Connect with us

Bomba

Amerikan Sineması Cep Telefonların Nokia’sı Olma Yolunda İlerliyor!

Yayınlandı

on

Yazıya başlamadan evvel olası “sen kimsin ulan topraam Koskoca Hollywood yapımcılarına akıl veriyorsun. Kaç paralık adamsın” sorusuna ufak bir cevap vereyim. Lisans eğitimini edebiyat üzerine almış halen yüksek lisans yapmakta olan, uzmanlık alanı olarak kendine kurgusal anlatıları seçmiş, sinema birikimini Tarkovski’den, Fransız Yeni Dalga akımından başlayarak edinmiş, Geek altkültür işlerini daimi bir ilgiyle takip eden, senelerdir birtakım dergilerde düzenli hikayecilik yapan sıradan bir adamım. Emin olun bir anlatı nasıl meydana getirilir, hangi kitle nasıl anlatılara ilgi duyar, görsel dil nedir nasıl kullanılır iyi biliyorum.

Zorunlu kendimi övme paragrafından dolayı özür diliyor ve konuya müsaadenizle giriş yapıyorum. Eminim birçok okuyucumuz için Nokia ismi çok şey ifade ediyordur. Nokia neydi? Nokia sağlamlık, güncel mobil teknoloji, uygun fiyat ve kullanıcı dostu bir mobil telefon deneyimiydi. Senelerce sektörü Nokia domine etti. Yeni teknolojiyi ya kendi üretti ya üretilen teknolojiyi süper verimli bir şekilde kendine adapte etti. Sanıyorum okuyucularımızın büyük çoğunluğu hayatının bir döneminde Nokia marka cep telefonu kullanmıştır.

Neydi Nokia’nın vizyonu? Bir telefonun verebileceği her şeyi uygun fiyat ve kolay kullanım ile vermekti. Peki sonra ne oldu da battı Nokia? Akıllı telefonlara geçiş sürecinde neden bir türlü toparlayamadı? Çünkü piyasa yeni bir vizyon ile tanıştı. Apple bir telefonun verebileceğinden çok daha fazlasını vaat eden cihaz ile piyasaya girdi. Teknoloji üretmek mevzusunu aparat üretmek olarak değil de fikir üretmek olarak ele aldı Apple ve piyasayı domine etmeye başladı. Nokia şimdi Hindistan pazarına klasik, tuşlu cep telefonlarından üreten bir marka.

Peki olayın Hollywood sinemasıyla ne alakası var? Geçtiğimiz haftalarda 2017 sinemasına bir ön bakış atmış ve şöyle şeyler yazmıştım. Yazıda özetle Hollywood sinemasının büyük bir yaratıcılık krizi içerisinde olduğunu ve bu durumun bir an önce sona ermesi gerektiğini söyledim. Yazıyı değişik Geek gruplarında paylaştığımda ise türlü tepkiler aldım, bir kısım insan bana hak verirken bir kısmı “Hollywood hayır kurumumu gardaşım elbet para getiren işleri yapacak” şeklinde yaklaştı. İşte tam da bu yaklaşım benim şu an okumakta olduğunuz bu metni yazmama neden oldu.

1-Zs5qTcJZ-9y1vrThdxVHNA

Malumunuz üzere sinema bir sektör. Birtakım bağımsız festival filmleri dışında bütün filmler de bu sektörün bir parçası. Bu sektörün içinde farklı beklentileri cevaplayan tonla üretimci var. İşte Hollywood da sinema sektörünün Nokia’sı (biliyorum Hollywood Nokia’dan çok uzun zamandır var bu sadece bir teşbih) büyük paralarla büyük yatırımlar yapıp, genişçe kitlelere hitap eden, büyük paralar kazanan bir üretimciler topluluğu Hollywood. Çoğumuzun sinema ile ilk tanışması Yeşilçam ve Hollywood filmleri vasıtasıyla oldu. Çoğumuz kısa zaman öncesine kadar Amerika dışında sinema üreten kişilerden doğru düzgün haberdar bile değildik. Fakat konjonktür çılgınca değişti geçtiğimiz on yıllık süreç içerisinde. İnternet her eve girdi, yetmedi bir de ufaldı da cebimize girdi. Bağlantı ve dosya indirme hızları aklı hayali zorlayacak ölçüde arttı. Velhasıl diğer her şeye olduğu gibi sinemaya ulaşma şeklimiz de kökten değişti. Artık bir filmi izlemek için sinemaya gitmemiz, gidemiyorsak tv’de yayınlanmasını beklememiz ya da DVD peşinde koşmamız şart değil. İstediğimiz an istediğimiz filmi torrent vasıtasıyla, korsana etik olarak karşıysak internetteki stream servislerinden rahatlıkla izleyebiliyoruz ve önümüzde sadece Amerikan filmleri yok. Dünyanın asla gitmediğimiz ve muhtemelen asla gidemeyeceğimiz yerlerine ait filmleri tek tıkla izleyebiliyoruz.

Şimdi esas sorulardan biri şu: Hollywood sineması bu konjonktür içerisinde şu an yaptığını yapmaya devam ederek malum ihtişamını koruyabilir mi? Bu soruya olumlu cevap vermek çok kolay değil. Hollywood sineması artık birçok insanın gözünde ya kalıplardan oluşan bir sinema dilini ya da görsel ve sinematografik olarak kaliteli, para harcanmış filmleri tanımlamak için kullanılıyor. Bu sinema dilinin belli bir kemik kitlesi var ve bu kitle önüne koyulan şeyi memnuniyetle kabul ediyor böylece filmler de güzel para yapıyor herkes mutlu oluyor.

Acaba cidden öyle mi? Evet Marvel filmlerinin kayda değer bir takipçi kitlesi olabilir fakat ben bu kitleyi biraz Bond kitlesine benzetiyorum. Neticede her James Bond filminde ne olacağı az buçuk bellidir. İzleyenler de filmi bunun farkında olarak izler. Peki bu sektör için yeterli midir? Yılın en olumlu eleştiri alan filmlerinin başında Deadpool geliyor. Daha önceki yazımda da bahsettiğim gibi Deadpool alışıldık süper kahraman temasına yeni bir yorum getirdiği için sıyrılıyor. 2016’da sinema salonlarını dolduran kitlenin kayda değer bir kısmı Arrival’ı süper kahraman filmlerinin tekdüze panaromasını kırdığı için seviyor.

Yani izleyici kitlesi de farklı bir şeyler arıyor.

Sinema gibi popüler bir sanat dalı üzerine kurulmuş bir sektörde üreticiler müşterilerini ancak onlara şaşırtıcı bir şey sunarak ellerinde tutabilirler şu koşullarda. Yani konu kurguyla, sanatla, yaratıcılıkla olduğu kadar kapitalizmle de alakalı. “Aynısının son teknoloji olanı” mottosuyla hareket eden Nokia’nın akıbetine hepimiz şahit olduk. Aynısının daha efektlisi mottosuyla hareket eden Hollywood’un başarılı bir şekilde görkemini devam ettirebilmesini sağlayacak olan ne peki? Şunu kabul edelim 2010’ların insanları eskisine nazaran daha çabuk sıkılan, bıkan, değişiklik isteyen insanlar. Çünkü artık her sene onlarca farklı telefon modeliyle, onlarca farklı programla, diziyle, yeni teknolojik gelişmelerle karşılaşıyoruz. Bu koşullar altında kimse kusura bakmasın risk almayan firma battaniye üreticisi olsa dahi batar ki biz burada temel vazife olarak insanları eğlendirmeyi seçen Hollywood sinemasından bahsediyoruz.

no-talk-fight-club

Dilerseniz birlikte 1999 yılında çıkan birkaç filme göz atalım. Listeye üstünkörü bakıp sadece tanıdık gelen filmleri buraya yazacağım:

Fight Club
Matrix
The Green Mile
American Beauty
Star Wars Episode I
The Mummy
American Pie
Sleepy Hollow
Being John Malkovic
Eyes Wide Shut
The Boondock Saints
The Blair Witch Project
The Talented Mr Ripley
Existenz
Arkadaşlar farkında mısınız tek nefeste 14 tane kült film saydım. Bir yıla eşit olarak dağıtmaya kalksak her ay en az bir efsane film vizyona girmiş demek oluyor bu bakın. Ve filmlerden her biri film tavsiyesi isteyen birine gözüm kapalı izle diyebileceğim filmler (Evet American Pie dahil)Şimdi filmlere tekrar dikkatle bakalım. Fight Club, Matrix, Existenz, American Pie ve Being John Malkovic gerek sinema dili olarak gerekse hikaye ve altyapı olarak oldukça ayrıksı filmler değil mi?  Inception ve Doctor Strange’in ilk fragmanlarını nasıl yorumladı insanlar hatırlayın “Matrixvari” dediler. Listenin en zayıf halkası olan The Mummy bile yığınla aynı tona sahip film meydana getirdi.

Söylemek istediğim şey tamamen yukarıdaki tabloda saklı arkadaşlar. Hollywood bir zamanlar, çok eski de değil 15-20 yıl öncesine tekabül eden bir zamanlar böyle filmlerle dolup taşıyordu. Listedeki filmlerden eksik bıraktığınız varsa tavsiyemdir muhakkak izleyin. Bir de 2016’da çıkan filmlere bakın. 2016 yılını tamamen gömmüyorum elbet Deadpool, Zootopia, Arrival gibi güzellikler de karşımıza çıkardı fakat genel tablo ortada.

Matrix’in yapılış hikayesini belki bilirsiniz Wachowski kardeşler Warner Bros’a 90 milyon dolar verin size harika film çekecez diyorlar, Warner Bros “20 milyon dolar neyinize yetmiyor la” deyip o kadar bir bütçe ayırıyor. Yönetmenlerimiz on milyon dolar ile filmin on dakikalık açılış sahnesini çekip yetkiliye izlettikten sonra o yetkili her kimse “Bu ne yaratıcılık yiğidim, size film çektirmek istiyorum” nidalarıyla bütçeyi akıtıyor.

O yetkili her kimse sanırım artık Warner Bros. bünyesinde çalışmıyor çünkü uzun zamandır Warner Bros’un yahut diğer Hollywood yapımcılarının böyle bir risk aldığını görmedim.

Özetle risk almayan sektör batar ve Hollywood hiç risk almıyor arkadaşlar. Allah sonumuzu hayır etsin.

Varsa bir yorumunuz eleştiriniz bizi çok mutlu edersiniz. Görüşmek üzere.

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba