Connect with us

Bomba

İyisiyle Kötüsüyle #1: Dexter

Yayınlandı

on

Malumunuz olduğu üzere piyasada çokça dizi var, her birini teker teker takip etmek elbette ki imkansız. Bundan dolayı da çok ön plana çıkmayan, sosyal medyada kendine çokça yer bulamayan bazı efsane dizileri zaman zaman gözden kaçırdığımız oluyor. Hepimizin bir dizi tavsiye fasilitesine ihtiyacımız var.

Bunun yanı sıra ben de dahil bazılarımız için dizi izlemek haftada bir ekran başına geçilerek yapılan bir eylem değil. Zaman zaman bir diziyle uzun ve kesintisiz vakit geçirmek, hayatımızın bir kısmını bir diziye vakfetmek, yatıp kalkıp bir diziyi izlemek istiyoruz. İşte tam bu noktada dizilerle ilgili tercihlerimiz biraz değişik oluyor. Dizinin bizi kendine bağlamasının sürüklemesinin yanında iyi kötü bir final de yapmış olması gerekiyor. Yani durduk yere hikayenin ortasında kesiliveren, iptal edilen bir dizi kadar tat kaçırıcı pek az şey vardır şu hayatta.

İşte ben de hem bir oturuşta sezon arası, iptal olma korkusu yaşamadan dizi izlemek isteyenler için hem de eski dizileri hatırlatıp nostalji yaratmak “yaaa ne izlerdim zamanında” dedirtmek için İyisiyle Kötüsüyle isimli bir seriye başlama kararı aldım. İyisiyle Kötüsüyle serisi isminden de anlaşılacağı üzere dizileri övme ya da yerme derdi olmaksızın inceleyecek, size yayınlanmış bitmiş dizilerden bahsedecek bir köşe olarak buralarda bulunacak.

dexter-wallpaper-9

Köşemizin ilk konuğu Dexter arkadaşlar. Jeff Lindsay’in Darkly Dreaming Dexter (Türkçe’ye üç d kuralını bozmamak için Delirtici Düşlerin Dexter’ı olarak çevriliyor) kitabında yarattığı, dizi dünyasına adını altın harflerle yazdırma fırsatını son anda tepen, çağımızın en sempatik seri katillerinden Dexter Morgan.

Her şeyiyle tuhaf bir dizi Dexter. Tuhaflık elbette ana karakter ile başlıyor. Henüz bebek yaşta annesinin elektirikli testere ile doğranışına şahit olan Dexter Morgan bir polis memuru tarafından evlatlık alınıyor. Dexter’ın içindeki öldürme iç güdüsünü erken yaşlarda farkeden babası bu içgüdünün engellenemeyeceğini fakat doğru yönlendirmeyle işe yarar hale getirilebileceğini anlayınca oraya bizim karakterimiz, dünya tatlısı seri katilimiz Dexter çıkıyor.

Dexter sadece kötü adamları öldüren bir seri katil, iki binli yılların modası olan anti kahramanların en güzel örneklerinden biri. Kesinlikle iyi bir adam değil, ama kötü olduğu da kesinlikle söylenemez. Dexter geceleri naylonlarını, eldivenlerini falan alıp adam öldürmeye gidiyor eyvallah ama kendisi sabahları Miami polisinde kan analizcisi olarak katillerin peşine düşüyor. “Akşam seri katile dönüşüp sabah katillerin cezalandırılmasına yardım eden adam” konsepti özünde büyük bir kara mizah damarı barındırıyor farkındayız. Dexter’ın senaristleri de farkında ve bu kara mizah damarını leziz bir şekilde değerlendiriyorlar.

Dizi boyunca bir taraftan Dexter’ın işlediği ya da işleyeceği cinayetleri gözlemliyor, onunla heyecanlanıp onunla geriliyoruz, öte yandan da her sezonun ana konusunun ustalıkla dönüp dolaşıp Dexter’ın olgunlaşmasına, karakterine, karanlık yolcusuna nasıl etki ettiğini görüyoruz. Michael C. Hall da sağolsun elinden geleni esirgemiyor belki televizyon tarihinin en başarılı oyunculuklarından birini sunuyor bize.

dexter11

Yardımcı karakterler de çok tatlı, çok doyurucu bir seyir sunuyorlar dizide. Vince Masuka’dan Debra Morgan’a tüm karakterler çok iyi yazılmış bir şekilde karşımıza çıkıyor. Karakterlerin birbiriyle ilişkileri, Dexter ile ilişkileri, kendi iç dünyaları çok güzel örülüp zaten güzel yazılan ve güzel oynanan karakterin etrafına bir gerçekçilik halesi konduruyor.

Olayların merkez üssünün Miami olması da diziyi alışageldiğimiz polisiyelerden farklı bir noktaya götürüyor, dizinin içeriğinden tonuna kadar bir çok şeyi değiştiriyor. Klasik New York merkezli polisiye dizilerin aksine Dexter kısa kollu renkli gömleklerle işe gelip mesai bitiminde sahil kenarındaki barlarda otantik kokteyller içen, latin görünüşlü, latin tabiatlı kişiler koyuyor önümüze. Ortamda bu kadar latinlik olunca elbette kasıntılıktan ziyade samimiyet ile karşılaşıyoruz.

Bu kadarına bakınca diziyi izlememek için bir sebep göremiyor gibiyiz. Hatta hiç izlememiş olanlarımız şu an girip kaç sezon acaba diye bakmaya bile başlamış olabilir fakat dizi ne yazık ki devamlı bu kadar mükemmel şekilde gitmiyor. İlk dört sezon boyunca dizi bizi diken üstünde tutmayı, diğer bölümü de izlemek için yalvaracak hale getirmeyi başarabiliyor. Dördüncü sezondan sonra izleyici “ee abi bu sene de Dexter birini kafaya takacak, birkaç cinayeti işlerken yakalanmaktan kıl payı kurtulacak, Debra, Batista efenime söyleyeyim Dexter’ın içsel yolculuğu, ana kadrodan birinin beklenmedik ölümü olur belki falan derken güzel güzel izleriz.” kıvamına geliyor. son iki sezonda ise dizi hep aynı şeylerin tekrarı oluşu insanın gözüne daha bir batıyor.

Son sezon ise artık efsaneleşmiş bir dizinin  efsaneleşmiş finali olması gerekirken rezalet bir şekilde gelişmesi ve bitmesiyle damaklarda rezil bir tat bırakıyor. İzleyicileri üzüyor, hırpalıyor, adeta  hayalleriyle oynuyor.

dexter-1

Özetle: Dexter kesinlikle kötü anılacak bir dizi değil. Zamanının şartlarını göz önünde bulundurursak çok yenilikçi, ilk sezonlarıyla çok efsanevi bir dizi diyebiliriz gönül rahatlığıyla. İzleyicisini tuhaf etik problemlerle başbaşa bırakmayı, tartışılmaz olarak görülen bazı kavramları tartışmaya açmayı pek güzel beceriyor sağolsun, fakat bir süre sonra otomatiğe bağlıyor dizi. Yine de izlenmeyecek hale gelmiyor sadece eskisi kadar heyecan verici bir deneyim sunmuyor Dexter. Esas izlenmeyecek kısmı son sezonu, özellikle final bölümü.

Bu yazıyı okuyup Dexter izlemeye karar verirseniz, benden size tavsiye, muhakkak diziyi izleyin, son sezonu lütfen izlemeyin. Kendiniz başka bir son yazın ve ona inanın mesela. Dizinin kurgusundan tamamen bağımsız bir şekilde Miami’ye atom bombası düştüğünü ve bütün kadronun buharlaşarak öldüğüne inandırın kendinizi. Daha az canınız acır.

En yakın zamanda başka bir iyisiyle kötüsüyle köşemizle birlikte olmayı umuyor, Dexter ile ilgili yorumlarınızı, hatırladıklarınızı, unutamadıklarınızı yorumlara yazmanızı bekliyoruz.

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba