Connect with us

Bomba

KARAYİP KORSANLARI SALAZAR’IN İNTİKAMI FİLM İNCELEMESİ – Kötünün İyisi!

Yayınlandı

on

Bazı filmler vardır ki, ilk filmi tutulur ancak ikinci filmi hiç sevilmez. Sevilse dahi üçüncüsü çekilir o da yerden yere vurulur. Ancak Karayip Korsanları’nın diğer filmlerden farkı, filmler geldikçe kalitenin ve sevilme oranının katlanarak artması olmuştur (Dördüncü filmi saymazsak). Bu yüzden Karayip Korsanları serisinin gönlümüzde ayrı bir yeri olduğunu söylemek abartı kaçmaz. Daha önce çok fazla denenmeyen bir yöntem ile korsanlık temasını karanlık ve mizah ile birleştiren film, başta tüm oyuncuların dahi inanamadığı başarıyı yakalayarak nasıl bir seriye dönüştüğünü adım adım izleme şansına sahip olduk. İlk filmden son filme kadar değişen çok fazla detay, çok fazla hikaye örgüsü, çok fazla karakter oldu. Değişmeyen tek şey ise elbette kaptanımız Jack Sparrow idi.

Burada filmi izlemeyenlere bir kıyak geçip filmin sonunda ekstra bir sahne olduğunu ve yazılar bitmeden kimsenin çıkmaması gerektiğini hatırlatarak SPOILER dolu incelemeye geçmek istiyorum.

pirates_of_the_caribbean_5_ending_explained

Başta bahsetmiş olduğum gibi serinin ilk 3 filmi harika bir ivme kazanmıştı ve inanın seri orada bitseydi kalbimizde hala NE FİLMDİ BE sloganıyla yerini çoktan kazanmış olacaktı ancak ne olursa olsun serinin devamından mutlu olanlardanım. Jack Sparrow, Kaptan Barboss, Will Turner, Elizabeth Swan karakterlerinin birbirleri ile olan uyumunu sürekli izlemek istediğimi farkettim. Ancak gelen dördüncü film Gizemli Denizlerde Barbossa ve Jack dışında ana kadrodan kimse olmayınca film serisi istemeden de olsa herkesin gözünden düştü. Korsanlık okuyan, bilen ve seven kişilerin daha öncesinde mutlaka ismini duyduğu Karasakal dahi filmi kurtarmaya yetmemişti. Bu yüzden yeni gelen filmimizin ilk 3 filmden iyi olanları alıp, son filmde kullandığını uygulamaması gerekiyordu. Peki Salazar’ın İntikamı bunu ne kadar uygulayabildi?

İlk 3 filmi ilk seri, 4 ve 5’i ikinci seri olarak rahatlıkla ayırabiliriz. Sanırım yapmak istedikleri asıl olayın sadece Jack Sparrow olduğunu ve yanında duran herkesin değişebileceğini göstermekti ancak bu öyle olmadı. Ve Disney şu kararı almışa benziyor; dördüncü filmin aynısını yapalım ama eski karakterleri azcıkta olsa işin içine katalım. Bu formülün tutup tutmadığını yorumlamak elbette size düşüyor ancak bu benim görüşlerim olduğundan şahsi fikrim formülün çok fazla tutmadığı yönünde.

Film boyunca hatırladığım ve yükseldiğim tek sahnelerin Will Turner’ın ve Barbossa’nın gözüktüğü sahneler oldu. Benim nostalji öğelerini ve flashback’i sevdiğimi az çok okuduğunuz incelemelerimden anlamışınızdır. Bu yüzden bu tarz öğelerin kullanımını Karayip Korsanların’da görmek beni daha çok mutlu ediyor. Ufak Turner Henry’nin tıpkı Will’in kendi babasını kurtarmaya çalışması gibi o da kendi babasını Uçan Hollandalı’dan kurtarmak için Poseidon’ın Üç Başlı Mızrağını bulmaları gerekiyordu. Bunu bulduktan sonra denizdeki bütün lanetler ortadan kalkmış oldu ve Will Turner, geçen 14 yılın ardından karaya ayak basabildi. Elizabeth ile sarılma sahnelerinde cenin pozisyonuna geçerek hüzünlenmek istedim ama sinema salonunda olmadı tabii.

Filmin kesinlikle en zayıf halkası Salazar olduğunu düşünüyorum. Durun hemen saldırmayın, anlatacağım. İlk filmden bugüne kadar gördüğümüz villainları bir sayalım: Hector Barbossa, Davy Jones, Caliypso, Mermaids, Blackbeard. Tüm bunların yanına Salazar’ın görünümü en az Davy Jones kadar iddialı olsa bile karakterinin içi o kadar boş kalıyor ki, ne yaptığını gram umursamadım. Üçüncü filmin kötülerinden Lord Beckett dahi ne yapmak istediğini bilen bir karakterdi. Salazar’ın tek amacı ölümüne sebep olan Jack’ten intikam almak. Nerede Davy Jones gibi büyük bir karakter nerede Barbossa’nın karizması? Salazar’da bunların hiçbirini göremiyoruz. Jack’i öldürmeye yaklaştığı anlarda bile işi ağırdan alması karakteri gözümüzde iyice düşürüyor. Javier Badem’in Salazar’a güzel bir karakter koymasına rağmen akıllarda en silik villain olarak kalacaktır. Blackbeard’ın ismi olduğu için o, Salazar’dan bir adım önde.

5922e1662b0202226a8b4575-1536-1152

Yan karakterlere gelirsek elimizde Will ve Elizabeth’in oğlu Henry Turner ile gökbilimci olan ve en sonunda Barbossa’nın kızı olduğunu öğrendiğimiz Carina Smyth var. Bu iki karakter, Will ve Elizabeth’in gölgesinden maalesef kurtulamıyorlar. İkisi üzerinden yeni nesil Will ve Elizabeth ilişkisi yaratılmaya çalışılması yanlış bir hareketti. Karakterleri canlandıran ikilinin kendi başlarına son derece güçlü bir izlenim yaratmalarına rağmen ikisinin yan yana geldiği her sahne çok zorlamaydı.

Bir diğer eleştirim ise yürek mi yedin be arkadaş diyeceksiniz ama Johnny Depp’e olacak. Filmi izlerken siz de Depp’in rolünü isteksiz oynadığını farkettiniz mi? Eski Sparrow heyecanını hiç göremedim. Zaten bir başrole göre oldukça az rolü vardı ama oynadığı her sahnede o etkileyici kaptanımızı hissedemedim. Johnny Depp son zamanlarda özel hayatı ile çok konuşulmasının yanı sıra uzun zamandır Holywood’un yapımcılarına en çok para kaybettiren oyuncusuydu. Onu kurtarabilecek tek karakter olan Sparrow’u dahi eskisi gibi gönülden oynayamaması beni çok üzdü. Belki yönetmenin takdiri bu yöndeydi ancak koskoca Jack Sparrow karakteri bu kadar geri planda kalamaz, kalmamalı.

Filmin yıldızlarına gelirsek oyunculuğuna bayıldığım Geoffrey Rush’ın Kaptan Barbossa’sı oldu. İlk filmden beri sevdiğim karakterin çok sığ bir şekilde kızının Carina olduğunu açıklamalarını es geçersek kendini fedası tadında ve tam zamanındaydı. Çünkü artık karakterin gelişimi ilerleyemiyordu ve asil bir sonla bunu bitirdiler. He ben geri döneceğini düşünüyorum. Tıpkı filmden hemen çıkmayıp son sahneyi izleyenlerin gördüğü DAVY JONES gibi! Ya, tüm filmi bırakıp sadece bunu konuşmak istediğimi farkettim. O halde konuşalım!

tumblr_inline_mq930mCfbs1qz4rgp

Davy Jones şaka maka döndü. Vallahi, billahi döndü! Ama bu nasıl oldu? Akla yatan tek seçenek Henry, Poseidon’nun mızrağı kırıp denizdeki tüm laneti kaldırınca Davy Jones’ta geri geldi. Koskoca seriyi bu kadar basit bir nedene bağlayıp sürdürmezler umarım ama daha iyi bir teori için filmi bir kez daha izlemek gerekli. Sonuçta Davy Jones’un kalbine bıçak saplandı, yetmiyormuş gibi Calypso’nun oluşturduğu girdap tarafından yutulmuştu. Bu adamın nasıl geri döneceğini açıklayamıyorum, tek bildiğim geri dönüşlerin en harikası olduğu! Bu seriyi kurtarabilecek tek kişinin rolüne iyi hazırlanan, rolü iyi yazılmış bir Jack Sparrow ile birlikte Davy Jones’tur!

Hollandalı’nın bir kaptanı olmalı teziyle yola çıkarsak, Will evine dönüp gemiyi terkettiğinde Davy Jones’un gemiyi tekrar ele geçirmiş olma ihtimali çok yüksek. Ancak tüm bunlar nasıl geri döndüğünü açıklayamıyor. Filmin üstünden zaman geçip, açıklamalar geldikçe bu teorileri birlikte konuşuyor olacağız.

Davy Jones’un Will ve Elizabeth’e gözükmesiyle gelecek altıncı film, bir nevi ALL-STAR olacak. Tüm eski ekip + yeni karakterlerin birleşimiyle Davy Jones’un intikamıyla uğraşacakları bir film olursa, tarihte bir film serisinin en iyi filminin altıncısı olması yönünden bir ilk yaşanılabilir. Eski formülü uygulayın. Eski iyidir, güzeldir.

Sizce Karayip Korsanları: Salazar’ın İntikamı nasıl bir filmdi? Yorumlarınızı bizimle paylaşın, tartışalım!

Okumaya Devam Et
3 Comments

3 Yorumlar

  1. Ozan Dede

    28 Mayıs 2017 at 10:32

    Açıkçası ben genel olarak filmi beğendim. Belki de bunun sebebi Elizabeth ile Will karakterlerini sevmiyor oluşumdur ama yinede bence izleyene zevk veren güzel bir senaryo olmuş. Salazara, gerçekten çok merak ettiğim bir karakterdi lakin beni hayal kırıklığına uğrattı. Size katılıyorum ne yaptığını bilmeyen arabayı kovalayan köpek misali bir karakter olmuş. Filmlere son dakika önemli şeylerin eklenmesini hiç sevmem. Spoiler uyarısı
    Jackin pusulayı verince salazarın serbest kalması gibi pusulayla alakalı böyle büyük bir olay birden ortaya çıkıverdi. Bana göre bu senaryoyu yazamadıklarından bir şey uydurma çabaları gibi. Bağlayamayıp burdan kurtaralım dercesine. İngiliz gemiside bana göre aşırı gereksizdi. Madem ilk fırsatta öldüreceksin niye o kadar sahne koyasın ki. Ve gökbilimci kız ile küçük turner gerçekten çok zorlama olmuş. Karakterleri sevmesem bile Elizabeth ile Will sahnelerinde ister istemez heyecan oluyordu aralarında bir çekim oluyordu. Lakin bu ikisinde o yok sanki bir ilişki koyalım seriye der gibi buldukları ilk iki gence aşk yaşatmak istemişler. Zorlama tesadüfleri sevmesemde Barbossanın kızı mevzusu hoşuma gitti her ne kadar buda senaryoyu kurtarma çalışması gibi gelsede. (zorlama şeyler ve süpriz yenilikler bana göre senaryonun ana taslağı arasındaki çatlakları doldurma yöntemi gibi geliyor anlayamayanlar için açıklamak istedim) Her ne kadar Barbossa kendini feda etsede kendimi geri gelmesini beklemekten alıkoyamadım. Sonraki filmlerde yine süpriz bir girişle hepimizi mutlu edicek gibi duruyor. Genele vurursak ama izleyiciye zevk vericek sahneler, güzel yaratılmış karakterler, bol sayıca komedi diyebiliriz. Sadece gemilerde aksiyon sahneleri az olmuş gibi geldi bana içimdeki o uçan hollandalı siyah inci savaşı gibi bir savaşın açlığını hala hissediyorum. Gemi sahneleri doyurmadı. Umarım devamı gelir birden beşe her filminde dahada çok sevdiğim bir seri. Ben bu filmi çok beğendim inceliklere takılmazsak. Bir sonraki filmi merakla bekliyorum.

    • Anıl Kaleli

      28 Mayıs 2017 at 11:26

      Yorumlarının çoğuna ben de katılıyorum. Güzel açıklamışsın 🙂

  2. Aliveli

    29 Mayıs 2017 at 03:50

    Bana kalırsa o eski tadı yoktu disney maalesef prenseslerin başrolünde olduğu yavan çizgi filmleriyle karayip korsanlarını karıştırmış her sahnede neredeyse bu sahneden neyi anlıyoruz çocuklar diyecek bir bayan fırlayacakmış gibi hissettim ayrıca başrol kimdi anlayamadım kesinlikle karayip korsanları hayranlarının gitmemesi gerek inanılmaz kötü bir film olmuş

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

The Gifted 1.Sezon 2.Bölüm ”rX” İncelemesi

Yayınlandı

on

X-Men evrenini her hafta evimize getiren The Gifted, 2.bölümünde de bekleneni verdi. Dizinin 2.sezon onayını rahatlıkla alacağını düşünüyorum. Dizide şu ana dek gördüğümüz kadarıyla haftanın olayı/kötüsü teması, yani filler dediğimiz bölümler yok ve olmayacak gibi. Bu benim desteklediğim bir şey çünkü o bölümler kaliteli yapılmadıkça dizinin hanesine artı değil eksi puanlar katıyor. Peki bu bölüm neler mi oldu, bölüm nasıl mıydı?

Spoiler Alert 

Bu bölümde olaylar ilk bölümün hemen ardından başlıyor. Hikaye 3 koldan ilerliyor diyebiliriz. Blink’in kendini kontrol edemeyip açtığı portallar ve onu iyileştirmek için hastaneye giden Marcos Kate ikilisi, Sentinel Hizmetleri’nin Reed’i sorguya çekmesi ve Polaris’in hapishane serüveni. Hikayenin işleyişi ilk bölümde olduğu gibi çok iyiydi. İnsana olayları sorgulatan ya da saçma gelen sahneler yoktu. Dizi henüz 2.bölümünde fakat oyuncular arası dinamik şimdiden çok hoş gözüküyor ve izlemesi oldukça keyifli. Oyunculuklar sırıtmıyor. Bu bahsettiğim 3 hikaye kolundan ise biri bile kalitesiz değil ya da kötü yazılmamış. Tahmin edeceğiniz gibi en aksiyonu bol, izlemesi en keyifli olanı Blink’in sahneleri. Gizli üste sürekli aynı yola portal açtığı kısımlar beni izlerken germeyi başardı. Neden sürekli oraya portallar açtı henüz bilmiyoruz  fakat altından bir şey çıkabilir çünkü Thunderbird de aynı soruyu Blink’e iyileştiğinde sormuştu. Bölümün sonlarında bir sürü portal açtığı kısım zaten tam bir görsel şölendi. Marcos ve Kate’in hastane macerası ise aksiyonu orta düzeydeydi fakat hasta mutantların başına neler gelmiş olduğunu gördük. Şahsen bir çizgi roman uyarlaması kaliteli bir dizi olabilecekse, ben bir film olmasına yeğlerim. Çünkü o evrenin bu ücra köşelerini, hastanelerini, örneğin bölümün başındaki flashbackin de gösterdiği gibi, ana karakter olmayan insanların başına gelenleri bir dizi daha iyi verebilir. O bowling sahnesi olsun, hastane sahnesi olsun, ve Sentinel Hizmetleri’nde Reed’i sorguya çeken adamın anlattıkları olsun, bizleri karakterlere daha çok yaklaştırıyor. Mutant veya değil.

Reed’in hikayesi ise kısıtlı ekran süresinde bize, Sentinel Hizmetleri’nin ne kadar ileriye gidebileceğini gösterdi. Reed’in de karakter gelişimine şahit olmak güzeldi. Ailesi için gizli tesisin yerini söylemeyi kabul etti fakat söyler mi yoksa bir planı mı var bunu sonraki bölümde görürüz diye düşünüyorum. Hikayenin Polaris’i içeren kısmı ise klasik hapishaneden kaçmalı dizileri, filmleri andırıyordu. Karakterin kaçmasının çok fazla bölüm almayacağını düşünüyorum. Yine orada konuştuğu beyaz tenli mutantın da bir şeyler bildiğini ya da Polaris’e kaçışında yardım etme ihtimali olduğu fikrindeyim. Tüm bunların dışında değinmek istediğim bir diğer nokta da, hapishanede olsun, gizli tesiste olsun, az da olsa farklı mutantları görebilmek hoş bir detay. Bahsettiğim şey, özellikle dış görünüşü farklı mutantlar. Çünkü bu mutantlar bir X-Men dizisi, çizgi roman uyarlaması izlediğinizi hissettiriyor. Bu dizinin bu konuda ne kadar iyi olduğu bir de karşılaştırıp görmek isterseniz Inhumans’tan herhangi bir bölümü açıp Attilan’da geçen sahnelere bakabilirsiniz, herkes Inhuman ama insan gibi görünüyorlar. The Gifted’ın bu konuda bir gelişmeye ihtiyacı olmasa da iki dizide de daha çok pratik efekt, makyaj görmek isteriz!

Göndermeler:

  • Saçlarını yıkadığında Lorna’nın saçları çizgi romandaki rengini aldı.
  • İnsanların korkmasını sağlayan Dreamer karakterinde, çizgi romanlardaki yer altında yaşayan mutant grup Morlock’ların lideri Beutiful Dreamer’dan esinlenilmişe benziyor.

Dreamer

Bu bölümlük söyleyeceklerim bu kadar. Diğer bölümlerde görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Sinemaya Gitmeye Değecek Bir Film: Blade Runner “2049”

Yayınlandı

on

Biliyorsunuz, dizi sektörü sinemayı sollamış durumda. İddialı dizilerin bütçeleri birçok filmden fazla olmaya başladı. Game of Thrones’un bölüm başına 15 milyon dolar harcayacağı son haberler arasında. Tabii bir de büyük oynayan yönetmenlerin, prodüksiyon şirketi kurup el attığı filmler  sinemayı ayakta tutmaya çalışıyor. Bunlardan biri Ridley Scott Production Company‘dir. İlk filmin yönetmeni olan Ridley Scott, Blade Runner’a devam edelim ama ben yönetmeyeyim gibi bir fikirle 2049’a 150 milyon dolar yatırmış ve harika bir bilim-kurgu filmi ortaya çıkarmış. 60 doğumluların favori bilim-kurgu filmlerinden olan Blade Runner, muazzam bir görsellik taşıyordu. Set ve kostüm tasarımları, efekt yerine maket çalışmaları, Ridley Scott’ın kalitesini ortaya koymuştu. Ama bu film için bilim-kurgu türüne Arrival ile iddialı giren Denis Villeneuve tercih edildi. Çok da iyi güzel oldu. Çünkü sürekli uzayda hayat mücadelesi veren insanları izlemekten sıkılmıştık. Uzaya çıktık, hatta oraya taşınacağız tamam. Ama yani her filmde de bunun mesajını vermeye gerek yok ki. Hele ki iddialı bir senaryon yok ise. Sektörü kısaca eleştirdiğimize göre filmi Spoiler olmadan incelemeye geçebiliriz.

“Sinemada yepyeni bir soluk: Bilim-kurgu, ne dersin Erşan abi?”

Son zamanların en iyi bilim-kurgu filmi Interstellar olduğunu, Nolan’ın bile birçok filmden esinlendiğini biliyoruz. Orijinal fikirlerin tarihe gömülmesine de az kaldı. Ya kitap, ya remake, ya da fosil olmuş serilerin devam filmleri. Ne zaman devam filmi haberi okusam tansiyonum yükselir. Matrix 4 mü? Tövbe sümme haşa. Ama Blade Runner’ın devam haberini aldığımda sevinçten havalara uçmuştum. Nedeni ise post-apokaliptik türünde, retrospektif olarak en iyi yapımlardan biri idi Blade Runner. Mad Max’in başarılı uyarlamasından sonra gaza gelmişken, Denis’de 2049, sinemaseverler için kaçırılmaması gereken bir fırsat oldu. Hem ilk filmin senaristi Hampton Fancher, hem de Logan’ın senaristi Michael Green filmde çalışınca ortaya muazzam bir senaryo çıktı. İlk filmin ucunun açık bitmesi de senaryoda zorlamalara şans tanımadı.

Senaryosu etkileyici olan Blade Runner 2049, asıl kalitesini yönetmenlik ve oyunculuklar ile buldu. Denis Villeneuve, bilim-kurguyu bırakmamalı. IMAX’de izlediğim en iyi filmlerden birini çekmiş olması, yönetmenin yerini sağlamlaştırdı. Vizyona girdiği gibi IMDB’de 8.6 gibi bir puana ulaşan film, ilk 250’deki yerini garantiledi.

Filmi neden izlemeliyim?

Sürekli bahsettiğimiz gibi sinema can çekişiyor. Geek sitesi olarak Marvel ve Dc senaryolarında memnun değiliz. Deadpool gibi sağlam komedi çıkınca seviniyor, Logan gibi sert bir film olunca tüylerimiz diken diken olabiliyor. Ama bunun dışındaki filmler, tamamen tekel haline geldi ve para döngüsü yarattı. 200 milyona bir film çekiyor – ki tamamen Cgi – tüm dünya izliyor. Katladı mı 200 milyonu? Bir film daha, bir çizgi roman daha varmış yapıştır, bir iki de dizi yapalım, oyun yapalım. İyi güzel de farklılık nerede? Bir sürü Batman filmi izledik farklılığı Nolan ile bulduk. Spider-Man serileri sürekli yenileniyor, farklılık göremiyoruz. Artık başarı ya sadelikte ya da yepyeni bir şeyde. Bu da Blade Runner 2049’u önümüze seriyor. Bilim- kurgu türünde o kadar farklı sahneler mevcut ki, sinema salonunda oha, vay gibi tepkiler duyuldu. Mükemmel bir zihin ve göz ile önümüze getirilen Blade Runner 2049, bizler için bir ziyafet. Hem de öyle on dakikalı bir ziyafet değil. Seyrine doyacağınız bir 184 dakika sizi bekliyor. The Dark Tower rezaleti gibi 90 dakika değil yani.

Vurucu sahnelerinin yanı sıra, film yıldızlar karmasından ve onların takip eden başarılı dizi oyuncularından oluşuyor. Fazla karakter tanıyamıyoruz filmde. Ama elimizdekiler bize fazlasıyla yetiyor. Star Wars’un son filminde koşamadığını farkettiğimiz Harrison Ford – ki hakaret algılamayın, malum 75’ine girdi – filmde yeterli bir sürede karşımıza çıkıyor. Bu da devam filmlerinin en tatlı yanıdır. İlk filmde 40 yaşında olmasına rağmen, bu filmi izlediğimizde gencecikti ilk filmde diyebiliyoruz. Senaryo haricinde aynı karakterleri görmek, iki filmi birbirine güzel bir şekilde bağlıyor. Harrison Ford gibi büyük bir ismin yerini Adam Driver alıyor. Pardon bu rezillik Star Wars’da idi.

Ryan Gosling filmin merkezinde yer alan isim. Komedisinden, psikolojik filmine kadar her türde rol alan, bileğini kesse yetenek akan Ryan Gosling, bu post-apokaliptik dünyada kaybolmuş bir bireyi öyle güzel oynuyor ki, empati kendiliğinden izleyiciye işliyor. Filmi izlerken o dünyaya dışarıdan bakmıyorsunuz, Ryan Gosling yani filmdeki karakteri “K” oluyorsunuz. Bu da hem filmin etkileyiciliğini artırıyor hem de 3 saatin akıp gitmesini sağlıyor.

Dallas Buyers Club ile oyunculuğunun zirvesini yaşayan Jared Leto, Suicide Squad ile çuvallamıştı. Bu filmdeki rolü oturmuş ve hatta ilk filmde oynamamasına rağmen seriyle bağdaşlaşmıştı. Soğukkanlı bir idealisti canlandıran Leto, filmin vurucu karakterlerinden olup, gereksiz bir villiana dönüşmeden rolünü başarıyla gerçekleştiriyor. Sadece 5 dakika oynayan Dave Bautista ise sanki beni Guardians of Galaxy serisinden kurtarın diye bağırıyor. Son filmde sadece gülen Bautista, aslında ne kadar yetenekli olduğunu Blade Runner’da 5 dakika rol alarak kanıtlıyor. Ana de Armas, Robin Wright, Mackenzie Davis ve Sylvia Hoeks gibi isimler filmin seksapalitesini artırırken, Sony Pictures buna bir dur diyor. Nasıl mı? İnanmayacaksınız ama filmde sansür vardı sayın seyirciler. Sony, siz yaş sınırı koymayın, müslüman ülkesiniz, buyrun sıfır çıplaklık diyerek filmi ülkemize sansürlü ulaştırıyor. Bu durumun filmin tadını kaçırmasına izin vermeyin ancak kayıtsız da kalmayın. Son olarak İsrailli Hiam Abbass gibi muazzam bir oyuncu da yan rolde yer alıyor ve onu görmek bile yetiyor.

Vladimir Nabakov’un romanı olan Pale Fire, filmde çok önemli bir rol oynuyor. Replicant testinde alıntı yapılmış ve harika bir gönderme olmuş. Okumanızı öneririm. Orijinal origami figürüyle de ilk filme gideceksiniz. İlk filmdeki gibi Coca Cola reklamı bulunuyor. İlk filmde Coca Cola’nın dünyanın sonuna kadar gideceği söyleniyordu ve bu devam ediyor. Gerçekten de haklılarmış. Filmde Sony ve Peugeot reklamları da fazlasıyla var. Bu durumdan da muzdaribiz. Başka ünlü şarkıcılarla da selam çakan yönetmen filme çok fazla tat katıyor. C.Bechstein yazılı büyük bir piyano görecek ve ilk filme bir kez daha gideceksiniz. Kısacası Prometheus’a bile selam çakan Blade Runner 2049 filmde her şey var ancak komedi yok. Kaos yaşamış bir dünyada gülmek yok arkadaşlar. Hulk, Loki’yi sağa sola fırlatmıyor. Böyle saçma sapan şeylere gülmenizi gerektirecek sahneler bulunmuyor. Filmin atmosferinden çıkamayacaksınız. Bulanık, yağmurlu Los Angeles’tan, çöplük San-Diego’ya ve oradan da kırmızı tonunda atmosferiyle sisli Las Vegas’a. Apokaliptik hasarı kusursuz bir şekilde yansıttığı için Akademi ödüllerinde Mad Max gibi görüntü dallarında boy gösterecektir.

Sinemaseverlerin kaçırmaması gereken bu yapım, bizden tam not aldı. Kült yapımlar arasında yerini alacaktır. Bir sonraki vizyon filminde görüşmek üzere. Sağlıcakla kalın.

Okumaya Devam Et

Bomba

The Gifted Nasıl Olmuş? İlk Bölüm İncelemesi

Yayınlandı

on

The Gifted dizisi duyurulduğundan beri reklamının yeterince yapılmadığını düşünüyorum. Inhumans’ın bile reklamı daha çok yapılmıştı fakat elimizdeki yapım Inhumans’tan kat kat iyi. Keşke bu dizinin tanıtımı daha çok yapılsaydı. Ben diziye düşük bir beklenti ile başladım. Ve izlediğim bölümden Bryan Singer’ın 2000’li yıllardaki X-Men filmlerinin, hatta 2.filminin ve tabi ki çizgi romanlarda X-Men okumanın verdiği tadı aldım. Bu tadı inanın en son hangi X-Men filminde aldığımı hatırlamıyorum ve ben bunu çok özlemişim.

Bu arada Bryan Singer dediysem, kendisi zaten ilk bölümü yönetmiş! Bu alınan tadın ne olduğuna gelelim.Mutantların kaçışta olduğu ve bu kaçışı, onların yaşadığı zorlukları, dışlanmaları, sıradan insanların mutantlara yaklaşımını harika işleyen bir bölüm olmuş. Zaten X-Men çizgi romanları felsefesini birçok zaman dışlanmadan, ayrımcılıktan alır, sayılar bununla savaşır. Burada yakalanan hava da farklı değil. X-Men Animasyon Serisi tadı bile alınabilir burada. O dizinin ilk bölümünde Jubilee kurtarılıyordu. Bu bölümde de Blink ekip tarafından kurtarılıyor. Ekip ise X-Men değil. X-Men’e ve Magneto’nun Mutant Kardeşliği’ne ne olduğu tam olarak bilinmiyor ama yoklar. Ve yeraltı ekibimizin lideri konumundaki Eclipse X-Men artık yok derken sanki terk edilmişcesine bir sinirle söylüyor bunu. Ekibe ne oldu belki gelecek bölümlerde öğreniriz fakat dizinin odak noktası olacağını sanmıyorum.

Dizinin başlarında Blink’in Thunderbird, Polaris ve Eclipse tarafından kurtarıldığı sahneler, buradaki aksiyon gayet tatmin ediciydi. Yok artık dedirten saçmalıklar yoktu ve efektler de bir Tv dizisi için güzel gözüküyordu. Strucker ailesinin başına gelenlerin ve gizlenmekte olan mutantlarımızla yollarının kesişmesiyle bölümdeki heyecan arttı. Lauren ve Andy’nin kardeşlikleri ve sergiledikleri performansı beğendim. Andy’nin güçleri tam olarak ne anlayamadık ama oldukça güçlü ve kontrolsüz duruyordu. Karakterlerin geçirecekleri değişimi ve gelişimi şimdiden merak ediyorum. Dizideki saklanma, kaçış temaları, gizli üs, topluluk gibi unsurlar diziyi daha çok X-Men markasına ait hissettiren şeylerden. Dizideki Sentinel Hizmetleri ise oldukça mantıklı bir değişim geçirmiş. Bu örgütün bölüm sonlarında saldığı robotlar hem güçlü, hem de büyük sentineller tv de işlenemeyeceği için mantıklı bir tasarım olmuş. Tabi gönül o büyük sentinelleri kaçılan sokağın sonunu kapatırken görmek istiyor o ayrı! X-Men’in eski ihtişamını kaybettiği şu günlerde çizgi romanda da, televizyonda da kalitenin arttığını görmek beni sevindiriyor. Darısı sinemanın başına. Bölümde easter eggler, göndermeler yeterince fazlaydı o yüzden direkt ayrı bir şekilde değiniyorum onlara.

Easter Eggler:

  • Stan Lee!
  • Ve arkasında, tam da o bardan çıktığı sırada yanan X’S
  • Marcos’un yani Eclipse’in barda Reed Strucker’ı beklediği sahnede arkasında bir tablo var ve bu tabloda bir kutup porsuğu resmi var, yani Wolverine!
  • Andy ve Lauren’ın annesi, Reed’in eşi, Kate’i oynayan aktris Amy Acker daha önce Agents of Shield’da Coulson’ın eski sevgilisi rolünde karşımıza çıkmıştı.
  • Polaris yani Lorna Dane karakteri Magneto’nun kızıdır, bu ilişki dizide işlenir mi ya da bahsedilir mi henüz bilmiyoruz tabi ki.
  • Blink ile Eclipse’in konuştuğu bir sahnede Eclipse’in telefonu çalıyor, hem de zil sesi 1992 yılının X-Men Animasyon Serisi’nin teması buyrun

 

Sonuç olarak ben bu diziye ilk bölüm itibariyle oldukça ısındım, kalitesini bozmaz, hatta daha iyiye götürürse izlemesi, takip etmesi zevkli bir dizi olacağına inanıyorum. Özellikle X-Men seven herkesin izlemesi gereken bir yapım olmuş diyebilirim.

Bir sonraki bölümlerde görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Bomba14 saat ago

The Gifted 1.Sezon 2.Bölüm ”rX” İncelemesi

X-Men evrenini her hafta evimize getiren The Gifted, 2.bölümünde de bekleneni verdi. Dizinin 2.sezon onayını rahatlıkla alacağını düşünüyorum. Dizide şu...

Bomba6 gün ago

Sinemaya Gitmeye Değecek Bir Film: Blade Runner “2049”

Biliyorsunuz, dizi sektörü sinemayı sollamış durumda. İddialı dizilerin bütçeleri birçok filmden fazla olmaya başladı. Game of Thrones’un bölüm başına 15...

Bomba7 gün ago

The Gifted Nasıl Olmuş? İlk Bölüm İncelemesi

The Gifted dizisi duyurulduğundan beri reklamının yeterince yapılmadığını düşünüyorum. Inhumans’ın bile reklamı daha çok yapılmıştı fakat elimizdeki yapım Inhumans’tan kat...

Bomba1 hafta ago

Inhumans 1. Sezon 3. Bölüm ”Divide and Conquer” İncelemesi

Süper kahraman dizilerinin, filmlerinin, ürünlerinin popüler kültürde kapladığı yer her geçen gün artarken, bu ürünlerin bize sunulma sıklığı ile kalite...

Bomba1 hafta ago

Lucifer 3. Sezon 2. Bölüm The One with the Baby Carrot İncelemesi

Bölümü henüz izlemeyenler için yazımız SPOILER içermektedir Sezon yeni başladı evet. Bu yüzdendir ki, ana konuya attıkları Günahkar meselesi yan...

Bomba2 hafta ago

Lucifer 3.Sezon 1.Bölüm -They’re Back Again, Aren’t They?- İncelemesi

Dizi sezonu artık açıldı diyebiliriz. Eylül ayının bittiği ve Ekim’in başladığı şu süreç bizi, yani geek camiasını ilgilendiren dolu dolu...

Genel4 hafta ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba1 ay ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba1 ay ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 ay ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba