Connect with us

Bomba

CIVIL WAR 2: Gerekli miydi? Ne kazandırdı ne kaybettirdi?

Yayınlandı

on

CIVIL WAR II’Yİ OKUMAYANLAR İÇİN AĞIR SPOILER İÇERMEKTEDİR. BEN ZATEN TÜRKÇE ÇIKMADIKÇA OKUMAM DİYORSANIZ EĞER BUYRUN BAŞLAYALIM

 

Geçen senenin en önemli filmlerinden biri kuşkusuz Civil War idi. Her ne kadar çizgi romandakinin aksine karakter sayısı bazında otopark kavgasını andırsa ya da spin-off ile tie-inlerle dolu bir eventle karşılaştırıldığında –iki buçuk saat de olsa- birer birer motivasyonlar açısından bir filmde verebilecek sınırlarda kalsa da benim açımdan keyifli bir eserdi. Kaldı ki öncesindeki filmlerde yaşanan yıkımlar düşünüldüğünde artık süper kahraman dediğimiz şeyin bu yeni dünyada daha sorgulanabilir hale gelmesi de gerekiyordu. Peki Civil War filminin bize zararı ne oldu? Biraz acımasızca olacak belki ama sebebini olabildiğince açıklamaya çalışacağım: Civil War 2.

Bir film yapıyorsunuz. Kahramanların birbirine girmesi çizgi romanda çok ola gelmiş bir şey neticede Kingdom Come’lerden Civil War’a, Injustice’den TDKR’ye. Ama sinemada hiç değilse kendi şirketiniz bunu ilk kez yapıyor. Buna da okey. E peki zaten ikonikleşmiş bir çizgi roman hikayesinden yaptığınız film için neden BİM promosyonu gibi yine çizgi roman evrenine başka event pazarlıyorsunuz? Bakın Marvel zaten Secret Wars’a kadar bunu bunaltıcı şekillerde çokça yaşadı. Civil War sonrası Secret Invasion dönemi, AvX ve devamında Cyclops ekibinin illegale çekilmesi, AXIS(???)… Yani zaten son on yıl bunun ekmeğini yiyip en güzel hikayesinin ekmeğini yemişsiniz. E daha ne? Tamam kimse Secret Wars’da ne olduğunu hatırlamıyor olabilir ama yani ikinci Marvel Now! Fazının başlangıcına koyacak daha güzel bir hikaye yok muydu? Sadece soruyorum (gözünüzde canlanan Ahmet Hakan’lardan sorumlu değilim). Neyse bu kadar uzun uzun hikayeye girmeden anlatmaya çalıştığım şey şu ki zaten son on senedir bir takım arkadaşına yumruk atmamış, karanlık yüzünü göstermemiş kahraman yokken, bunların öncülü olan hikayenin ikincisini yapmanın nasıl bir yararı ya da anlamı olabilirdi ki? Nitekim olmadı.

guerra-civil-2-vitrine-810x424

Peki ne oldu?

Her şeyin temeli, geleceği gördüğünü iddia eden Ullyses isimli bir Inhumanla başladı. Royal Family’nin kendisini bulmasından kısa süre sonra Celestiallerin dünyaya saldırısını görmesi, Medusa’nın haber vermesiyle kahramanların erkenden önlem alıp bu saldırıyı önlemesi kendisi açısından iyi bir başlangıç oldu. Aynı zamanda o saldırı, Scarlet Witch, Doctor Strange, Ghost Rider, Wiccan, Doctor Woodoo ve Magikten oluşan büyü ekibini görmek de keyifliydi. Keşke Justice League Dark tarzı ekip hikayelere geri dönseler komple. Neyse efendim, saldırıyı nispeten kolay bir şekilde önlemenin keyfiyle Stark Tower’da yapılan after party’de (marvel ünlülüğü), Medusa bu kolay zaferlerinin sebebi olan öngörünün bir Inhuman kardeşlerine ait olduğunu açıklar. Buradan sonra işler değişmeye taraflar çizilmeye başlar. Neredeyse ingilizceye fütürist kelimesi girdiğinden beri fütürizmin bayrak taşıyanı olan Stark, geleceğin kontrol edilemeyeceğini, değiştirilemeyeceğini, böyle bir öngörünün sadece ihtimaller arasından şans eseri seçilmiş bir şey olduğunu uzun uzadıya iddia eder. Evet evet, ilk Civil War hikayesinde bütün kahramanları kaydedelim olmayanları da Negative Zone’a atalım diyen Stark. He yanlış olmasın, hatasından uzun zaman önce dönmüş olması, karakter gelişimi vs derken ikna edici olmasının ötesinde beni hikayenin başında tarafımı seçmeye götürmüştü zaten. Hikayenin hata vermeye başladığı yanı karşısında kimin olacağıyla alakalıydı. Ve bana sorarsanız olabilecek en kötü ihtimallerden biri oldu, yeni Captain Marvel Carol Danvers, kendini ön kabulün temsilcisi yaptı.

Karakterizasyon Sorunu

Benim burada en çok sorun ettiğim şeylerden biri, kimisinin çok güzel olduğunu iddia etmesine rağmen, Carol Danvers’in daha öncede değindiğim gibi son beş senede çok tutarsız bir karakter gelişimi yaşamasıydı. Civil War dönemi Tony’nin yanında yer aldı, anlaşılabilir. Hava Kuvvetleri geçmişi olan kadından bahsediyoruz –ki güçlerinin kozmik bağlantısı, kozmiklerin çizgi romanda hep monarşik, empati yoksunu devletlerden oluşması gibi etkileşimleri filan da hesaba katalım hadi- zaten ardından Secret Invasion döneminde de yine resmi kanattaydı, çok gaddarlaşan karakterlerden olmadı. Ardından Osbourne geldi, Moonstone yeni resmi Ms. Marvel oldu ve aslında bu dönem özellikle Civil War’dan beri resmi kanatta olan kahramanlar için, aslında politikacıların yarattığı meşruiyetlerin ne derece suistimale açık olduğu, masum ya da yoruma kapalı herhangi bir kanun ya da taraflaşma olmadığını, ama devletimiz böyle istiyor meselesinin ne kadar boş olabileceğini, ruh hastası, kişilik sorunları yaşayan bir manyağın Amerika’nın en güçlü insanı haline gelmesiyle gördü. Yok Trump’ı demiyorum. Dolayısıyla o dönemde bunları görüp, yine de kalkıp Ulysses olmazsa ölürüz diye yırtınacak ilk insan değil Danvers. Hatta Doom falan gibi en iyi ihtimalle beyaz yanları da olan bir villain bekliyorsunuz bunu diyecek. He tabi bilmem kaç yıllık Marvel evreninde geleceği görme özelliğine sahip kimse olmadı mı da ilk kez bu kadar mesele çıkıyor o da ayrı bir sorun da, bütün bu şartlar içerisinde zaten bence Danvers’in Captain Marvel olması da biz bunun mayolu halde filmini yapamayız, hazır bütün bilinen karakterlerde çeşitliliğe gidiyoruz yeni Captain kadın olsun deriz kafası ona da okey ama buradan kadının bütün karakterinin dışına çıkacak kadar baskın, egoist ve agresif bir karakter yaratma, meselesi… Bayaa bayaa saçma oldu. Evet çizgi roman gibi henüz erken yaşlarda insana farklı toplumsal değerler addedebilme şansı olan bir kaynağın “güçlü kadın karakter” mesajını bir yerden verebilme imkanını kullanması güzel ama Carol ilk değil ve tüm bu dediğim sebeplerle değil, en iyi ortalarda bile değil. Dolayısıyla tavır-tarz olarak Hillary Clinton, ideoloji olarak Trump bir kozmik karakteri de açıkçası bu kadar ciddi bir hikayenin içerisinde görmek üzücü oldu der, hikayenin devamına geçerim.

Kırılma Anları (Tabii ki ölümler)

Peki Ulysses’in tanınmasından sonra başlayan yanlış anlaşmayı büyüten ne oldu, bu hikayenin Goliath’ı kimdi? Açıkçası ilk Civil War’dan daha vasat ve kısa bir hikaye olmasına rağmen dramı daha fazlaydı. Ulysses’in gördüğü başka bir kehanet üzerine Ultimates ekibi Thanos’un saldıracağını öğrenir ve erkenden hazırlık yaparak saldırır. Evet Ultimates ekibi “aa Thanos mu geliyor? ocağa bir yemek atsaydık” ve dünyada kalan son kahramanlarmış mantığıyla dalar  Sonunda yenseler de karşılığı acı olur. Rhodey, nam-ı diğer War Machine ölür, She-Hulk ağır yaralanır ve komaya girer. Şimdi yaşananları tekrar düşünelim. Stark –ki liderlik olarak da tecrübe olarak da daha ciddiye alınabilecek biri o noktada- bu Inhumanın tehlikeli olduğunu söylüyor. Danvers niyeyse ısrar ediyor ve bundan sonra Ultimates ile çalışacak diyor. Ve herifin daha gördüğü ikinci kehanette Stark’ın en yakın dostu ölüyor, bir başka popüler kahraman komaya giriyor. Aynı zamanda bu kişiler Danvers’in sevgilisi ve yakın arkadaşı. Peki Carol napıyor, ne yapacak bizim için değişen bir şey yok diyerek gidiyor. Bu noktada zaten Stark’ın artık daha da gerilmesini ve taraflaşmasını anlayabiliyoruz. Diğer tarafta ise aslında sadece garip bir şekilde kendi gücüne güvenerek hareket eden bir Danvers var. Peki Tony ne yapıyor? Atillan’a girip Ullyses’i kaçırıyor-zaten tie-inlerle birleştirince anlıyoruz ki Atillan’a elini kolunu sallaya sallaya girebiliyorsun-. Ortalığı karıştıran Inhuman üzerinde yaptığı deneyler sonucu Ulysess’in kehanetlerinin bilimsel açıklaması olmadığı dolayısıyla güvenilemeyeceği kanısına vardığı an, Carol ve Inhuman ailesi ortama giriyo. Tam ortam gerileceği an da Ulysses, bu kez herkesin yaşar gibi hissettiği bir başka kehanet görüyor: Donsuz bir Hulk’ın bütün kahramanlara saldırışı –çünkü biliyorsunuz dünyada Hulk’tan daha korkutucu bir şey varsa o da donsuz bir Hulk’tır-.

Bu kehanetin yarattığı şoktan sonra taraflar birbirine girmiyor, Tony Carol’ı, Medusa Tony’i tehdit ediyor herkes evlerine dağılıyor. He tabii New Atillan’a dalma işi sonuçsuz kalmıyor, Medusa ekibine Stark’ın değer verdiği her şeyi yıktırıyor kimsenin canına zarar vermeden ama bu kargaşayı fırsat bilen Maximus da Tony’nin bir binasını içindekilerle beraber yıktırıyor, Medusa’yı zan altında bırakıyor falan. Buralarda da çok ciddi bir şey yok. He bu arada her yeni haftada tie-in sayısı düşen, bir yerden sonra artık unutulacak herhalde denilen bir seri haline de gelmek üzere tam bu sıralar ki…

Gamalı bir ok patlar..

Bruce Banner ölür.

civil-war-ii-3__586627_

Açıkçası hikayede içimi ciddi anlamda burkan ama belki bir derinlik katar diye de çok kızamadığım anlardan biriydi Banner’in ölümü. Yani suçun önkabulünün, bir nevi kundaktaki Hitler’i bulsan öldürür müsün sorusunun binlerce kez sorulduğu bir hikayede, başından bu yana kahramanlığı hep gri noktada duran yeşil devimiz bu kontekse en uygun karakterdi. Kendi kontrolü dışında güç kazanmış, alter egosu olan aşırı güçlü yaratığı kontrol edebilmesi hep sorun olmuş, başka kahramanlar acaba soykırım yapan birini öldürebilir miyim sorusuyla yaşarken migreni tutsa koca bir şehri katledebilecek bir “şeyden” bahsediyoruz. Bruce Banner’den iyi kundaktaki Hitler mi var, hem de kendi hayatı boyunca hep iyi tarafta bulunmaya çalışmış yine de gezegenden şutlanmış orada da huzur bulamamış vs vs. Peki ama ölüm şekli? Eh, eğer öldüren Danvers tarafından biri olsaydı eğer hikaye daha kısa biterdi zaten bu yüzden onların etkisiyle, yani o kehanetin yönlendirmesiyle olmuş olması daha iyi bir kimya yaratmış.

İşin aslı, kehanetten sonra her iki taraf da koşa koşa Banner’in yanına gider, kendisi o sıralarda Hulk’ı kontrol edebilmekle uğraşmaktadır ve uzun süredir de insan formundan çıkmamıştır. Ancak önünde Tony ve Carol’in kavga etmesi, Banner’in da Hillary görünümlü Trump’a tepki vermesi esnasında bir şey olur. Otuz tane kahraman fark etmeden uzaklardan süzülen yeşil bir ok Banner’in kafasına saplanır. Ve ardından herkes kim nerede derken Clint Barton aka Hawkeye elleri arkasında gelip teslim olur. Barton’ın seçilmesi, sadece teknik anlamda değil, karakter anlamında da iyi bir seçim olmuş. Çünkü kötü adamlıktan başladığı karakterinde yine çoğu zaman gri noktalara sapmış bir karakterin, doğruculuk damarının tutup bir anlık gazla böyle bir işekalkışmasını beklemek saçma olurdu. O yüzden ilk başta okurken ne oluyor lan etkisi yarattıktan sonra, Banner’in aslında o oku kendi yapıp Barton’a vermesi ve bir daha Hulk’a dönüşmesi durumunda kendisini öldürmesini istemesi, Bruce’un çaresizliğinde beklenebilecek bir şey. Peki neden Hawkeye? Onu da kendisi, diğer insanlardan daha keskin gözlere ve hatta artık bir nevi telepatiye sahip olması, bu sayede aslında Banner’in o tartışma esnasında gözlerinin yeşilleşmesini herkesten önce görüp geç olmadan müdahale ettiğini anlatışından yakalıyoruz. Eh.. Buraya kadar da hala umut bağlanılabilecek bir hikaye için kabul edilebilir bir dram. Peki ölüm üzerine ölüm gözyaşı üzerine gözyaşı bize nasıl bir bağlantı sunuyor en sonunda?

Dananın Kuyruğu, Genç Spidey’in Ağı, Rogers’in Kaburgası???

Hawkeye’in Bruce Banner’i öldürmesi aslında beklenen ama çok da trajik bir sonucu bize gösterir. Halk, Clint Barton’ı kahraman ilan eder, Banner’in talebini video kaydı haline getirmiş olmasını da koyunca üzerine beraat eder, cenazeye çok az kahraman katılır, hemen yanında binler kutlama yapmaktadır. Bu noktada Danvers da Hawkeye’e sahip çıkacak değildir ama olan biten her şey kendi bakış açısının sonucudur. Bunun üzerine ne yapar? Ulysses’in kehanetlerini polis ihbar hattı gibi küçükten büyüğe tüm suçlar için kullanır hale getirir. Çok mantıklı değil mi? Taraflarda da önemli değişiklikler yaşanır, Captain Marvel’i idolü olarak gören Khamala Miles ve genç Nova ile beraber Stark’ın tarafına geçer, aynı şekilde Rogers ve Strange ve hatta en sonunda Black Panther de. Bu arada yetmedi mi zulmün diyen Stark, yanına topladığı onlarca süper güçlüyle Danvers’e dalıyor. Ama Danvers da boş değil, Inhumanlar, Storm’un X-Men takımı(??), Guardians Of Galaxy derken, bakın bu da Civil War dercesine yarım saatlik bir meydan savaşı yaşanıyor. Tabii ki kimin niye hangi tarafta olduğu belli değil, artık Bendis’in kendisinin de “uf napıyorum ben” tribine girdiği noktadayız. Her gerilim anında olduğu gibi burada da Ulysses herkesin görebileceği ve bir öncekinden daha şiddetli bir kehanet görüyor. Beyaz Saray önünde Miles Morales’in Steve Rogers’i öldürmesi. -Unutmadan, mesele Banner’in öldürülmesine gelmeden önce Stark, Black Panther, Strange, Beast ve Danvers’den oluşan bir ekibe Ulysess’in güçlerinin gerçeği tahmin etmediğini, sadece olası ihtimallerden birini gösterdiğini açıklamasına rağmen Danvers yine sallamıyordu-. Nitekim seri boyunca çomarlık dersleri veren Captain Danvers -ve ruh ikizi herhangi bir farklılık göremediğimiz- Maria Hill son olarak da önce Miles’i ardından da Stark’ın tüm ekibini gözaltına almaya çalışır(???). Ekip gider, Miles depresyona girer kehanet yüzünden.

Lost Gibi Biten Sonlar

Ve yarım umutlarla başlayan, ara ara heyecan yaptıran ama genelde küfrettiren hikayemiz nasıl sonlanır. Öncelikle Spider-Man tie-in’inde bir bait atılır, Stark’ın Miles’in kollarında ölüşü gösterilir -sanırım artık ölmek isteyen herkesin bir şekilde Miles’i bulması gerekiyor-. Sonra ne olduğunu final sayısında öğreniriz. Steve Rogers’i öldürmeyeceğini kanıtlamak için Miles Capitol Hill önüne gelir. Bunu gören Cap durur mu? O da gelir. Peki artık afedersiniz ama embesil gibi önüne geleni tutuklamaya çalışan Danvers durur mu? Hemen Miles’i alıp götürmeye çalışırken Stark sahnede belirir. Önce genç Spidey’imizi güç kalkanı içine aldıktan sonra “O ÇOCUĞA DOKUNMAYACAKSIN DEMEDİM MİİĞĞ!!!” diyerek, Rhodey’nin War Machine zırhlarının benzeri bir zırhla Danvers’e dalar(insert manidar). Burada durum biraz saçmalaşır. Onlarca süper güçlü iki tane kahramanın savaşında “ay napsak” diye birbirine bakarken bir tek delikanlı Cap araya girer o da bir işe yaramaz zaten. Birbirine öldüresiye dalan bu ikilidense savaşı kazanan tabii ki -niyeyse- Danvers olur. Allah ne verdiyse dalar, Stark ölüm riskiyle yığılır. İşte tam bu anda, hikayenin başından beri anlamlı bir yere evrilir diye beklediğimiz Ulysses’in güçleri etrafındaki dört beş kişiyi de alarak onlara olası gelecekler gösterir. Bunlar arasında IvX, Monsters Unleashed gibi başlamış olan ya da başlayacağını bildiğimiz hikayelerden, Unworthy Thor’un geleceğinden, paralel bir evrende geçen Days Of The Future Past’ten kesitler görürüz. Bunlar arasında Miles’in Cap’i öldürdüğü sahne de hala vardır ki bu da bizi hala Hydra ajanı olan Steve Rogers’in sonunun nereye bağlanacağını göstermiş olabilir.

Bütün bu sahneleri gösterdikten sonra da sıkıldım sizden diyerek evrenin yüce varlıklarının yanına katılır. Sonrasında Beast -Reed gitti, Hank Pym öldü, Stark malum, evrenin bir dahisi o kaldı- Stark’ın durumunu inceler ve Carol’a ölmediğini, ölme ihtimaline karşılık kendini henüz anlaşılamayan bir şekilde önceden garantiye aldığını anlatır. Buradan artık cidden Danvers’in Stark’ı son kavgada öldürmeye çalıştığını anlarız. Mutant ırkının haini Beast bey ardından ne olursa olsun sana güveniyormuş bu gücü kullanmayacağını biliyormuş belki de ondan yapmıştır gibi ancak kendi naifliğinde şeyler söyler, Danvers içi rahat bir şekilde başkanın yanına gider. Çoğu çizgi romanda olduğu gibi yüzünü tam aynısını yapmayalım kaygısıyla karanlık bir köşede duran başkan Danvers’i anlamsız bir şekilde tebrik eder, bundan sonra istediğini yapabilirsin her şey senin der. Danvers ne yapacağımı biliyorum der ve sonunda Bendis’in bize son kazığı da bu şekilde sonlanır.

Evet arkadaşlar, aşağı yukarı çoğu şeyin neden olduğunu bilmediğimiz, sabah akşam diversity diye ortalığı yıkan Marvel’in Danvers üzerinden açıktan önkabul/önyargı mesajı verdiği, ama bir yandan da Stark’tan başka tutulacak taraf bırakmayan, çok öldüren çok komaya sokan ve en nihayetinde Secret Wars gizemleri hakkında hiç bir şey açıklamayan, final bölümünü önümüzdeki dönem fragmanına ayırmış serimiz bu şekilde bitti. Benim görüşlerim bunlar. Umarım bir daha film promosyonu için event yapmazlar da böyle bir “şey” okumak zorunda kalmayız.

MERAK BONUSU : Donsuz Hulk

hulk_pants

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel1 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba4 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba4 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba6 gün ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba