Connect with us

Bomba

“ASSASSIN’S CREED” FİLM İNCELEMESİ VE ANALİZİ!

Yayınlandı

on

The wisdom of our Creed is revealed through these words. We work in the dark to serve the light. We are Assassins. Nothing is true, everything is permitted.

Assassin’s Creed Brotherhood oyununda Ezio’dan duymuştuk bu yemini. Niccolo Machiavelli‘ye aittir. “Haşhaşin” kökene sahip bu suikastçi birliğinin aydınlığa hizmetinin – oyun da olsa- bir parçası olmak, beni hep heyecanlandırmıştı. Uzun zaman oldu bu seriyle tanışıklığımız. Repliklerini Messenger’da durumum yapardım. Facebook Messenger değil ha, mesene(msn) dediğimiz Messenger. Hani harfleri küçüklü büyüklü yaptığımız yer. “I’am Ezio Auditore Da Firenze” “Requescat in Pace” replikleri ağzımdan düşmezdi. Ezio idolüm olmuştu. Yıllar geçti, bir sürü oyun geldi ama Altair ve Ezio’nun yerini kimse tutamadı. Kenway yaklaşır gibi oldu, o da geçti gitti. Sonra dediler ki filmi geliyor. Bir senedir 23 Aralık 2016’yı bekliyorum. Oyuncular açıklandı, birkaç sahne tanıtımı yapıldı ki ilgi çeksin, etkileyici fragman geldi ki kalp dayanmaz. Büyük gün geldi çattı ve ilk gün filme gittim. Filmin konusuyla başlıyorum;

Apple of Eden’ın yerini bulabilecek son kişi Callum Lynch adında küçük bir çocuktur. Bu soyun ölmesi, elmanın güvenliği için nihai önem taşır. 30 yıl gölgelerde yaşayan Callum, Abstergo tarafından, elmayı bulmak için ele geçirilir. Bundan sonra dünyanın kaderi Callum’un ellerindedir. Animus makinesiyle 500 yıl önceki atası Aguilar’ın yaşadıklarını birebir yaşayıp, gözler önüne serecektir. Ancak Templar ile Creed arasındaki savaş günümüze kadar gelmiştir. İnancıyla, deneyimleriyle Callum Lynch, Templar’ı alt edebilecek midir?

assassins-creed-gallery-01-gallery-image

Evvet, spoiler olmadan filmi inceleyeceğim öncelikle. Ey filme daha gitmemiş olan kardeşlerim, en güzel oyunlarını en zor şartlarda oynamış, oynama fırsatı bulamadığım oyunları internetten gameplayini izlemiş biri olarak filmi beğendim. Aksiyon severler için film sinemada izlenirse şahanedir. Çünkü fragmanda gördüğümüz fazlası var. Birkaç yerde eleştiri okudum dinledim, Cgi kötü diye, ancak Cgi barındırmayan aksiyon sahneleri kusursuzdu. Eleştirmek için eleştiren insanlar görünce kıl oluyorum. Hidden Blade’i takıp üstlerine atlamak istiyorum. Biz devam edelim… Macbeth filmiyle isimlerini duyduğumuz yönetmen Justin Kurzel, senarist ise Michael Lesslie böyle iddialı bir film için amatör kalmış diyebilirim. Warcraft filmiyle hayal kırıklığı yaşayanlar, bu filmle de yaşamış. Nedenleri ortak. Yüzüklerin Efendisi gibi bir kitabı, şahane uyarlayan Peter Jackson, Hobbit’i eline yüzüne bulaştırdı ya, artık hiçbir yönetmen, hiçbir film beni şaşırtamaz, hayal kırıklığı yaşatamaz. Bak bi de Avatar: The Last Airbender vardı M.Night Shayamalan’ın. Ayıptır günahtır. İki yönetmen de o filmlerin hesabını öbür tarafta verecek arkadaş. Senaryosu zayıf, oyunculuklar zayıf, geçişler başarılı, aksiyonu doyurucu, yönetmenlik seyir zevki sağlıyor, kurgu tatmin edici değil, yenilikler ve oyundan alınan malzemeler kusursuz. Şöyle düşünürsek, biz bu oyunu oynarken elimizden baya bir Templar geçti. Floransa’dan tut İstanbul’a kadar çoğu şehirde Spider Man gibi duvarlarda gezdik. Assassin’s Creed filmi çekiliyor ise oyununu oynayanlar bu filmden ne bekliyor? Senarist bu durumu çok fazla düşünmemiş gibi. Şahsen ben Leap of Faith’i izlediğimde transa geçtim. Film, Leap of Faith’i, Animus’un yan etkilerini es geçmiyor. Bu güzel. Senaryo olarak Apple of Eden’ı seçiyor bu da güzel ama oyunda açık bir şekilde bu konu Dünya’nın sonunu getiriyor. Biz Desmond ve Ezio ile kapadık bu konuyu. Tekrar gördüğümüzde ise oyundaki Artifact ile aynı özellikleri taşımıyor. Bi de ben Callum Lynch’i karakter olarak beğenmedim, beğenemem. Aguilar’ı biraz sevdim gerçi. 500 yıl önceki atası olan Assassin kendileri. Gerçekten çok etkileyici bir tarza sahip. Sürekli duymaktan bıkacaksınız biliyorum ama ben söylemekten bıkmayacağım. Bizim hayatımızdan bir Ezio Auditore geçti. Onun senaryosunu geçemeyeceksen, karakteri daha çok sevdiremeyeceksen, filmini yapmayacaksın. Bu film yapılmamalıydı. Lineage güzeldi, Revelation oyun başındaki klip efsaneydi, AC 1 ve 2 mükemmel oyunlardı, fragmanlar heyecan vericiydi, böyle bir filme gerek yok. Son olarak spoiler barındırmayan şu noktaya değiniyorum, sahnelere çok özenilmiş ama senaryo tırt. Sinemada izlemesi zevkli ancak film kalitesi zayıf olan bir yapım. Beklentilerinizi ufak tutun. Filmi izleyenler için SPOILER içeren inceleme başlıyor.

maxresdefault

Film çok güzel başlıyor. Oyunu oynayanlar olarak biliyoruz ki Arap kökenli bir tarikat bu Assassin’s Creed, ondan mütevellit doyurucu bir giriş yapıyor, senaryo açıklanıyor, başrol görünüyor, karanlıkta çalışıp ışığa hizmet ederiz biz suikasçiyiz diyor ve filme bağlanıyoruz. Başrolümüzün çocukluğuna döndüğümüzde, kendisine parkur hazırlamış halini görüyoruz. Bu benim için güzel bir göndermeydi. Ataları suikastçi olan bu çocuk evine geldiğinde annesini, babası tarafından öldürülmüş bir halde buluyor. Bu durum Callum’un, babasından ve Creed’den nefret ederek büyümesine neden oluyor. Islahevlerinde kalan ve sonunda cinayet işleyip idama mahkum edilen Callum Lynch’in ölüm sahnesinde Michael Fassbender, oyunculuğunu konuşturuyor. Hiç Assassin’s Creed oynamamış hatta varlığından haberi olmadan bu rolü kabul eden Michael, rolün hakkını veriyor. Doktor Sofia var filmde, Marion Cottilard oynamış. Hiç gerek yok. Karaktere de, bu kadar büyük bir oyuncuya da gerek yok. Filmin sonunda babasının ölümüne göz yumuyor sonra intikam yemini ediyor ya. Apple of Eden’ı kullanmaya gerek yok. Açıkcası bu filme gerek yok. Bir tane koruma var sürekli görünüyor ama hiçbir şey yaptığı yok mesela ona gerek yok, Templar şimdiki zamanda da aktifmiş ama gözlerini önünde adam geldi Polat Alemdar gibi ben racon kesmem kafa keserim deyip elmayı da aldı kaçtı, çoook güvenlikli şirkette 5 6 adam isyan çıkardı, klişe bir şirket babasına gerek yoktu. 500 yıl önceki piskopos ile savaşçısı sağlamdı bak. Zaten o sahneler filmi ayakta tuttu. Ben oyununu oynarken de gerçek dünya sahnelerini geçerdim hep. O yüzden ağırlık verilmesi gereken yer, Endülüs olmalıydı. O Engizisyon bu oyunun tarihidir. Ezio’nun ailesine yapılana gönderme gibi hissettim ben. Senkronizasyon kelimesi beni heyecanlandırdı. Oyunda sürekli oluyordu yahu. Ölünce de desynchronization oluşumuz. A bir de koskoca Animus makinesi Leap of Faith’te bozuldu. Korkunç bir Film sahnesi gibiydi. Dalga geçtiler sanki.

gallery-1463060930-assassins-creed-movie-marion-cotillard

Filmin artı yanlarına geçeyim en iyisi. Animus ile gerçek dünya arasındaki geçiş sahneleri başarılıydı. Oyunda elbette böyle bir şey yok ama güzel bir yenilikti. Ben sevdim, yani duran vücut sadece zihin olarak orda olması, oyunda biraz zayıftı. Filmin oyundan artısıydı. Yine söyleyeceğim, aksiyon sahneleri çooook iyiydi çok. Prince of Persia‘dan çok daha doyurucuydu. Karşılaştırmak için en uygun yapım o evet. Oyun olarak da benzer yapıdalar. Bu film benim için daha doyurucuydu. İki oyun da bilgisayar dünyasının en iyilerindendir. Devam edeyim, Leap of Faith, tüylerimi diken diken etti sinemada. Hidden Blade’in kullanıldığı her sahne, Maria sahneleri, Animus sızıntıları. Bunlar benim için yeterliydi. Anladınız mı? Profesyonel düşünmedim izlerken. Çünkü bu bir Ösym sınavı değil ki üç yanlış bir doğruyu götürsün. Bu filmi izlemek beni çok duygulandırdı ve mutlu etti. Doyurmadı elbette. Ama sevindirdi.

thumbnail_25035

“Kendi canlarımız önemli değil, önemli olan arkamızda bıraktıklarımız.” Bu replik Creed mantığını, Maria ile veriyor. Güzel dövüşen Creed için önemli olan bu karakter dramatik ölüyor ancak karakteri tam tanıtmadıkları sevdirmedikleri için derinden etkilemiyor. Bu hoş değildi.

assassins-creed-gallery-03-gallery-image

“-Bu benim hayatımın çalışması.
+Bu benim hayatım.”

Bilim insanı Sofia ile öksüz Cal arasında geçen bu diyalog filmin kısa bir özeti. Assassin’lerin inancından çok karakterin dramını mı yaşadık acaba sormadan edemiyorum. İzleyenlerin yorumunu almak istiyorum. Çünkü çok sevdiğim bir Ubisoft yapımının film uyarlaması bu. Benim için yeri ayrı. Filmde Ezio’yu Floransa’yı, Ezio Family soundtrack’ını arasam da o dünyayı sinemada görmek güzeldi. Bazı filmleri bırakın ekşi sözlük eleştirsin, siz zevk almaya bakın. İyi seyirler, bir sonraki film incelememizde görüşmek üzere.

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba