Connect with us

Bomba

Conan: Exiles Early Access İncelemesi

Yayınlandı

on

Bir çölün ortasında, açlıktan başınız dönerken, susuzluktan dudaklarınız paramparça olmuşken hayal edin kendinizi. Ellerinizde ve bileklerinizde uzun çiviler sizi asıldığınız çarmıha sabit tutarken acıdan uyuyamıyorsunuz. Birden kum fırtınasının içerisinden biri geliyor. Önce bilmiyorsunuz dost veya düşman olduğunu, ta ki sizi çarmıhtan indirmeye başlayana dek.

Sizi indirdikten sonra gidiyor Conan, anladığım kadarıyla Stygia rahipleri ona bu görevi güzel bir maaşla vermiş olacak ki, sürgün diyarının civarlarında dolaşıp çarmıhta olan herkesi salıveriyor. 

Herkese merhabalar sevgili dostlar. Conan: Exiles’a bir inceleme yapalım istedim. Çok lafı dolandırmadan konuya dalıyorum.

Conan Exiles bir hayatta kalma oyunu. Hayatta kalma oyunları bilmeyenler için, belli bir insan için yüksek derecede zararlı ortamda hayatta kalma mücadelesinin içerisine oyuncuları atar, onlara sınırlı kaynaklar verir. Oyuncular hayatta kalmaya çalışır, diğer oyuncularla ateşkesler, yağmalar ve bilumum insanlığın içindeki vahşeti yaşatan akla hayale gelmeyecek şeyler yaptırır. Genelde bu oyunlar zombili post-apokaliptik evrenlerde geçer. Hemen şimdi şunu söyleyeyim, zombili evrenler bir an önce bitmeli. 

Conan: Exiles, burada çok mantıklı bir hareket yaparak, daha doğrusu Funcom çok mantıklı bir hareket yaparak oyunun evrenini Hyborea olarak seçmiş. Bilmeyenleriniz için Hyborea dünyanın pangea olduğu zamanlarda geçen bir “tarihi” evren. Demir ve Bronz çağlarını aşmış ama henüz ilk çağda olan bir evren var elimizde ve herhangi bir ortama sıkıştırmasanız bile zaten evrenin kendisi bir survival temalı bir kurgu. Ayrıca çok detaylı ve karanlık, okuması da, izlemesi de oldukça keyifli bir evren. Yani hayatta kalma oyunları için çok uygun bir ortam ve çok doğru bir karar.

1b0b05_9aca3c013d1b46428755f1d792683db7-mv2

Çok detaylı ve karanlık bir hikayesi olan bir evrende yaptığınız oyunda hikaye olmazsa olmaz. Burada gene Funcom’u takdir etmek istiyorum. Hikaye hayatta kalma mücadelesinin hiç önüne geçemeden, onu destekleyerek gelişiyor. Etrafta bulduğunuz günlüklerde veya konuştuğunuz NPClerin anlattıklarıyla öğreniyorsunuz her şeyi. Bazen sadece ortamı, temayı güçlendiren metinler bulurken, bazen bulunduğunuz sürgün topraklarının geçmişi hakkında bilgiler ediniyorsunuz. Tabii oyuncular bunları toplarken kafanızı kendilerine bir hatıra olarak almazlarsa.

Oyunda PvP ve PvE serverları mevcut. Hatta RP serverları bile var. Şunu kabul ederek başlayalım, hayatta kalma temalı oyunlar, oyuncuyu oyuncuya karşı koymazsa gerçekten keyifli değiller. Burada oyunun “eksik” kaldığı bir nokta çıkıyor. Yalnız başınıza oyundan keyif almanız PvP serverlarında mümkün değil. Beni yanlış anlamayın, bu benim gözümde kötü değil, hatta çok iyi bir özellik. Bilindiği üzere insanlar bütün medeniyetlerini yalnız kalmamak, iş bölümü yapmak üzerine kurdular. Yalnız oyunda tek iseniz, gerçekten canınız sıkılabilir. O yüzden tavsiyem serverlara girmeden, çünkü server içerisinde olası hırsızlığa karşı büyük bir şüphe var, forumlar üzerinden kendinize oyunu beraber oynayacak insanlar edinmeniz. 4-5 kişilik ufak klanlar olduğu zaman oyun gerçekten keyif bakımından seviye atlıyor ve yapımcının bunun bu şekilde olmasını istediği aşikar. Pek tabii, gizli bir yere ufak bir üs kurup tamamen başka oyuncuların emeğini çalarak, gerek kamplarından gerek yolda koşan oyunculardan, tek başınıza barınmanız mümkün ve bunu sevenlerde kesinlikle dışlanmış değil, ama bundan keyif alanların sayısı bir hayli az.

Tam burada üs veya ev, veya barınak konusundan bahsetmek mantıklı olacak. Oyun size hayatta kalma ortamının yanı sıra büyük bir inşaat simülatörü olarak sunuyor kendini. Biraz üzerinde çalışırsanız hem işlevsel hem de güzel görünen binalar yapabiliyorsunuz. Tabi PvP serverlarında işlevselliğin fazlasıyla ön planda olması çok şaşırtıcı değil, ve tabi ki bu gene kötü bir şey değil.

Bir sonraki paragrafa geçmeden oyunun henüz erken erişim aşamasında olduğunun, düzenli güncellemeler ile geliştirildiğinin, sürekli yeni şeylerin eklendiğinin ve eklenmeye devam edeceğinin altını çizmezsem olmaz. Bütün bu yapılacakları yaptınız, haritanın her yerini keşfettiniz. Kendinize hem güzel görünen işlevsel olan bir kale kurdunuz, bu kaleyi sizin üretiminizi geliştirecek ve siz online değilken savunacak kölelerle doldurdunuz. Şimdi ne yapacaksınız ?

Conan-Exiles-War-Machine

Oyun erken erişime girdiğinde bu konuda size çok bir olanak vermiyordu. Ya bulunduğunuz server’ın herkesi ve her bir bireyi canından bezdirene kadar yağmalayacak ya da keşfetmesi en zor olan bölgelere dalacaktınız. Bu ikisi de oldukça zordu. Yeni gelen güncellemelerle bu sorun biraz hafifletildi. Funcom oyuna düzenli olarak zindanlar ekleyeceğini beyan etti, ve ilk zindan hali hazırda oyuna eklendi. Bu zindanlarda hem hikaye hakkında yeni bilgilere erişilebilecek, hem de üretmesi çok zor olan kılıç, zırh gibi eşyalar için gereken özel malzemeleri toplayabileceğiz. Bunun haricinde oyuna kuşatma silahları eklenecek. An itibariyle oyunda mancınıklar var. Bunun haricinde başka silahların da olacağından hiç şüphemiz yok. Oyunda girilmesi çok zor olan üsler var, bunlar genelde yüksek bölgelere kurulup, çıkılması imkansız hale getirilerek yapılmış oyuncu üsleri. Mancınıklar bunlara girmenize izin vermese bile en azından hasar vermenize olanak sağlıyor. Umuyorum ki merdivenler veya kuşatma kuleleri ile bu sorun iyice ortadan kalkacak ve yüksek yerlerde üsler saldırılması imkansız yerler olmaktan çıkıp taktiksel avantaj sağlayan yerler olacak.

Kuşatmalardan bahsetmişken dövüş sisteminden bahsetmezsek olmaz. Dövüş sistemi, şu an için yeterli değil. Keyifli fakat belli silahların bariz üstünlük vermesi şu an için her silahın kullanılmasının önüne geçiyor, fakat denge sorunu için atılmış adımlar var ve oyunun asıl çıkışına kadar bu sorunların çoğu çözülecek.

Gelecekte bize vaat verilen pek çok farklı özellikte var. Şu ana kadar Funcom söz verdiği her şeyi eksiksiz ve fazlasız gerçekleştirdi, ve bu güven verici bir şey. Ekleyecekleri her şeyi tam söyledikleri şekilde ekleyeceklerini düşünüyorum. Oyun asıl çıkışını yaptığı zaman tekrar incelemeye alacağım, şu an için keyifle sürgün diyarlarda çatışıyor olacağım.

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba