Connect with us

Bomba

Inhumans vs X-Men: Emma Frost’un Bitişi ve Mutantların Başlangıcı!

Yayınlandı

on

Bu yazıyı, IvX’in son sayısını henüz bir saat önce okumuş, hala karışık duygular içerisinde olan bir okur, fan olarak yazıyorum. Başından itibaren aşağı yukarı bütün sayılarını haftalık incelemelerde yazmıştım. Malumunuz, Death Of X sonunda Terrigen bulutlarından birinin Cyclops –görünümlü Emma- tarafından yok edilmesi, aslında Terrigen zehirlenmesinden ölen Scott’ın mirasını yerine getirmek için bütün dünyanın zihninde yarattığı Cyclops’un Black Bolt tarafından öldürülmesinden sonra bu savaş bekleniyordu. Açıkçası Death of X’deki o muhteşem tvistten sonra aynı ekibin yapacağı bir savaş serisinden beklentim yüksekti. Hiç değilse çok tepki çeken Avengers vs X-Men’den daha iyi olacağına inanıyordum. Nitekim öyle de oldu. Motivasyon hatası olmayan bir savaş izledik altı sayıda. Yaşlı Hank McCoy’un Mutant komitesine hali hazırda geçtiği her yerde türlerini zehirleyen Terrigen bulutunun genişlemeye başladığını ve iki hafta içerisinde tüm atmosferi kaplayarak dünyadaki bütün Mutant nüfusunu yok edeceğini söylemesi üzerine ta Cyclops’un ölümünden beri elinde bir savaş planı olan ve başını Emma Frost, Storm, Magneto, genç Hank Mccoy ve Rogue’un, yani halihazırdaki bütün Mutant liderlerinin çektiği ekip herhangi bir pazarlık çabasıyla vakit kaybetmeden Inhumanlara savaş açarlar.

harbiden de hikaye boyu zihnini kontrol etmediği bir lockjaw kaldı neredeyse

harbiden de hikaye boyu zihnini kontrol etmediği bir lockjaw kaldı neredeyse

Plan özünde basit, ama detayları dahiyanedir. Magneto tek başına Crystal-Gorgon ekibinin gemisini indirir, Magik limboya hapseder. Emma, Dazzler’ın yardımıyla Black Bolt’u indirir –çünkü Black Bolt’un panzehiri Dazzler’dir , sesi emip geri uygunca iade eder- Magik onu da Limbo’da bir cihaza yerleştirir, Jean Grey, Cuckoos ile beraber Karnak’ın zihnini sonsuz kapsamlı bir mental labirente yerleştirir ve Fantomex hepsini birden kendi yarattığı sanal dünyanın içine saklar. Lockjaw’ı da E.V.A’nın içinde uyutur, geri kalan Mutantlar da New Atillan’a saldırır. Magik tuttuğu Inhumanı limboya atar. Magik Turizmin sayın yolcuları, hikayenin bu giriş, yani taarruz kısmı bence muhteşemdi. Üzerine çok uğraşılmış, çok iyi detaylandırılmış, karakterlerin güçleri ve davranışları çok güzel özetlenmişti. Bütün bunların sonundaki plan ise Forge’in yaptığı bir makine ile bulutu çekip kristalize etmek, yani yeni Inhumanların (nuhuman) sonu. Ancak plan ilk aşamada çok başarılı ilerleyip, bütün büyük aktörler yavaş yavaş devre dışı kalsa da hesaba katılmayan nuhumanlar Iso ve Inferno oyunu bozar. New Atillan’daki işgalden kaçmayı başarırlar. Inferno kendini Logan’ın önüne atarken Iso Forge’un yaptığı makineyi imha eder. Bu kısmı bence hikayedeki ilk zayıf noktaydı. Bu kadar detaylandırılmış bir saldırı planından sonra Forge’in Iso’yu ilk gördüğünde vurmaması hatta üzerine cihazın havalandırmasının nerede olduğunu ağzından kaçırması, Iso’nun gözgöre göre makinayı imha etmesi filan. Meh. Ama kredisi yüksek bir seriydi benim için ve ucuz bir hamleyle de olsa hikayeyi nispeten iyi bir yere bağladı.

Neden iyi, çünkü eğer biri makineyi de durdurmasa IvX Mohaç meydan muharebesi gibi daha ikinci sayıdan bitecekti –ki bence olması gereken de oydu denk güçler değiller de neyse- Bu noktadan sonra hamle yapma sırası Inhumanlara geçer, maç uzar, önce Karnak kurtulur sonra Inhumanlar Limbo’daki kafesten çıkarak Black Bolt’u bulurlar. Başında Havok’un beklediği bir makinaya bağlanmıştır uzun süredir taçsız kalan kral ve Havok istediği zaman öldürebilecek noktadadır. Ancak öldürmez, her halükarda Limbo’dan çıkamayacaklarını varsayar ve çıksalar bile bağlı olduğu makine sebebiyle sesini kaybetmiştir Blackagar. Ve kardeşinin intikamı, Alex Summers için bir kişinin ölümüyle alınabilecek kadar basit değildir. Burada dikkat çeken başka bir detay, Havok’un ilk Medusa ile karşılaşmasında söyledikleridir:

“Mesele Terrigen meselesi değil, mesele Mutant-Inhuman meselesi de değil, her şey aslında Scott ve Emma ile alakalı.”

Bu sözler beşinci sayıdandı ve bugün yayınlanan final sayısı öncesi müthiş bir soru işaretiyle bırakmıştı bizi. Belli ki Emma’nın diğer Mutantlardan farklı bir planı vardı ve Death Of X’in sonunda gördüğümüz deliliği buraya da taşmıştı. Bütün bunlar olurken bir ilginç gelişme daha yaşandı. Mosaic, Magneto ve Cyclops’un kafasındayken mutantların neden saldırdığını, meselenin ne denli ölüm kalım meselesi olduğunu anlar ve Forge’i esir tutan genç nuhumanlara anlatır. Savaşın moral tartışması bu noktada Khamala’nın sözleriyle zirveye çıkar: ”Bu savaşta iyiler kim?” Ancak genç nuhumalar daha hızlı bir şekilde sonuca gider ve Mutantlara hak vererek Forge ile beraber baştan daha portatif bir makine yaparlar ve sonuç olarak Mutantların yaşamları için yeni Inhumanlardan vazgeçerler. İki tane kahraman grubunun savaşı açısından daha güzel bir özet. Karşılıklı siyah ve beyaz noktaların daha saf, günahsız bir toplam tarafından gri bir alanda buluşması ve sonuç alınması. Ancak bir Disney animasyonu izlemiyoruz, dolayısıyla her şeyin toz pembe çözülemeyeceği belliydi, ancak ne derece sertleşeceğini kimse tahmin edemiyordu. Ve hakikaten de Lemire ve Soule, belki üzerine çokça konuşulacak ve elbet herkesi tatmin etmeyecek bir final yazdılar.

Peşinen söylemek gerekirse, ilk beş sayıdakini belki onla çarpacak kadar çok iyi bir savaş izledik final sayısında. Her şeyin çok hızlı geliştiği, bütün askeri hamlelerin, beklenen karşı karşıya gelişlerin sonuçlandığı soluksuz bir çarpışmaydı. Limbo’dan kurtulan Inhumanlar, New Atillan’ı X-Men kuşatmasından kurtarmak için döner ve çarpışma başlar. Emma, Johnny Storm’un zihnini ele geçirip Medusa’ya, Cuckoos da nuhumanların zihnini ele geçirip mental savunması olan Inhumanlara saldırtır. Bu olurken Emma ve Cuckoos’un siz nesiniz diye sorması ve zihin kontrolündeki Johnny Storm ve Nuhumanların “BİZ, SİZİZ!” deyişi tüyler ürperticiydi. Savaş büyük ölçüde Mutantların üstünlüğünde gider, hatta bunun farkına varan Reader, Medusa’ya çekilmelerini söyler ancak Medusa intikam ateşiyle yanmaktadır. Psylocke, Logan ve Laura’nın Medusa, Mcgee ve Reader’i sıkıştırdığı sahne muhteşemdi ancak kısa sürdü. Ahura Ennilux ile gelerek savaşı dengeledi ancak tam o sırada Moon Girl Medusa’yı bulup Mutantların neden saldırdığını anlatıp Terrigen bulutunu yok edecek cihazın kumandasını verdi. Iso herkesin beklediği eğer pazarlığa gelseler kabul edecek miydin sorusunu sorarak savaşın meşruiyetini sağladı ve Medusa belki Inhuman tarihinin en büyük fedakarlıklarından birinde bulunarak cihazı aktive etti. Bulut yok oldu ve tam savaş bitti dediğimiz anda hikayenin en çok tartışılacak kısmı başladı.

sekiz aylık çile bitti

sekiz aylık çile bitti

Emma sonuçtan tatmin olmamıştı ve Inhumanlardan Cyclops’un intikamını almak istiyordu. Ancak tam o sırada genç Cyclops aslında yaşlı versiyonunu Black Bolt’un değil, Terrigen zehirlenmesinin öldürdüğünü söyledi ve Emma, X-Men üyelerinden gelebilecek tüm desteğini kaybetti. Bu noktada yaptığı hamleler de söyledikleri de kendisiyle ne kadar uygun tartışılır. Evet, sıyırmış bir Emma’dan bahsediyoruz, yani bir stratejik dehanın, müthiş bir zekanın mantık çerçevesinden çıktıktan sonra yapabileceği korkunç şeyler olabilir. Ama Inhumanlara Mutantlara edilenleri hatırlatan türden hakaretler etmesi ve hepsinden de öte… GÖKTEN INHUMANLARI ÖLDÜRMEYE PROGRAMLANMIŞ SENTİNELLER İNDİ! Evet burası artık ne derseniz diyin mantık çerçevesinin sınırlarını biraz aşan bir noktadaydı, Emma Forge’un zihinini kontrol ederek bu makineleri yaptırmış Forge farkında olmadan. Yani nasıl’ı okey de, nedeni biraz bulanık sanki. Evet, Emma’nın mutlaka bir acil durum planı olacaktı, evet tabii ki barışçıl bir çözümden tatmin olmayacaktı ancak bu kadarı biraz abartılı gibiydi.

Tüyler diken

Tüyler diken

Ki unutmadan, henüz daha Ennilux gelmeden önce süren savaşta Emma Elmas halinde Black Boltun göğsünden kolunu geçirdi (arkasından insan üstü hızıyla yaklaşan Bolt’u fark edip saniyesinde elmas haline dönmesi, daha sıfırıncı sayıda uçurumdan atlayarak yaptığı antrenmanları açıklıyor, teşekkürler her detayı birbirine bağlayan Lemire-Soule ikilisi) yani zaten eyvallahı olmayacağını biliyorduk ama bu biraz Avengers vs X-Men’den kalma herkes barışsın tüm günahı bir kişiye yükleyelim herkes sıyrılsın mantığının çok abartılmış haliydi ki bu noktada artık hikayenin asıl anlatıcıları olan Lemire ve Soule’in elinden çıkıp editörlerin gelecek tasarruflarıyla şekillendiğini düşünüyorum. Yani Mutantların temiz bir başlangıca ihtiyacı vardı dolayısıyla aralarındaki tabiri caizse koyu gri karakterlerden komple sıyrılmaları yan yana duramayacak bir hale gelmeleri gerekiyordu ve bunu da Emma üzerinden yaptılar. Ancak dediğim gibi bu noktada Emma’nın davranışları deliliğin ya da hiçbir zaman kaybetmediği kötülüğün ve rövanş duygusunun dışında bir çizgiye geldi. Sentineller geldikten sonra Medusa’ya dönüp, “Sentineller Mutantları öldürmek için tasarlanmış cihazlardır ancak birkaç değişiklikle hedeflerine Inhumanları alabilirler ve sonuçta ikimizin türleri arasında çok da bir fark yok” dediği zaman, üzerine düşünülecek çok fazla şey çıkıyor. Yani evet bir yanıyla Terrigen dünyaya yayıldıktan sonra yeni yeni ortaya çıkan nuhumanlar da Mutantların çektiklerini çekebiliyor. Ve baskı altındaki bir türün çektiği işkenceyi tehlike anında başka bir türe uygulaması da çirkin de olsa imkansız değil. En basitinden şiddet gören bir çocuğun şiddete meyilli olması ya da toplama kamplarına büyüyen bir Magneto’nun Genosha’da insanları toplama kamplarına alması gibi. Ancak Emma Frost ne o dayak yiyen çocuk ne de toplama kamplarındaki Magneto. Evet birçok Mutantın katliamını en son da aşkı Cyclops’un kollarında ölümü bütün bunlar bir şey biriktirmiş olabillir ancak bütün sorunlar çözüldükten sonra kalkıp Sentineller ile gelmek, Mutantların tarihindeki en kötü simgelerden birini alıp başka bir türe yöneltmek, biraz fazla gibi. Ki, Mutant-Inhuman karşılaşmasının aksine savaşı başka bir boyuta taşıyor ve Sentineller Ennilux’a saldırıp içindeki yüzlerce Inhumanı öldürüyor. Bütün bunlar olurken Magneto’nun da Emma’nın yanında olduğunu görüyoruz ve hatta “Emma was right” cümlesini de duyuyoruz ancak hemen akabinde Magneto’nun da Emma’nın kontrolünde olduğunu öğreniyoruz o sırada. Bütün bunların üzerine Mutantlar ve Inhumanlar birleşip Sentinellere karşı savaşıyor, Logan Inferno’yu kurtarıyor ve biz bu aksiyonlarla beraber Resurrectiona giden yolda X-Men’in temellerindeki “iyi” faktörünü tekrar hatırlıyoruz.

hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye mesajı da verildiğine göre ben çıkıyorum

hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye mesajı da verildiğine göre ben çıkıyorum

Çözüm ise Medusa’nın, yanında sadece Sentineller olan Emma’ya saldırışıyla geliyor. Elmas halindeki Emma’yı öldürecek mi diye beklerken son anda Havok Medusa’ya saldırıyor, nasıl olduğunu bilmediğimiz bir şekilde Emma ile beraber ışınlanıyor ve savaş sonlanıyor. Açıkçası Sentinellerin savaş alanına girişinden finale kadarki kısım her ne kadar her şey ihtimal dahilinde de olsa biraz fazla uçuk ve kısır. Kısır diyorum çünkü bir yerden sonra her şey zihin kontrolü ya da makinelerle gerçekleşiyor ve hepsinin sorumlusu tek bir kişi.

Emma’nın hakkı yendi diyemeyeceğim, neticede yapabileceklerinin sonu olmayan bir karakter ve bunca Sentineli karşılayacak kadar da parası da var (inşaat seyreden yurdum insanı mode off). Ancak bir karaktere bunca rol yüklenmesi, tuttu diye karanlık ve sıyırmış yanları bu kadar fazla ve adeta Batmanvari her şeye korkutucu şekilde hazırlıklı bir Emma, bir noktadan sonra karakter gelişiminden kopabiliyor. Dediğim gibi, X-Men’in geleceği açısından stratejik bir hamle çünkü bahardan itibaren artık klasik süper kahraman motivasyonları ve metodları olan Mutantlar göreceğiz dolayısıyla içlerindeki şeytandan tamamen sıyrılmaları lazımdı. Ama bu hikayenin akışını bozmayacak, uçuklaşmayacak şekilde olamaz mıydı? Belki de olamazdı. Belki de son on seneki Mutant hikayelerinin kaderi budur. Ticari kaygılar hiçbir zaman hikaye anlatımının kalitesiyle tamamen uyuşmaz genellemesinde bulunabiliriz artık içinde X geçen hikayeler için. House of M, Avengers vs X-Men Mutantları geri plana ve sorgulanan bir pozisyona itme kaygısıyla yönlendirilmiş, ticari kaygıların gölgesinde hikayelerdi. Bu yüzden birçok açıdan sorunlu bir akış ve moral altyapı vardı. Inhumans vs X-Men ise bunun tersi kaygılarla, X-Men hikayelerini tekrar düze çıkarmak için yazılmıştı ve olumlu da olsa yine ticari kaygılar vardı, bu da hikayeyi finalde bence baltalayan bir etken oldu. Ancak bütün bunlara rağmen soluksuz bir hikayeydi, bu açıdan asla AvX ile bir tutulamaz. Bunun yanında Emma Frost ölmedi, X-Men editörleri son röportajlarında kendisi için önemli planları olduğunu söyledi, dolayısıyla diğer X-Men karakterleri savaş baltalarıyla beraber bu altı sayıda olan biteni gömse dahil, her şeyden önce bir hatırlatıcı olarak devam edecek Emma, bu bir X-Force serisiyle olur, yeni bir Brotherhood Of Evil Mutants serisiyle olur, tahmin etmediğimiz kadar zekice bir pozisyonda olur. Ancak bu hikaye, finalindeki uçukluklarıyla beraber X-Men’in yeni döneminde de etkisini sürdürecek, Mutantlar biz artık tertemiziz mesajı verse de gökten inen Sentineller hatırlanacak ve belki de tekrar yeryüzüne uğrayacak. Bunları bilmiyoruz henüz. Tek bildiğimiz Medusa ve Black Bolt’un dünyayı terk ettiği, New Atillan’ın yüzyıllar sonra demokrasi ile yönetileceği ve başka bir uçuk nokta olan, Emma Frost’un saklandığı yerde kendine Cyclops’un son X maskesinin bir başka uyarlamasını yaptığı..

bu maske oldu mu şimdi, hiç emin olamıyorum (bkz. Judge Dredd)

bu maske oldu mu şimdi, hiç emin olamıyorum (bkz. Judge Dredd)

Evet, belli ki Bendis’in AvX sonrası yarattığı ve çok tutan devrimci Cyclops figürü, Emma üzerinden ve daha tehlikeli, daha siyah tonlarla sürecek. Ancak nereye varacak bilmiyoruz. Dolayısıyla Inhumans vs X-Men serisi, başlıkta da vurgulamaya çalıştığım gibi tüm Mutantlar için arınma ve cehennemin dibinden (evet Limbo şakası, vurmayın) gün ışığına çıktığı, Emma’nın ise daha da karanlıkta, daha da perde gerisinde bütün Marvel evrenini yeni sürprizlere hazırladığı bir dünyanın kapılarını açtı bize, uçuk bir finalle de olsa, güzel günlerin ipucunu verdi.

Siz de hikaye hakkındaki görüşlerinizi yazın, yorumlarda buluşalım, çizgi romanla kalın!

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba