikle, Steve Rogers’ın Hydra ajanı olması sonucu gelişen Secret Empire serisini Mayıs ayı boyunca tüm ek sayılarıyla beraber okuyacağız. Burada, Netflix ekibi de diyebileceğimiz JJ, Luke Cage, DD ve Iron Fist’in ortaklaşa sokakları Hydra’dan koruyacağı, Occupy Avengers serisi ile bir noktaya gelmiş kahramanlığı sorgulanan karakterlerin bir adım öne çıkacağı bir kompozisyon var elimizde. Sadece bu da değil! Secret Empire, Cap hariç bütün kahramanların uzun bir aradan sonra tekrar yan yana dövüşeceği bir hikaye olmasıyla da artık çok uzatılmış bir evrenin sonu olma anlamı taşıyor. Kapaklarda göreceksiniz, Polaris’den Medusa’ya, Magneto’dan Iron Heart’a herkes bu faşist örgütlenmeye karşı yine yan yana, her şey ya siyah ya beyaz. Bu, Civil War 2 ile müjdelenmiş olan ancak hala daha gerçekleşmemiş, eskiye ve belki de olması gerekene dönüş açısından iyi bir gelişme.

Evet, kahramanların karanlık yönlerini görmek, tereddütlerini, çelişkilerini, yüzeye taşımaktan imtina ettikleri insani ve bir o kadar da problemli yanlarını yansıtmak derinlik katıyor ama lütfen artık birbirine girmiş kahraman görmekten siz de fazlasıyla bunalmadınız mı? Üstelik bu kadar kaotik bir ortamda her seferinde bir grup kahraman hala daha meşruiyetini nasıl sağlıyor. O toplumda kazananın iyi ya da kötü karşılanması hala daha nasıl gerçekleşiyor? Bütün bunlar olurken, Dark Reign arkında olduğu gibi nasıl kötüler bir şekilde kontrolü ele almıyor? Cidden artık sıkıcı olmanın da ötesinde çok düşünülmemiş hikayeler çağındaydık Marvel açısından ve bir sonu gelmesi gerekiyordu. Ki şu da bir gerçek, her kahramanı bu kadar gri yapamazsınız. Yani araya değil Xavier beyinli Red Skull’ı, Elderleri Beyonderleri koyun, karakter gelişiminin, bütünlüğünün bu denli dışına çıkamazsınız iki tane sansasyonel sayı çıkartıcam diye. Bunu yapınca, doğal olarak sebep-sonuç ilişkisinden de çıkıyorsunuz ve biz bir on yıl dönüp dönüp o aksaklığı kotaran retconlar okumak zorunda kalıyoruz. Velhasıl kelam, Secret Empire ile birlikte kahramanların yine kötü adam dövdüğü evren görmek güzel. Hoş kötü adam dediğimiz de Steve Rogers olacak ama varsın olsun. İyilerin iyi olduğunu hatırlaması için ikonik bir karakterin şeytanlaşmasının gerekliliği bence hoş bir detay.

geliyor mesihimiz

geliyor mesihimiz

Peki Mayıs ayının müjdelediği tek şey bu mu? Aynı zamanda, Nisan ayından başlayarak, Marvel’ın son 10 yıldır işlediği en büyük günahı tersine çevirmesini de göreceğiz. Evet, Nisan ve Mayıs aylarında X-Men Blue, X-Men Gold, Weapon X, Generation X, Cable, Jean, Ice-Man serileri çıkıyor. Hali hazırda devam edecek olan All-New Wolverine ve Old Man Logan’ı da ekleyin ve tabii Hulk serisine konuk olan Logan’ı, Thor’lara konuk olan Quentin Quire’ı –izninizle ahahahahahahah- Champions ve Uncanny Avengers serilerindeki mutantları ve hatta Shi’ar’ı. Evet Marvel sadece mutantları seri sayısı olarak değil, evrenin merkezindeki hikayelerde oynayacağı etkin rollerle de tekrardan altın çağlarına getirme planında. Bunun sebeplerini iyi-kötü yanlarını elden geldikçe konuştuk, şu an benim için heyecanlanmaktan başka bir şey kalmıyor. Sizin başka fikirleriniz varsa da yorumlara beklerim diyor ve incelemelere geçiyorum. Ha bir de bitirmeden, iyi mi kötü mü bilmiyorum ama X-Men Blue’nun dördüncü sayısında bildiğimiz Wolverine’in geri döneceği konuşuluyor, seveni hypelasın.
MARVEL

All hail the queen!

All hail the queen!

Inhumans vs X-Men #5
Secret Wars sonrası evrenin, CW2 ile beraber en çok tartışılan ve belki en önemli hikayelerinden birinin artık yavaş yavaş sonlarına geliyoruz. Elimizde biraz Avengers vs X-Men’de olduğu gibi tam da savaş olamamış ama çokça taktiksel hamlenin, doğru eşleşmelerin olduğu ve fakat iyi iyiyle kapışıyor türünün örneklerinden olduğu için tereddütlerin, hataların havada uçuştuğu hikayemizde artık iyi kavramının da sorgulandığı bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Bu sayıda, önce Limbo içerisinde X-Men okulunu bulan Inhumanlar, koşa koşa Black Bolt’u arar ve bulur. Hikayenin başından beri göremediğimiz Havok, istediği anda Bolt’u öldürebilecek bir düzenekle Medusa ve ekibinin karşısındadır. Fakat Havok intikam duygusuyla böyle bir şey yapacak tıynette bir karakter değildir ve zaten aslında Cyclops’u öldürenin Bolt olmadığını bilen az sayıda insandan biridir (Emma, Havok, Magneto, 3 Cuckoos bir de genç Cyclops). Ancak burada benim dikkatimi çeken bir sözü var. Medusa’yla karşılıklı birbirlerine gider yaparlarken bir yerde Havok, bu mesele Terrigen meselesi değil, Mutant-Inhuman meselesi değil, Emma ve Scott arasında bir mesele der. Bu benim kafamı karıştırıyor. Yani bildiğimiz kadarıyla ortada bir yanlış yok, Terrigen iki hafta içinde Mutantları yok edecek (eğer Emma Mccoy’un zihniyle oynamadıysa). O zaman Alex Summers tam olarak neyi kastediyor? Death Of X’de de hiçbir cümlenin boşuna söylenmediğini görmüştük dolayısıyla aynı yazarların bu cümleler ile son sayıda Emma’nın yapabileceklerini işaret ediyor olabilir.

Niyesine gelirsek, Forge’un planı Iso’nun çok üst düzey(!) planıyla en başından cortlamıştı, bu sayıda Karnak Fantomex’in yarattığı evrenden çıkmış ve Medusa’ya ulaşmıştı. Her ne kadar Mosaic’in genç Cyclops’un kafasına girerek Mutantların iki hafta sonra ölecek olmasından dolayı saldırdığını öğrenmesiyle Ms.Marvel’in topladığı genç Nuhuman takımı Cyclops ve Forge ile birlikte yeni bir makine yapımına başlamış olsa da, Emma bunları henüz öğrenmemişti. Ve Death Of X’in son sayısından biliyoruz ki, Emma, Cyclops’un “fikrine” delilik noktasında bir takıntıyla bağlanmıştı. Ve en güçlü Inhumanları bile bir dakika içinde düşürebilecek bir stratejik dehanın, her şey kötüye gittiği anda, belki X-Men ekibiyle paylaşamayacağı derecede kesin bir planı olup olmadığını bilmiyoruz, ki altıncı sayının kapağı biraz da böyle bir planı işaret ediyor gibi. Neticede mesele Mutantlar ve Inhumanlar arasında bir hayatta kalma mücadelesi olmuş olsa da, başından beri her şey Emma’nın ajandasında olup bitenlerdi. Finalin de onun etrafında gelişmesi, Nisan-Mayıs aylarında çıkacak hiçbir sayıda gözükmeyen White Queen’in ne noktaya geleceğini de açıklamış olur. Ayrıca muazzam dedektiflik yeteneklerim sonucu öğrendim ki, Uncanny X-Men’in son sayısı, Psylocke’un Magneto’dan savaş sırasında çizgiyi aşmasından ötürü hesap sorması üzerine. Ve Extraordinary X-Men’in son sayısında da “savaşı atlattılar, ama ne pahasına?” diye bir açıklama var. Buradan Emma ve Magneto’nun çizgiyi aşarak bu savaşı bitirebildiği tahminine varıyoruz. Son ek, Limbo’daki karşılaşmada Colossus, Gorgon’u çok fena harcıyor.
Extraordinary_X-Men_Vol_1_19_Textless
Extraordinary X-Men #19
IvX ile başladık, ek sayıları ile devam edelim. Ben bu sayının tam olarak nerede geçtiğini anlamadım açıkçası. Daha doğrusu bahsedilmemiş ancak benim tahminim Medusa ve ekibinin Limbo’dan kurtulması sonucu New Atilan’da gerçekleşiyor. İlk sayıdaki kuşatma değil çünkü orada ne Gorgon ne Crystal var idi. Ana hikayenin beşinci sayısında da genç nuhumanlar arayı bulmaya çalışırken, baba mutantların ve inhumanların birbirine girdiğini biliyoruz. Büyük ihtimal tam o sıralarda gelişiyor olay. Olay ne? Sapna’nın , Magik’in kılıcında hapsolmuş ruhunun bir anda seslenmeye başlaması. Aniden savaş meydanından çıkıp kendimizi acıklı bir hikayenin ortasında buluyoruz dolayısıyla.

Ruhu pratik anlamda bir ruh yiyen tarafından ele geçirildiği için Limbo’daki bütün Mutantları öldürmek üzereyken Ilyanna tarafından öldürülmek zorunda kalmış küçük yaşta bir Mutantın ruhunun, kendisini gözyaşları içinde öldüren Mutanttan ilgi bekleyişi. Cidden ağır bir hikayeydi ancak Ilyanna Sapna’nın zoruyla ruhunu kılıca hapsederek hayatının geri kalanını onunla geçirmek ya da komple sırt çevirmek yerine Sapna’nın ruhunu kılıcın dışına çıkartıyor. Sadece kendisi görebilecek ve konuşabilecek olsalar da savaşa beraber devam ediyorlar. Bütün bu duygusal akış içerisinde ise en güzel detaylardan biri ruhu sürekli kılıcının içine girip çıkan Magik’in iki arada bir derede “sen de bir dur şimdi” diyerek saniyesinde Crystal’i harcadığı an. Hoş bir tie-in olarak hafızamıza kazınıyor. Özellikle son dört beş senede hep en önemli hikayelerin ortasında olmasına rağmen karakter gelişimine ilişkin çok bir şey göremediğimiz “kar çiçeği”nin savaş sonrasında ne yapacağı, nasıl bir ruh halinde olacağına ilişkin hoş bir ayrıntı olacağını umut ediyorum Sapna meselesinin.

konuşma bulutlu kapak, en sevdiğim

konuşma bulutlu kapak, en sevdiğim

Captain America: Steve Rogers #12
Marvel evrenindeki bir başka önemli olayın adımları da yavaş yavaş Cap üzerinden gelişmeye başlıyor. Ancak bu sayıda pek de bir şey göremiyoruz. Eh, Mayıs ayında olgunlaşacak bir hikaye için Şubat sonunda dev adımlar atılmayacağı belliydi aslında. Bu sayı da yine Cap ve Zemo’nun Kobik’in yarattığı orijinde ne kadar yakın dost olduğu, Rogers’in Amerikan cephesinde ajanlık yapmaktan yorulup Hydra-Nazi cephesine geçmek hevesi gibi flashbackler görüyoruz. Ana hikaye ise Shield’ın başındaki kahraman Steve Rogers’in kafayı yemiş androidler ile savaşı var. Heyecanlı kesit, Taskmaster’in Cap’İn sırrını Maria Hill’e satma girişimiydi ki, bu da yeni bir Madame Hydra ile engellendi. Elisa Sinclair, yani Kobik’in Steve’in geçmişi için yarattığı bir karakterin ete kemiğe bürünmüş olmasını ve bu denli ciddi bir rol oynaması biraz heyecan verici. Taskmaster’in Maria Hil’e bu bilgiyi satamaması üzücü. Puanım yedi. O da kötü Ant-Man’in iyi şakalarına.

annesinin bir tanesi

annesinin bir tanesi

Infamous Iron-Man #05
Bu sayıda, Doom’un sonunda biricik anneciğine kavuşmasına tanıklık ediyoruz. Ediyor muyuz yoksa cidden? Başından sonuna sürekli bunu sorgulatan bir sayı var önümüzde. Başta, Thing’in derisini dökecek güçte ve korkutuculukta bir kadın görüyoruz. Ancak Doom onun annesi olduğuna bir türlü inanmıyor. Amma ve lakin istersen genlerime bak ananım ben senin atarı sonucu Doom biraz duruluyor. Sonrasında hala yıllar sonra gelen bir retcon mu bilmediğimiz bir konuşma başlıyor. “Annesi”, Doom’un yıllarca kötü bir insan olduğu için yanına gelmediğini, hep en sonunda iyi olmasını beklediğini ve bunun önüne geçebilecek her şeye karşı biricik oğluşunu savunacağını, bu yüzden Thing geldiği sırada ortaya çıktığını anlatıyor. Buralar hala acabalarla geçe dursun sayının sonunda ise başka bir gerçek öğreniyoruz. Maker! Evet, 1610 evreninin karanlık Maker’i usulca yaklaşıp, Doom’un cidden inanıp inanmadığını soruyor ve hikaye kapanıyor. Maker’in amacı ne? Anne gerçekten anne mi? Doom’un hayattaki en büyük rakibinin kötü klonu ile iyiliği seçtikten sonraki karşılaşmasının esprisi ne kadar yapılacak? Bunların hepsi bir sonraki sayıya kalırken bize de merakla beklemek kalıyor.

ANLAMLI

ANLAMLI

Uncanny Avengers #20
Çizgi roman tarihinin en kritik beyin ameliyatı, her seferinde bu sefer bitti derken bir türlü bitmeye bitmeye 2017’ye kadar geldik. Evet, bir yandan Steve Rogers üzerinden dev planlar yapan Red Skull, bir yandan da neredeyse tümünün zihnini ele geçirdiği Unity Squad ile Deadpool’un topladığı Spidey’li, Wong’lu kahramanlar ekibinin ağzını yüzünü kırıyor. Ancak bu birkaç sayının artık Red Skull meselesinin sonunu getireceğini bildiğimiz için mesele biraz da bitecek de nasıl bitecek kıvamında. Deadpool bir şekilde beyni yıkanmış takım arkadaşlarından sıyrılıp Skull’ı bulur. Ancak Skull gizli silahı Rogue’u üzerine salar. Burada görsel açıdan baya keyifli ve bir o kadar da karanlık şekilde Rogue’un Deadpool’u harcayışını görüyoruz. Evet, özellikle 2010 sonrasında hep geri planda kalan Anne-Marie’nin uzun zamandır gözükmeyen potansiyelini en yüksek seviyede izlediğimiz kareler belirsiz bir sona bağlanıp bizi bir sonraki sayının kollarına bırakıyor. Hiçbir şey için değilse bile beyni yıkanmış Rogue’un Deadpool’u ikiye ayırışı için okunur.

Elektra Müge Anlı version

Elektra Müge Anlı version

Elektra #01
Bu ilk sayı için çok umutlu şeyler yazmak isterdim. Neticede mahalle arkadaşları Bullseye ve Kingpin’in ilk sayıları çok başarılıydı. Daredevil ve JJ iyi gidiyordu dolayısıyla Elektra’nın ilk sayısında da kendisine yakışır, bütün sayı gerim gerim gerilerek okuyacağım kan revan bir hikaye bekliyordum ama olmadı. O yüzden çok da uzatır mıyım emin değilim. Hikayemiz, ne yapmak istediğinden emin olmayan Elektra’nın sarı perukla bir Vegas kumarhanesinde içerken sürekli şiddete uğradığını gördüğü bir kadına yardım etmek için tekrar kırmızıları giyinmesiyle başlıyor ve son buluyor. Hikaye güya bitmedi, ikinci sayısı da var yani heyecandan kafamı duvarlara vurup kandan Elektra yazdım. Yazıyı hastaneden yazıyorum. Öyle bir heyecan. Muhteşem bir hikaye. Toplumun karanlıkta kalmış günahlarına ışık tutan, satır aralarına bıraktığı mesajlarla insanı iç sorgulamalara yönlendiren, çizgi roman dünyasında yeni bir evrenin müjdecisi bir eser. Bu cümleleri yazarken hangi tarafımla güldüğüme ilişkin belli tahminleriniz vardır. Ben açıkçası Marvel’in Tumblr’ı niye bu kadar ciddiye aldığını bilmiyorum. Niye alması gerektiğini de. Evet politik doğrucu karakterler, hikayeler bunlar çok doğru mesajlar verebilir. Özellikle de 10’lu yaşlardaki gençlere. Evet bu hikayeleri kültleşmiş karakterler ya da hiç değilse onların ismi üzerinden anlatmak bu mesajların gücünü arttırabilir. Ama Marvel bunu beceremiyor. Marvel, toplumsal cinsiyet, etnik-dinsel ayrımcılık gibi bir çok kritik konuyu son beş altı yıldır kamu spotu gibi veriyor. Zorunlu yayın gibi. Okan Bayülgen’in bir aralar programının arasında verdiği aşırı tiz bir sesle “zighaaara sağlığa zararlıdır” kısa videoları gibi. Hatırlayanlar ne demek istediğimi anlamıştır. Hatırlamayan Youtube’den bulabilir. Yani bakın, herhangi bir kimliğe ayrımcılık, ezme, şiddet bu evet bütün kahramanların hatta anti-kahramanların sorunu olabilir. Hatta Elektra gibi hayatında öldürdüğü insan sayısı sayılamayacak karakterler için dahi. Ancak Marvel, bu meseleleri hikayelerin içine yedirmeyi beceremiyor. Evet Marvel hikayenin katmanlarını arttırarak bunu yapmak yerine her şeyi en kaba en oturaksız haliyle veriyor. Mockingbird ile denediler olmadı seri iptal oldu. Wasp serisiyle herkes dalga geçiyor. Yani Marvel öne çıkarmaya çalıştığı mesajlara aslında başarısız hikayelerle zarar veriyor. Derinliğini bozuyor. Diyeceklerim bu kadar. Umarım bu meseleyi ciddiye almaya başlarlar bir gün. Biz de hem daha derinlikli, katmanlı hikayelerle toplumsal mesajlar okuruz, hem de karakterle örtüşen seriler.

Gönlümün barok efendisi

Gönlümün barok efendisi

Scarlet Witch #15
Scarlet Witch serisini ne denli sevdiğimden daha önceleri de çokça bahsetmiştim. Bu sayıda ana hikaye çok abartılacak bir şey değil. Ruhu, dedesinin büyü güçlerini ele geçirmeye çalışan bir şeytan tarafından ele geçirilmiş ve bu yüzden anasına babasına tam bir hayvan evlat gibi bağırıp çağıran bir çocuğu kurtarışını izliyoruz Wanda’nın. Halihazırda Witchcraft’ı düzelttiği için çok da sorunu kalmamış, hayır işi yapıyor. Peki bu ne demek? Yani Secret Wars sonrası her şeyini Witchcraft’ı eski haline getirmeye çalışmış, bu yolda gerçek annesine kavuşup hemencecik veda etmiş Wanda için, yapacak bir şeyi kalmaması ne demek? Avengers’a dönmesi demek. Yani öyleymiş, ben de okuyunca öğrendim. Bence hoş oldu. Yani uzun süredir çok mekanik karakterler içinde kalmış, okudukça darlayan ve hali hazırda evrende olup bitenle pek alakası olmayan Avengers ekibine yeni bir soluk getirecektir. Hele de solo serisiyle karakter gelişimi çağ atlamış bir Ultron’un olduğu ekibe. Ki ilk değerlendirmesini de o yapıyor. Peki, bir takıma girmesi solo serisini fakir bırakır mı? Emerald Warlock’un halen dışarıda bir yerlerde olduğunu hatırlatmasıyla, büyü savaşlarının da durmayacağını haber ederek, bizi umutsuz bırakmıyor bu hoş, butik serimiz.
DC COMICS
C5UXjIsUkAAPDZ-
Detective Comics #951
Geçen sayıda Lady Shiva, Cassandra’ya göz koymuş bir şekilde uzaklardan gözükmüş idi. Bu sayıda ise Gotham’a neden geldiğini öğreniyoruz. Colony, Batman’in kendilerini Gotham’dan sürmesinden ve Colonel Kane’i esir almasından sonra bir şeyler başarabilmek için Shiva’ya saldırı düzenliyorlar. Tabii ki başarısız oluyorlar ve Shiva olan biteni öğreniyor. Gözüne Batman’i kestiriyor ve dünyanın en iyi dedektifi hala Batwoman ile League Of Shadows gerçekte var mı yok mu diye tartışadursun önce Belediye Başkanı Hady’i öldürüp suçu yarasanın üzerine atıyor sonra da hepsini uyuyan ajanlarının ortasına atıyor. Bu sayı biraz prelüd tadındaydı. Bir yanıyla da baba Kane’in şüphelerini doğrulayan bir noktada. Evet, Gotham’da sıradan bir hayat süren ama tek bir emirle katil Ninjalara dönüşen onlarca insan var. Peki bakalım Batman ve ekibi ne yapacak?

peki kimse mi sormuyor bu batmanin gözlere noldu diye

peki kimse mi sormuyor bu batmanin gözlere noldu diye

Justice League Of America #01
Batman, yeni kurduğu süper takımıyla henüz ilk sayıdan kendini dev bir savaşın ortasında buluyor! JL vs SS serisinden beri Rebirth’in bir amacının da kıyıda köşede kalmış kötüleri ortaya çıkarmak olduğunu görmüştük. Şimdi de elimizde kendi gezegenleri Agnor’un özgürlük fikri ve bu fikri savunan kahramanlar yüzünden yok olduğunu, aynı kaderi yaşatmamak için bu dünyayı ele geçireceğini söyleyen Lord Havok ve fazlasıyla Marvel çakması ekibi var. Daha doğrusu bütün Extremist takımının bir olayı da bu, bir nevi Marvel kötüleri parodisi olması. Geldikleri dünya, Agnor ya da Earth-8 de aslında o evrendeki Avengers’in olduğu bir gezegen. Bunlar da çakma Octopus, Doom, Magneto vs. Bugünün DC’sinde ne kadar iş yapacaklar, merakla bekliyoruz. Nighthawk’ın (bkz. Çakma Batman) zırt pırt bir yerlerden fırladığı ve hatta kendi solo serisine kavuştuğu, Squadron Supreme’in (bkz. Çakma Justice League) eskiye oranla daha çok gözüktüğü bir Marvel’dan sonra DC neden Marvel parodisi karakterlerini kullanmasın. Şu an için elde çok fazla bir şey yok, ancak ben ileriki sayılarda daha güzelleşebileceğini düşünüyorum bu hikaye üzerinden JLA’nın. He bir de elde henüz oturmamış bir takım dinamiği var tabii. Kendini kanıtlama gayretinde bir Ray Palmer, iyiler dünyasına yeni katılmış bir Frost, Lobo’nun varlığından rahatsız bir Canary. Bakalım takım aksiyon içerisinde ne kadar oturacak ne kadar oturmayacak.

Okumaya Devam Et
1 Comment

1 Yorum

  1. Cyclops

    28 Şubat 2017 at 20:21

    Geçen iki haftanın incelemelerini de yazarsanız mutlu olurum. Kaleminize sağlık.

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba