Connect with us

Bomba

“ARRIVAL” FİLM İNCELEMESİ – SON ZAMANLARIN EN İYİSİ! –

Yayınlandı

on

Kaliteli bilim kurgu filmi izlemek artık çok zorlaştı. Contact, 2001: A Space Odyssey, 12 Monkeys, The Moon… Nerede böyle yapımlar diye soruyorum kendime. Gravity, Interstellar göz kırpar gibi oldu ama yerlerini doldurabileceğini düşünmüyorum. Şimdi de Arrival dediler, Amy Adams dediler, Denis Villeneuve dediler bir göz atalım dedik. Denis, Blade Runner’ın yeni versiyonunu çekeceği haberiyle gündeme gelmişti. Sicario ve Enemy yapımlarını da unutmamak lazım. İddialı yapımımıza şöyle SPOILERSIZ hali ile başlayacağım.

Yapayalnız bir kadın. Amerika’nın bir üniversitesinde “Dil” üzerine eğitim veren, hakkında kitaplar yazmış bir öğretmen; Louise Banks (Amy Adams). Filmin ana karakteri, merkezi, her şeyi bu karakterdir. Tüm yükü Amy Adams taşıyor. Ki bu benim gibiler için yeterlidir. Hayranlıkla izledim filmi, Amy sayesinde. Her zamanki gibi dersini vermek üzere üniversiteye gelen Louise, koridorda ufak karmaşalar görür ancak önemsemez. Sınıfa girdiğinde ise bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar öğrenci vardır. Dersine başlamak üzereyken öğrencilere mesajlar, haberler gelmektedir. Televizyonu açtıklarında ise, Dünya’nın 12 yerine 12 tane bilinmeyen cismin indiğini öğrenirler. Dersi iptal etmek zorunda kalır ve evinin yolunu tutar. Ancak herkes panik halindedir. Bu devletin bir tatbikatı mı yoksa uzaylı istilası mı kimse bilmiyordur. Uzaylılardan daha tehlikeli bir şey varsa da o da panik yapmış insanlardır. Trafik kazaları olmakta, neden hala üzerimizdeler diye hükümete saldıranlar sokakta çevreye zarar vermektedir. Louise evinde yalnız başına haberleri izleyerek uyuyakalır ancak alçak uçan F-16’lar rahat bırakmaz. Panik yapmayan tek insan olarak boş üniversiteye gelen Louise Banks’in elinden haberleri izlemekten başka bir şey gelmez. Ancak odası bir albay ve devlet görevlileri tarafından ziyaret edilir ve Louise’in macerası başlar.

Birazdan spoiler dahilinde incelememe başlayacağım. Filmi izlemeyenlere sinemada izlemelerini şiddetle tavsiye ediyorum. Gizem ve gerilim dolu bu bilim kurgu harikasını iliklerinizde hissetmeniz için, laptop ekranlarınızdan fazlasına ihtiyacınız var. Şimdiden iyi seyirler.

SPOILER !

Louise Banks’in tek mutluluğu küçük kızıdır. Onunla oynamak, vakit geçirmek onu hayata tutunduran yegane şeydir. Kocasıyla görüşmemektedir. Bu ikisi için de içten içe sorundur. Birbirlerine yetseler de, sevgiyle dolsalar da hep bir yanları eksiktir. İnişli çıkışlı ilerleyen anne kız ilişkisi, Hannah’nın kansere yakalanmasıyla son bulur. Doğduğunda kucağından alınınca ağlayan kızına “Come back to me.” diyen anne, öldüğünde de çaresizce “Bana geri gel.” diyerek ağlamaktadır. Bu sahneleri Max Richter’ın On the Nature of Daylight parçası eşliğinde izliyoruz. Film başlar başlamaz ağlamamak elde değil.

Yapayalnız annenin üniversite sahneleriyle film devam ediyor. Yukarıda anlattığım gibi olaylar devam ediyor. Albay, dil uzmanının önüne bir ses kaydı koyar. İngilizce sorulara, belli belirsiz seslerle cevap veren uzaylıları anlamak imkansızdır. Bunu fırsat bilen Louise, “Orada olmam gerek, başka türlü olmaz.” cevabını verir. Bu cevabı beğenmeyen Albay rest çeker ve bunun imkansız olduğu belirtip gider. Yine evinde haberleri izlerken uyuyakalan öğretmen, yoğun bir ışık, şiddetli bir ses ile uyanır. Helikopter ile gelen Albay’dır. Bu arada Albay’ı Forest Whitaker gibi bir üstad canlandırıyor. Helikoptere binen Louise, ekip arkadaşı Ian Donnelly ile tanışır. Kendi başarılı bir fizikçidir. Louise’in kitaplarını takip ettiğini görüyoruz. Birisi insanlığın en önemli silahının dil olduğunu, diğeri ise bilim olduğunu savunur. İki açıdan düşünen, iki farklı karakter tek bir görev için çağırılmıştır. Uzaylılarla iletişim kurabilir hale gelmek, mümkünse dillerini öğrenip, “Ne amaçla Dünya’ya geldiniz?” sorusunu sorabilmek için yola koyulurlar.

Montana’da bulunan bilinmeyen cisme yakın bir askeri üsse gelirler. Buranın prosedürü katıdır. Sağlık kontrolleri yapılır, aşılar enjekte edilir ve her 18 saatte bir açılan kapının saati beklenir. 15 dakika kala bir alarm çalar ve ekip hazırlanır. Ekipte kayıt için askerler, albay, fizikçi ve dilbilimci bulunmaktadır. Kulaklıklar takılır, turuncu radyasyon vb. her şeyden korunmak için kıyafet giyilir, oksijen tüpleri vardır-çünkü uzay aracı atmosfer ortamını uzun süre sağlayamaz- ve yola koyulurlar. Bilinmeyen cisim havada durmaktadır. Dünya’nın yerçekimiyle bir ilişkisi bulunuyor gibi görünmüyordur. Bulunduğu yüksekliğe çıkmak için bir araca binerler ve o seviyeye kaldırılırlar. Fizikçi bilinmeyen cisim ile ilk fiziksel temasını kurduğunda heyecanı iliklerinde hisseder. Evet ben böyle anlatıyorum ancak ortamın gerginliğini yönetmen ve oyuncular kusursuz veriyor. Sanırım filmin en iyi yanı da bu. Dozu ayarlanmış bir gizem ve gerilim.

Kapı açıldığında, araç belli bir seviyeye kadar daha yükseltilir. Bu seviye, dünyanın yerçekiminin sona erdiği seviyedir. Burdan sonrası geminin zemini, ekibin yerçekimidir. Dikey halden yataya geçiş, sürekli yapanlar için kolaydır. Ancak bizim ikili bu konuda deneyimsizdir. Bunun yanı sıra bir de korkuyorlardır. Albay yardımıyla çıkan Louise, tökezleyerek sıçrayan Ian… Uzaylılarla aralarında sadece bir ekran bulunmaktadır. Yoğun bir sis görünüyordur sadece. Heptapod’ların gelişiyle Albay, “They arrived.” der ve filmin ismini de zikretmiş olur. Çok severim böyle sahneleri. Yüzüklerin Efendisi ilk filmde, Elrond “Öyle olsun, sizinki Yüzük Kardeşliği olacak!” dediğinde ağlarım ben. Neyse, uzaylılar yani Heptapodlar -hepta latincede 7, pod ise ayak anlamına gelir- geldiğinde Ian ve Louise dağılır. Bunu gözlerinden, ten renklerinden anlayabiliyoruz. Bu yüzden Amy Adams mükemmel seçimdir belki de. Böyle durumda bu kadının gözleri, teni, dudağı, saçları bütünleşiyor resmen sahneyle. İlk karşılaşmadan sonra kendisini kusmamak için zor tutar. Ian için aynısı söylenemez. Tek kelime demeyen Louise, ikinci buluşma için hazırlıklıdır. Bir tahtaya “Human” yazıp kendi türünü tanıtacaktır. Albay, yeni fikirlere çok açık biri değildir. Ancak diğer ülkelerin sabırsızlığı onu her şeye muhtaç bırakacaktır. Dediğim gibi 12 farklı ülkeye indiler. Hepsi görüntülü konuşarak bilgi alışverişi yapmaktadır. Ancak, Çin ve Rusya bu konuda cephe alınca Amerika elini çabuk tutmak zorundadır. Burada bir propoganda var mı bilmiyorum. Umarım yoktur. Amerika, böyle filmlerde kendi ülkesini çok tutar, ancak bunu düşünmek istemiyorum. Bu filmi gölgelemesini istemiyorum.

Louise’in planı sonuç verecektir. Human yazısını gören heptapodlar kendi dillerinde karşılık verirler. Bu ise her şeyin anahtarı olacaktır. Çünkü kelimeleri, harfleri, cümle yapıları çok karışık da olsa bir basamak olarak ilk temas kurulmuştur. Kendi ismini yazan “Louise” prosedürleri yıkar ve koruma kıyafetini çıkarıp ekrana yürür. Elini cam ekrana koyar ve ruhsal teması gerçekleştirir. Ian da ona katılır, ismini yazar ve tanışırlar. Heptapodlar da isimlerini ekrana ellerinin içinden çıkan mürekkep gibi bir şey ile yazar ve tanışmış olurlar. Yazıyı anlayamayan ikili birbirine bakar ve Ian onlara isimlerini verir; Abbott ve Costello. Buradan sonrası tamamen kelimeleri, harfleri algoritmalarla, benzerliklerle çözmeye kalmıştır. Uzun bir süreçtir. Ama en çok da Louise için. Halüsinasyonlar, hayaller, kızıyla anılarını görmeye başlar. Bu etki havadan değil, Ian’a olmadı çünkü.

Lafı daha fazla uzatmayacağım. Louise seçilmiş kişidir. Uzaylılar, dillerini miras bırakacağı kişi Louise der. Uzaylılara sorulan “Neden buradasınız?” sorusuna “Silah,güç,kullanmak” gibi kelimelerle cevap alınınca Çin ve Rusya savaş açmaya karar verir. Amerikan askerleri de kendi içerisinde saldırı planı yapar ve bilinmeye cisimi patlatmaya kalkarlar. Bu sırada patlamaya Ian ve Louise de kurban gidecektir. Louise’le bağ kuran uzaylılar, onları uyarmaya çalışır ancak başaramayınca, son büyük mesajıyla birlikte bizim ikiliyi bombadan kurtarır. Bu saldırı sonucunda cisimler kendilerini daha yukarı taşır ancak herhangi bir misillemede bulunmazlar. Onlarla son kez konuşmak için harekete geçen Louise, cisime çekilir ve son konuşma yapılır. “Dilimiz size bir hediye. Bizim zamanımız düz bir çizgi değil geçmiş şimdi ve gelecek yok. Sana bir lütuf verildi. Gördüğün şeyler hayal değil. Silah, bir araç.” der ve tüm soruları çözmüş gibi yeni sorular verir. Gizemi mükemmel olan bu filmin analizi çok basit gibi ancak çok derin. Louise geleceği gördüğünün farkındadır artık. Kocası, kızı geleceğindedir. Bu yeteneğiyle dünyayı kurtaracaktır, Çin General’ini saldırıdan vazgeçirecek, kocasını da kendisinden.

Evet kabataslak filmimiz böyle. Kusursuz bir yapım. Kusursuz oyunculuk. Yönetmek gelecek vaat ediyor. Bilim kurgu kategorisinden çok fazlası var filmde. Tek tür film tercih etmediğimden bu filmi de beğendim. Bir başka filmde görüşmek üzere.

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba