Connect with us

Bomba

Bugüne Kadar Düşünülen Ancak Yapılamamış 6 Marvel Projesi!

Yayınlandı

on

Süper kahraman filmleri olarak baya bereketli yıllardayız. DC ve Marvel bir yandan birbirlerine saldırıyorlar diğer yandan da bizim için yeni projeler üzerine çalışıyorlar. Bende onca film varken acaba olmayan filmler neler diye araştırdım. Marvel stüdyolarının hiç ele almadığı projeleri buldum. Sizlerle de paylaşayım dedim. ‘Keşke ya!’ dedikleriniz de olacak, ‘İyi ki olmamış!’ dediğiniz de olacak. Eminim.

1-The Amazing Spider-Man 3

The-Amazing-Spider-Man-2-Wallpaper-HD1

Aslında deli gibi beklediğim bir projeydi. En azından diyordum ki Gwen ölmüş, yine dark bir Örümcek Adam izleriz. Bu sefer melankolisi, hayatını kaybetmiş bir kadına olur ve daha vahşi bir karakter görürüz diyordum.
The Amazing Spider-Man 2, Sony’nin gözünde (800 milyon dolar gibi bir kazanç var) gişelerde başarıyı yakaladıktan sonra, Spider-Man’i Marvel’ın eline geri getirmek ve MCU’ya boyut kazandırmak için bir anlaşma yapıldı. Hatta yabancı sitelerde poster çalışmaları bile sızdırılmıştı.
Ama Sony bu arada önceliği başka projelere verdi. Bundan önce, Sony, Spidey çevresinde geçen bir evren inşa etmeyi planlıyordu. Bu iş ise Tom Holland’a nasip oldu.
Film iptal edilmeden önce Andrew Garfield, filmin önceki filmin sonunda Gwen’i kaybettikten sonra Peter’ın “oldukça ağır yerlere” gitmesini gördüğünü söylemişti. Ne yazık ki yarıda kalan ve Spidey hayranı olarak üzüldüğüm iptal edilen filmlerin başında gelir.

2- Dr. Strange

strange_1_0

Sinemaya ilk defa çıkan Dr.Strange filmi aslında işin perde arkasında başka olaylar barındırıyor. Daha önceleri 70’li yıllarda Tv şovu gibi ortaya çıksa da doktor bey kendine pek yer edinemedi. Üstelik sonrasında Back to the Future’ın senaristi Bob Gale, 1986’da asla üretilmeyen bir senaryo yazdı. Ardından Wes Craven ‘Ben bu işi yaparım!’ dedi ve atıldı. Adamın aklında başka karakterler ile ortak ittifaklar kurdurmak ve hikayeyi bambaşka yerlere çekmek varmış.

strange_2

Wes Craven mistik ve fantastik dünyayı seven bir adamdı zaten. O yıllarda uygun gelmiş olacak ki bu işe çok niyetlenmiş ancak doksanlı yıllarda proje yarım kalmış ve iptal edilmiş. Artık Stan Lee mi yoksa başka bir şey mi araya girdi bilemiyoruz.

strange

Sonra da diyorum iyi ki Benedict Cumberbatch’a nasip olmuş!

3- Spider-Man 4

maxresdefault

Amazing Spider-Man 3’ten önce, beklentilerin altında kalması nedeniyle iptal edilen bir Spidey franchise’ı daha vardı. Yönetmen Sam Raimi’nin Spider-Man 3’te stüdyo ile savaştığı hoş olmayan deneyiminden sonra projeye ara vermesi başlıca sebeplerden birisidir.
Ancak Raimi filmi iptal etmeden önce projeyi biraz ilerletmişti. Çoğu oyuncu ile görüşülüp anlaşmalar imzalanmıştı. Plan, ana düşman olan Vulture’yi John Malkovich’in oynaması fikri vardı. Anne Hathaway, Felicia Hardy’i (Black Cat) oynaması için, anlaşmalar imzalamıştı bile. Ne yazık ki Stan Lee’nin üçlemede bırakma isteği ve son filmin geneline bakıldığında heves kaçıran hatalar ve olaylar projeyi başlamadan bitirdi.

4-X-Men Origins: Magneto

magneto nazi

Daha önce X-Men serisinde Magneto’nun küçüklüğü ve öfkesinin altındaki manyetik gücünün kaynağını birkaç sahne ile görmüştük. Hatta tarih ile ilişkilendirilmiş en güzel süper güç diyebilirim. Ian McKellen’in yaşlı Magneto’nun geçmişine bakan epik karakter ile, bir Nazi toplama kampından kaçıp Charles Xavier dostluğu başlamıştı. Konuya gelecek olursak, David Goyer tarafından yönetilmek üzere, İkinci Dünya Savaşı sırasında Erik Lehnsherr’in çocukluğunu daha ayrıntılı ele alan bir film yola çıkmıştı. Eğer gerçekleşseydi, ya şimdiye kadarki en güçlü ve etkileyen süper kahraman filmlerinden biri olacaktı. – ya da Piyanist filminin süper güçler ile dolu halinden öteye gidemezdi ki bu da rezalet olurdu.

5- David Fincher’ın yöneteceği bir Örümcek Adam!

95455.alfabetajuega-david-fincher-version-diferente-spiderman-05012015

Dövüş Kulübü’nün yönetmeni olan David Fincher, bir süper kahraman film yapmak istediğini söyleyen ilk yönetmen değil ama Spider-Man’ı neredeyse iki kez üstlendiği bir gerçek. İlk olarak, 1999’da Spidey’in filmi yapılmaya karar verildi ancak aksaklıklardan ertedi. Çok daha sonra The Amazing Spider-Man için yeniden devreye girse de Stan Lee, pek sıcak bakmadı.
Olan olmuştu artık ancak filmleri ele alması ve yorumlaması konusunda adamın güçlü bir vizyonu vardı. Sonradan şöyle demişti; ‘Aklımdaki Örümcek Adam Sam Raimi’nin yaptıklarından çok farklıydı… Asla başlangıç öyküsüyle ilgilenmemişimdir. Bir adamın kırmızı ve mavi bir kostümle örümcekten kahraman haline gelmesini sağlayamazdım. Düzgün yapabildiğimi hissettiğim bir şey değildi. Gwen Stacy ve Green Goblin ile başlamak istedim ve Gwen Stacy’yi öldürmek isterdim.’
Bunları duyduktan sonra iyi ki olmamış dedim. Piyasadaki ilk Örümcek Adam’ı böyle hatırlamak istemezdim. Yine de gelecekte Fincher’ın yönettiği başka bir süper kahraman filmi olur mu merak ediyorum.

MV5BZmQ0ZjljOWItZDA1Yy00ZjUyLThhYzEtNWFhZmM3YTA0ODVkXkEyXkFqcGdeQXVyMTQxNzMzNDI@._V1_SY1000_CR0,0,671,1000_AL_

6-Fantastic Four 1994

Gelelim en bomba ve en çılgın projeye. Çoğumuz, hatta araştırana kadar ben bile, 2000’li yılların öncesinde çekilmiş bir “Fantastik Dörtlü” projesi olduğunu bilmiyorduk. Öyle ki 1994 yılında yapılmış bu filmin kamera arkası öyküleri de ilginçtir. Çizgi romanın haklarını elinde bulunduran prodüksiyon şirketi belirtilen zaman içerisinde bu filmi çekmek zorundadır. Çünkü Chris Columbus’un büyük bütçeli bir Fantastik Dörtlü çekmek için ağzının suyu akarak opsiyonun süresinin dolmasını beklediğini herkes bilmektedir. Bunun üzerine 1.5 milyon dolarlık bütçesi olan yapım start alır. Evet, 1.5 milyon dolar. Fan boylar olarak herkes elini cebine atsa biz de proje çıkarırız. Bakmayın şimdiki filmler 150 milyon dolardan aşağı bütçe ile çekilmiyor. Ama dönemine göre paraları yiyen yine prodüksiyon tayfası olmuş. Neyse konumuza dönelim. İşin garip tarafı ise kimsenin filmi vizyona sokmak gibi bir niyeti yok! Hani nasıl ki tembel bir grup öğrenci vardır. Ödev için bir araya gelemezler. Bunlar da öyle. Cast, haftalarca bir araya gelmemiş, hepsi tamam olduğundaysa ortada yönetmenin olmadığı günler geçirmişler. Böyle süründükçe bir şekilde tamamlanmış hali, kısa zamanda fanlar arasına elden ele korsan kopyaları dolaşan bir külte dönüşür.

1280x720-qSg

Hatta listemizin baş tacı el altından satışı dönen bu Marvel efsanesine, aşağıda ulaşabilirler.

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba