Connect with us

Bomba

KaraBüyücü Orijinal serisi 3. ve 4. Bölüm: KAN VE GÖZYAŞI

Yayınlandı

on

Serimizin ilk iki yazısına Bölüm1 ve Bölüm2 olarak ulaşabilirsiniz. 

KAN VE GÖZYAŞI

“Ne yani, böyle korkunç bir Dünya’nın bir de cehennemi mi var ?” – J.Albert

2007, Sonbahar

Dün gece, saat iki sularında insanlık bir neferini daha cahillik zehriyle kaybetti. Tarihin herhangi bir döneminde, herhangi bir yerinde, bu cahillik denen şeyin şüpheyle müttefik olduğunda sonuç değişmiyor. 21. yüzyılın soğuk bir mevsiminde, daha önce aldatılan bir insana, karını biriyle görmüşler Mümtaz diye bir bilgi verildiğinde tarih tekerrür ediyor. Önceki ilişkilerinde de aldatılmış olan Mümtaz, kahve köşesinde aldığı bu lanet olası bilgi üzerine hiddetli bir şekilde evinin yolunu tutar. İki çocuk babası bu adam, karısına güveniyordur. Ancak şüphe bir kere kana karıştı mı geri dönüşü yoktur. Karısının gözlerine bakarak, nasıl sen biriyle mi görüşüyorsun diye soracaktır, bilmiyordur. Utanarak, korkarak, karısına o haysiyetsiz soruyu sorar. Direkt hayır yerine nasıl böyle bir şey düşünebilirsin cevabıyla karşılaşınca şüphe büyür. Cevap ver! Vermiyorum! Bak kadın! Görüşüyorum, çoğu geceler ona gidiyorum, bunu mu duymak istiyorsun!

Bazı şeylere “Neden?” sorusunu sorabilirsiniz. Çünkü her sonucun bir nedeni vardır. Bu nedeni öğrenmek, bir sonraki sonucun değişmesini sağlayabilir. Ancak ilk sonuç için çok geçtir. İki çocuk annesi kadının böyle bir cevap vermesi karakterinden dolayıdır. Yediremediği konularda alttan almaz. Bu özelliğini elbetteki biliyor Mümtaz. Leyla’sını tanımaz mı o? Gözlerini, aklını kör eden bu karşılık üzerine saçlarından tuttuğu gibi 16 yıldır deliler gibi sevdiği karısının kafasını kalorifer peteğine vurmaya başlar. Sevdiğine sayısız şiir yazan, dizlerinin üstünde sıradan bir evlilik teklifi yapan, onunla olabilmek için geçmişini karşısına alan Mümtaz, “Canım” dediği insanın canını alır. Şimdi,” Neden?” diye sorabilecek misiniz?

Öksüz kalan bu iki çocuğun adı tahmin ettiğiniz üzere Kenan ve Zeynep’tir. Babası hapise girdiğinden cenazeye katılamadı. Gerçi hapse girmese katılabilir miydi ki? Bu arada bazı babalar, çocuklarını haketmiyor. Annesinin öldüğünü kapının altından gelen kanla anlayan Zeynep, kanın ayaklarına değmesiyle gözyaşlarını tutamadı. Kan gölünün üzerine damlayan gözyaşlarına, Kenan şahit oldu. Sanırım siz hiç babanızı öldürmek istememişsinizdir. Kenan, bu yüzden acısını doğru düzgün yaşayamadı. Annesinin cenazesinde uzun süre kalamadı. Kız kardeşinin halini bile düşünmedi, düşünemedi. Abilik yapmalı, yasını tutmalıydı. Ama yapamadı. Koşarak uzaklaşmayı seçti. Daha 16 yaşındaydı. Ne bekliyorsunuz ki? Bu arada benden ne bekliyorsunuz? Mutlu sonla bitirmemi veya güzel hikayelere de değinmemi de istiyor musunuz? Ancak mutsuzluk, mutluluktan daha kalıcı etki gösteriyor. O kadar güzel anlar yaşamış bu ailenin çöküşünü anlatmayı uygun gördüm ben. Yine nedenini sormak isteyebilirsiniz. Ama ben cevaba sahip değilim.

Koşarken durmasına neden olan bu, nereye gidiyorum sorusu Kenan’ın ardına bakmasına da neden oldu. Ancak durmadı. Yavaş yavaş ilerleyen Kenan’ın son hatırladığı şey kara bir dumandı. Boş bir mezara düşen Kenan karanlıkta sürükleniyordu. Asırlardır o boş mezara kimsenin düşmemesi bir tesadüf müydü yoksa Kenan’ın kaderi miydi bilinmez. Bilmek bize düşmez. Karanlıkta bir silüet belirdi Kenan’a. Nun’un cılız bedeniydi bu yanlış hatırlamıyorsam. Çünkü mührü kıran Kenan, Raen olarak mezardan çıkmıştı. O toprak yığınından sıyrılan beden, ilk olarak kolunu gösterdi tabi. Bunu gören Nun, bitmeyen tükenmeyen acısını bir kenara bırakmalıydı, hemen! Sevdiğine kavuşmakta olan Nun’un altıbin yıllık hayatını anlatan şiiri Yhoren’den dinleyelim;

 

       “Ölümün söndürdü tüm ışıkları, hapsetti beni karanlığa,

       Gömün dedim nefes alan herkesi, küstürdü beni insanlığa,

       Susun dedim ve kulak verin, gülümsemem kaçıyor çığlık çığlığa,

       Pusun dedim ve bekleyin, mutluluğum dönüyor yalnızlığa.”

 

Bir anlık nefessizlik sonrası gördü onu. Gözleri mosmor, saçları bembeyaz o kızı. Korktu ama anında gördü ardındaki güzelliği. Aşıktı sanki. Onun için ölürdü. Ölmüştü gerçi ama yeni yeni öğreniyordu her şeyi. Yeni karakterini yeni hayatını. Bunlardan önce tek düşündüğü Nun’du. Ona sarılmak için harekete geçirmek istiyordu bedenini. Onu öpmek, sarılıp koklamak, yaşlanmak istiyordu. Gülümsemek istiyordu. Saçlarını okşamak istiyordu. Onu şımartmak istiyordu. İstiyordu. Hayatı istiyordu. Hak ettiğini düşündüğü hayatı. Ama bu o değildi. Bunu anlaması uzun sürmedi. 16 yaşında hissetmiyordu. Elleri onun elleri değildi. Boyu uzamıştı. Farklı hatıralar vardı beyninde. Birden olduğu yere çöktü acı çekerek. Elleriyle kendi saçına asıldı. Çığlık attı. Başındaki ağrı çok şiddetliydi. Beyninde gelgitler yaşıyordu. Kız kardeşini görüyordu. Sonra karşısındaki kızı görüyordu farklı zamanda farklı yerde. Ailesini görüyordu. Sonra Son Savaş’ı görüyordu. Okun önüne sıçrayışını hatırladı. Kız kardeşinin gözlerini gördü. Ağlayışını gördü. Sonra da aşık olduğu kızın gözlerini gördü, mezarının başında ağlayışını gördü. Ve gözleri karardı. Ağrı sona erdi. Bayılmasıyla birlikte… Kenan uzun süre gözlerini açamayacaktı. Beden uyandığında, gözlerini açan Raen’di. Kenan bir daha uyanmak istediğinde gerçek Raen ile savaşmalıydı. Ve buna hazırdı.

Bölüm 4 – Bir Beden, İki Kalp

Ak büyücü herkesin mutlu olacağı şekilde ayarlamıştı aslında büyüyü. Kardeşi Kara’nın müdahale etmesiyle bozulmuştu herşey. Çiçeklerin açmaması, güneşin doğmaması, insanların gülmekten mahrum bırakılması, çiftlerin birbirine nefretle bakması… Büyü tersine dönüp cehenneme çevirmişti Yhoren’i. Bugüne kadar…

Raen gözlerini açtığında Nun gülümsedi. Siz hiç aşık bir kadının gülümsemesine tanık oldunuz mu? Olmayan varsa kulaklarını iyi açsın. Kurak arazi canlanmaya, yeşillenmeye başladı. Ülkenin her yerinde önce goncalar belirdi sonra renk renk çiçekler açtı. Filizlenen toprak, yemyeşil yapraklı ağaçlar vermeye başladı. Bunları görmemizi sağlayan Güneş de bu mutluluğa sessiz kalamadı ve doğuda kendisini gösterdi. Bu anlattıklarım bir şairin dilinden, sevdiği kadına hediye ettiği metaforlar değil. Değil ama edilse isabetli olacağının göstergesiydi. Nun’un gülümsemesi Ak’ın yaptığı büyüden etkiliydi veya büyüyü eski haline çevirmişti. Camlara çıkan insanlar mutluluktan birbirine sarılıyor, kendilerini zaman kaybetmeden sokaklara atıyordu. Ölümsüzlük ile harmanlanan mutsuzluk büyüsü, yerini kısa ama anlamlı mutluluklara bıraktı. Birbirlerini çok sevdiğini hatırlayan insanlar öpüp kokladılar birbirlerini. Şahsen tatmadığım ve bu yüzden inanmadığım mutluluk duygusu, halkın arasına karışmıştı. Ama Nun bunların farkına bile varmadı. Havanın değişikliği, insanların sevinç naraları, etrafında beliren bitkiler umrunda bile değildi. Hareket edecek gücü, Raen takatsiz kalıp yere düşerken buldu ve yakaladı asırlardır mezarında beklediği sevgilisini. Şehrin merkezinde olan bu olaya herkes şahit oldu. “Uyanış” adını verdiler bu güne. Ve hep birlikte Nun’a yardım etmeye koştular. Raen’i alıp şifacıya götürdüler.

Kenan’ın uyandırdığı şeyler bunlarla sınırlı değildi ne yazık ki. Ve kimse olacaklardan haberdar değildi. İçeride savaşan iki insanı kaldıramayan beden zar zor gözlerini açtı. Kenan hala tutsaktı. Raen sevdiğini gördüğünde Yhoren’in şiirine karşılık verdi ve yankılandı tüm diyarda;

Gülüşün hayat verdi toprağa, çekip çıkardı beni yeraltından,

Peki ya ben;

Öldüm de cennete mi düştüm

Yoksa dirildim de sevdiğime mi kavuştum?

Ey beni sevdalımdan ayıran kader ,ben nasıl bir sevdaya tutuştum.

Nun atladı sevdiğinin üstüne ve sımsıkı sardı onu kollarıyla. İkisi aynı hissetmiyordu. Bir özlemle sarılıyordu diğeri ise şüpheyle. Şüphe duygusu yerini korkuyla dolu Kenan’a bıraktı. Bedeni ele geçiren Kenan, Nun’u bıraktı. Konuşmaya hazır değildi ama denedi.Derdini anlatacak kadar diyelim. Ben o değilim, benim adım Kenan, benim burada olmamam lazım benim kardeşime dönmem lazım,benim yapayalnız bir kardeşim var, BENİM GİTMEM LAZIM!

Nun’un gülümsemesi kaybolmuştu. Anlam veremiyordu çünkü bu oydu. Nasıl inanabilirdi o olmadığına. Mezar, o yüz, o bakışlar. Kimse inandıramazdı şu an onu.“A..Ama.. S..Sen..O..sun” dedi zar zor. En son ne zaman konuştuğunu kim bilir. Hayır değilim diyemeden aynada göz göze geldi yeni bedeniyle. İrkildi. Nun haklıydı. Elini yüzüne götürdü, kara gözlerinin yerini mavilikleri almış, sapsarı saçları ve bembeyaz bir teni vardı. Kenan değildi. Bu ben değilim dedi kendisinin bile zor duyduğu ses tonuyla. Etrafındaki insanlara baktı, BEN KENANIM! diye bağırdı. Ama değilim dedi kendi kendine. Daha 16 yaşındaydı. Böyle bir durumu kaldırmasını bekleyebilir miyiz?

Korkuyordu ama mutlu da hissediyordu. Üzgündü ama aşıktı. Ağlıyordu ama ilk defa yalnız değildi. Bu kısa hayatında hiç arkadaş edinmeyen Kenan, içinde dostluk hissediyor, kalbinde ise bir sıcaklık. Gözlerine korkuyla bakan o masum kızı çok sevdiğini anımsıyordu. Korkunun gücüyle bedeni almıştı ama yaptığının yanlış olduğunu düşündü. Kızın gözlerinde o yalvarış vardı çünkü. “Seni Seviyorum” der gibi bakıyordu ve karşılık almayı sonuna kadar hakediyordu. Bir etrafına bir de kıza bakan Kenan, dümeni bırakma kararı aldı. Ama tam o sırada Ak, odaya girdi. “Bugün elbet bir gün gelecekti. Bulunduğun beden sana ait değil, korkma. Korkması gereken bizleriz. Dağılın, dağılın dedim, kavuştuğunuz mutluluğu doya doya yaşayın. Fazla vaktiniz yok!”

—-2016—-

Abi? Dedi tekrar genç Kenan’a. Kenan geçmişten koptu ve kendine geldi. Kenan parayı aldı. Suratına bakmadan eve döndü. Hızlıca girdi apartmana. Koşarak çıktı merdivenleri. Bir yandan da anahtarını çıkarıyordu. Hemen açtı kapıyı, zor attı kendisini içeriye. Dizlerinin üstüne çöktü. Başını önüne eğdi. Uzun saçları kapatıyordu gözlerini. Ama biliyordum ki gözyaşı döküyordu. Önce sadece gözleri kızardı. Ama konuşmaya çalışınca hıçkırığa boğuldu. Titriyordu. Kolları önünde aciz biçimde duruyordu. Boynu eğikti biraz. Evet, tıpkı Allahın huzuruna çıkar gibi. Amacı buydu. Ama sustu. Son hıçkırığı içine çekti. Ayağa kalktı ve üzerindekileri çıkarmaya başladı. Düşüncesizce fırlatıyordu bi kenara. Banyoya ilerledi. Bir yerlere tutunarak ilerliyordu. Gözlerini tam açamıyordu. Zar zor görüyordu önünü. Kendini küvete bıraktı. Soğuk suyu açtı ve küvetin dolmasını bekledi. Beklerken susamadı;

“Yıllardır acıyı,soğuğu hissetmediğimi söylüyorum. Kendimi kandırıyorum, bunu biliyorsun. Farklı olmam gerektiğine inandım. Farklı olmalıydım çünkü. Oradaki insanlar mutluydular. Ben değilim. Şu an üşüdüğünde sevdiğine sarılıp ısınanlar var. Benim sevenim yok. Diğer insanlardan farkım bu ise, üşümemem gerekir. Evet, gerekiyor! Madem onlarla aynı mutluluğu paylaşamıyorum, diğer konularda da onlardan farklı olmalıyım! Madem mutlu olamıyorum, mutsuzluğu, acıyı hissetmemeliyim! Yanımda kimse olmayacaksa, hep yalnız kalacaksam, onu aklımdan çıkar! Onu özletme! Yanımda olmasına ihtiyacım olmasın! Eğer yanımda olmayacaksa ona ihtiyacım olmasın! Farklı olayım lan! İyi duyguları hissetmiceksem, kötüleri de hiss…”. Cümlesini bitiremeden hıçkırığa boğuldu. Yaratıcıyaydı isyanı. Geçmişineydi. Mecburiyetlereydi. Doğrulara, olması gerekenlere.. Gözlerini kapattı..

Sesleri duyan kardeşi Zeynep, banyo kapısına sırtını dayadı ve çöktü olduğu yere. “Abi” diye seslendi. Kenan şaşırdı. Zeynep uzun zamandır konuşmuyordu. Konuşma ihtiyacı duyuyordu belki de. Dedi ki;

Hayatın anlamını ben de kovaladım. Yakalar gibi olursun her seferinde kaçar. Engellere, duvarlara çarparsın. Çünkü kimse sana tamamen dürüst olmamıştır. Seven korkmuştur seni kaybetmeyi ve sevdiğini söyleyememiştir. Sevmeyen de korkmuştur kaybetmekten, söylemememiştir sevmediğini. Korku gölge gibidir. Karanlıktan korkmanın sebebi her yer gölgeymiş gibi gelir. Işığa hasret kalırsın. Aydınlıkta ise gölgeni arkanda bırakırsın. Korkundan biraz da olsa kaçabilirsin. Peki ya ışık karşıdan değil de arkadan vurursa? Yüzleşebilir misin gölgenle? Olduğun şeyle. Korkularınla. Pişmanlıklarınla. Öyle bir dünya ki bu bazen birine güzel bir şey söylersin, öyle bir tepki alırsın ki söylediğine, hissettiğine pişman olursun. Öyle bir dünya ki bu bazen birine kötü bir şey söylersin, yine suçlusu sen çıkabilirsin. Hayat seni isteklere, planlara, beklentilere sürükler ama hep gideceğin yol bellidir. Çünkü tabelalar asla değişmez. Biri öldüğünde tabeladaki nüfus sayısı bile değişmeyecektir. İnsan hayatının değersiz hissettirildiği bu günlerde hayatın anlamını ben de aradım. İronileri ve paradoksları buldum. Ve amacımdan sarptım bölündüm. Hayatın anlamını değil, “Hayat” ve “Anlam” kelimelerini kovalamaya başladım. Ama farkettim ki onlar kaçmadı. Ayrıyken kaçmadı. Hayatıma anlam katanları buldum. Onları kaybettim. Bencil olmadığımı düşünerek çıktığım bu yolda kendi hayatımdan başka bir şeye rastlayamadım. Çünkü kimse tam olarak dürüst değildi. Herkes hayatını ve anlamlarını gizliyordu benden. Korkunun hükmettiği günlerde, kimden gerçeği duyabilirsin? Kimden sevgiyi hissedebilirsin? Kendi gerçeklerinden kaçıp başkalarının yalanlarına özenen insanlarla kirlenip doluşmuş bu dünyada ne bulabilirsin?

Kenan duruldu. Gözyaşları, banyo suyuna karışmıştı bile. Bugün yılbaşı gecesiydi. Çoğu kişinin gözleri birkaç rakamda, bazılarının sevdiklerinde, bazılarının içki şişesinin dibinde. Kenan’ın ise randevusu ölümleydi. Yaklaşıyor. Bu güzel insanın dünyadan geçip gitmesine çok az kaldı. Size mutlu yıllar.

 

Okumaya Devam Et
1 Comment

1 Yorum

  1. Omayra May

    11 Ağustos 2017 at 12:51

    Alıntı yaptığınız J. Albert kimdir?

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba