Connect with us

Bomba

Bir Film Önerisi ve İncelemesi: A Cure For Wellness!

Yayınlandı

on

Gerilim türünde İspanyollar ustadır. Ancak son zamanlarda sadece Split ve Get Out ses getirmişti. Ses getirmeyen bir film – A Cure For Wellness – Gore Verbinski’yi yakın takip ettiğim için karşıma çıkabildi. Ülkemizin sinema konusundaki cahilliği ve kapitalist egemenliği yüzünden sinemada çok az salonda yer buldu (Recep İvedik 5 galip geldi). T2 Trainspotting gibi sağlam bir devam filmi de bu duruma kurban gitmişti. The Mexican’ı da ufaktan gerilim sayarsak The Ring filminden sonra ilk defa gerilim filmi çeken Gore Verbinski baş yapımcılığı da üstlenip filme toplamda 40 milyon dolar harcama yapmıştır. Türkçe ismiyle Yaşam Kürü olan film, IMDB puanının 6.5 olmasıyla filmin sağlamlığı karşı karşıya gelmiş ve underrated filmler arasında yerini almıştır. Önce spoiler içermeden konusu ve sağlamlığını sizlerle paylaşıp, sonrasında filmin metaforlarını ve sonunu mecburen spoiler ile yorumlayacağım. Okurken şu müziği arka plana açabilirsiniz.

Hayatı boyunca kendini başarılı olmaya adamış Lockhart isimli bir plaza çalışanı filmin ana karakteridir. Lockhart küçükken babasını kaybetmiş, annesiyle de işinden dolayı fazla ilgilenememektedir. İşindeki başarısını öyle çok kafaya takmıştır ki, hisse değerlerinde hile yapar ve geçici bir başarı elde eder. Bunun ortaya çıkması an meselesiyken, yönetim kurulu Lockhart’ı bu meseleyle tehdit eder ve spa merkezine yerleşmiş olan şirketin CEO’sunu New York’a bizzat çağırması için Alp Dağları’nın eteğinde bulunan, eski bir şato olan Welness Center’a yollar. Ancak klasik korku filmlerinden hatırladığımız bir durum farklı bir şekilde cereyan etmektedir. Oraya giden asla dönmemiştir. Ancak, kendi rızasıyla.

thumbnail_25048

Bütün filmlerin çekilmiş olduğu, roman, eski film uyarlamasından ileri gidilmeyen, biyografiler bile tükeniyorken, orijinal bir gerilim filmi olarak karşımıza çıkıyor Yaşam Kürü. He, şöyle bir durum baş gösteriyor. Çoğu film temasını gördüğümüz için bu filmi de benzetebiliriz. Dane DeHann’ın inceden DiCaprio havası vermesi ve filmin Shutter Island ile benzerliği su götürmez bir gerçek. Sadece basit bir zihin unsuru sizi filmlerin benzerliğinin, filmin kalitesizliğini düşündürebilir. Senaryoyu Justin Haythe yazmış ancak öykü Gore Verbinski ile ortak oluşturulmuş. Gore Verbinski’nin en kötü filmi Justin Haythe ile çektiği Lone Ranger olmasına rağmen, bu filmde çok daha üstün bir iş çıkardıkları söylenebilir. Gerilimi yönetmenlik, gizemi senaryo, işleyişi de oyunculukla veren bu film, türünün başarılı örneklerinden olması gerekirken, bir sürü tutarsız yorum almış ve gereken değeri görmemiştir. Önce kötü yanlarından sonra iyi yanlarından bahsedeyim.

Eksiler

Film işleyiş bakımından plaza hayatını metaforlarla eleştirerek başlar. Wellness Center denilen yer ise zengin, başarılı ve yaşlı kişilerden oluşuyor. Hırslarından kurtulmaları ve hayatın asıl zenginliklerinin neler olduğunu göstermek için bu yer kurulmuş gibi gösteriliyor ve sonrasında bu konuya hem az değiniyor hem de sert bir viraj alıyor. Bu beni biraz rahatsız etti diyebilirim. Hem bir twist hem de derin metaforlar içermek isterken, izleyici anlamsız bir boşlukta bırakıyor. Ve istediğiniz sonu bulamıyorsunuz.

Dr. Volmer rolünde Harry Potter’dan baba Malfoy olarak tanıdığımız Jason Isaacs var. Adam kötü karaktere o kadar uyuyor ki, iyi karakter vermiyorlar. Suratının sertliği ve derinliği, Dr. Volmer karakterine çok uygun ancak gördüğümüz andan itibaren tamam bu o diyorsunuz. Hademe değil uşak değil, kötü karakter bu. Gizemi biraz zayıflatıyor. O da çok az. Bir de 4 karakter derinliğinden öteye gidemiyor. Film belirli kişiler etrafında dönüyor.

Bu eksiyi bazı yorumlara dayanarak yazıyorum. 2 saat 26 dakika olması benim için muazzam bir süreyken, çoğu izleyici sıkılmış ve yorulmuş. Ben daha kısa düşünemezdim. Çünkü atılabilecek bir tek sahne bile görmedim.

Senaryosunda barındırdığı ensest ilişki de, önyargı oluşturan ve film açısından antipati yaratan bir öğe oldu maalesef. Bu açıdan bakmamak gerek ancak bir çok izleyici konusundan dolayı filmden uzaklaşmakta.

A-Cure-For-Wellness-trailer-image

Artılar

Sanatsal bir tema olan gotik gerilim, edebiyat ya da korku, bu filmin temelinde bulunmakta. Gotik edebiyat demek, gotik tarzda öğeler bulundurmak demektir. 1764 yılında sanatın ilk gotik yapıtı “The Castle Of Otranto” ‘dur. Buradan yola çıkmamız gerekirse, gotik mimari, yani sivri tavanlı yapılar bu filmde mevcut.

Bakışlarıyla ve mimikleriyle Dane DeHaan, mükemmel bir başrol olmuş, Mia Goth’un performansıyla da güzel bir şekilde harmanlanmış. Küçük bir kızı oynayan Mia Goth, gerçekte 24 yaşında olup cast seçiminin başarısını göstermiştir.

Benjamin Wallfisch ayakta alkışlanmalı. Ana müziği dahil tüm müzikler muazzam. Ancak filmin öyle bir ezgisi var, zihine işliyor ve çıkmıyor. Yazının başında attığım linkteki müzik, evet. Biraz daldınız mı? Müzik öyle bir giriyor ki tekrar filmin içinde buluyorsunuz kendinizi. Zamanın akıcılığını kontrol ediyor ve sağlıyor.

İkonik öğe olarak, bir balerin müzik kutusu bulunmakta. Her filmde buna çok dikkat ederim. İkonsuz bir film gerçekten eksiktir. Yüzüklerin Efendisi’nde Tek Yüzük, Matrix’te mavi-kırmızı hap, Esaretin Bedeli’nde “Red Was Here” dır. Filmin müziğiyle bütünleşen bu öğe de gerçekten filmin bütünlüğüne ve senaryosuna katkı sağlıyor.

Gizem son sahneye kadar etkinliğini kaybetmiyor. İki paralel hikaye, filmin işleyişiyle birlikte olgunlaşıyor ve bize kurguyu alkışlamak düşüyor. Sinematografi de cabası. Gerilim sahneleri yüksek ve akıldan çıkmayacak şekilde işlenmiş. İğrenme, korku, gerilim, gizem, suç hepsi bir arada.

Buradan itibaren filmi henüz izlememiş olanlar için ağır spoiler içeren bilgiler vereceğim. Filmi izlemediyseniz yazıyı burada sonlandırmanız iyi olabilir.

Cure-For-Wellness-4

SPOILERFilm ve Final Analizi

Eminim ki aklında soru işaretleri kalmıştır. Filmi bütünüyle açıklamak isterim. 200 yıl önce yaşayan bir Baron, soyunun yüceliğine inanıyor. Filmin Almanya’da çekilmesi, Hitler’i düşündürmüyor değil. Baron, soyunun devamı için tamamen safkan bir evlat istiyor. Bunun çaresi de kız kardeşiyle evlenmek oluyor. Filmin başında, kız kardeşi razı sanıyoruz ama değil. Hasta sanıyoruz ama değil sadece çocuğu olamıyor. Ölümler diyoruz, ama altında deneyler ve yılan balıklarının mucizesi gizli. Baron, 300 yıl yaşayabilen yılan balıklarını kullanarak hayat uzatmanın yolunu buluyor. Zamanında kız kardeşinin düşük yapmasıyla cenin nehre atılıyor ve yılan balıkları sayesinde hayatta kalıyor. Yılan balıklarını da sonsuz değil. Bu yüzden yılan balıklarını insanların içine yerleştiriyor. İnsanların içine işlemesiyle yepyeni bir üretim elde ediyor. Yüksek sıcaklıkta bir tüpe koyulan insanlar terliyor, ve bu terden yılan balığının özünü elde edebiliyor. Baron ve cenin bu şekilde uzun yıllar yaşıyor. Evet, buradan çıkarımları hemen yapalım. Hannah, küçük bir kız gibi görünse de oldukça yaşlı biri. Yılan balığı vitamini ömrünü uzatıyor ancak ergenliğe girmesini de bir şekilde engelliyor. Lockhart, Hannah’ı köye götürdüğünde, mükemmel bir sahne eşliğinde Hannah kadınlığa adım atıyor. Bu sahnenin ağırlığı ve metaforik değeri muazzam. Senaryo gizemli bir şekilde ilerlerken, fotoğrafın benzerliği, doktorun kızı gibi bakması sonucunda, Hannah’nın Baron’un kızı olduğunu öğreniyoruz. Uzun zamandır beklediği an geldiğinde de tüm çalışanlar ile birlikte düğün yapılıyor. Burada da çalışanların duruma itaatı, filmin başından beri sergiledikleri tutum açıkça önümüze seriliyor. Zindan Adası filmindeki gibi durumu kabullenen Lockhart, ikon dediğimiz balerin ve Viktoria Watkins’in bıraktığı ipucuyla uyanıyor. Bu uyanış finali karakterin son halini oluşturuyor. Bu uyanıştan sonra kale tekrar yanıyor ve hastalar önünde dans ediyor. Bu sahne sinema tarihinin efsane sahneleri arasında yerini alacaktır.

a-cure-for-wellness-review-2

Annesinin anlattığı balerin hikayesi, gözleri kapalı, rüyada muhabbeti, filmin can alıcı yanı oluyor. Bu uyanış ailesiyle bağlantılı bir şekilde finale doğru götürüyor bizi. Finalde şirket çalışanlarını tersleyen Lockhart, hatta Dane DeHaan unutulmaz bir kare bırakıyor hafızalarda. Arkasında Hannah, bisiklet sürerken çok içten bir gülüş atıyor. Bu mutluluk değil sadece. Bu bir zafer gülüşü. Babasının da içine düştüğü bu hırs durumundan kurtulan Lockhart, geçmişiyle de yüzleşmiş ve kazanmıştır. Bu zafer gülüşünü kötüye yormamızın sebebi Dane’in şeytani gülmesidir. Surat dokusundan kaynaklanan bu durum, bizi acaba Hannah’ı o mu istiyor ya da Baron Lockhart’ın içine mi girdi sorularını uyandırıyor. Böyle bir durum söz konusu değil. Yılan balıkları sayesinde uzun hayata sahip olan Baron, böyle bir güce sahip değil. Ve o kare, iyileşmiş birinin gülüşünü barındırıyor. Wellness Center’a yolu düşmüş, orada iyileşmiş ve oradan kurtulmuş tek insan olarak anılara kazınıyor.

Kötü yorumlara aldanıp, böyle bir filmden mahrum kalmamanız için bu filmi inceledik ve sizlerle paylaştık. Herkese göre bir film olmamakla birlikte, sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bir yapımdır. Bir diğer film önerisinde görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.

 

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba