Connect with us

İncelemeler

Kuzey Avrupa’nın Soğuklarından Gelen Beş Enfes Film !

Yayınlandı

on

Övmek gibi olacak ama Kuzey Avrupa dünya üzerinde “yeryüzü cenneti” tanımına en çok uyan coğrafyalardan biri. Maddi refah almış başını gitmiş, doğal güzellikler bakmaya doyamayacağınız cinsten, Olöf Arnalds’tan tut Sigur Ros’a kadar büyük çeşitlilik taşıyan enfes bir müzik kültürü var. İnsanlar o kadar rahat ki intihar sebeplerinin başında can sıkıntısı geliyor.

Tabii bunca güzellik içerisinde Kuzey Avrupa Yönetmenleri boş durmuyor bir taraftan estetik hazlara hitap edecek şeyler  ortaya koyarken bir taraftan da toplumsal ve varoluşsal zeminde dikkat çekici işler ortaya koyuyor. İşte biz de bu muhteşem işlerden beş tanesini tanıtmaya çalışıyoruz.

Den Brysomme Mannen(2006):

Kafkaesk imgelerden, varoluşsal sorgulamalardan, modernite eleştirilerinden hoşlanıyorsanız izlemeniz gereken bir film Den Brysomme Mannen. Film her şeyin ama her şeyin düzenli işlediği, kaosa mahal bırakmayan, refah içerisindeki Kuzey Avrupa’nın nasıl bir psikolojik çöküntüye gebe olduğunu gösteriyor. Film neresinden bakarsak bakalım bir modernizm eleştirisi yapıyor ve bunu yaparken sinemanın temel enstrümanlarını yani kamerayı, görüntüyü muhteşem kullanıyor. Ortaya poster yapıp duvara asılacak sahnelerle süslü, eleştirel, muzip, yer yer fantastiğe, distopyaya göz kırpan bir film çıkıyor.

1781

 

Frygtelig Lykkelig (2008):

İskandinav ülkelerinin daima yağmurlu, puslu, kasvetli havasının polisiye eserlere ayrı bir tat kattığı tartışılmaz bir gerçek. Bu gerçek Televizyonda Bron/Broen gibi dizilerle, edebiyatta Jo Nesbo’nun kitaplarıyla her fırsatta bir kez daha ispatlanıyor. İşte yükselen tren İskandinav Polisiyesi’nin gayet sağlam örneklerinden biri bu filmde. Merkezden taşraya atanan bir polisin “Allah’ım sıkıntıdan patlarım ben buralarda.” triplerinden yavaş yavaş “Yalnız bu kasabanın insanı da bir tuhaf haa.” aşamasına geçişini çok güzel işleyen bu eser taşra ve taşralılık kavramına bakışınızı değiştirebilir. Bunları yaparken de sıkmaz bilakis sonunu merak ettirir gerim gerim gerer.

7300

Jagten(2012):

Kuzey Avrupa sinemasından bahsetmeye başlamışken adını anmazsak eksik kalacağımız bir iki kişi var. Bunlardan biri elbet Mads Mikkelsen. Standart seyircinin radarına muhteşem Hannibal performansıyla giren, şu sıralar Doctor Strange’in kötüsü olarak boy göstermeyi bekleyen Mikkelsen’in kendi memleketinde yaptığı işler de su götürmez derecede iyidir. İşte çocuk tacizi, toplumsal linç, güven, itimat gibi konuların işlendiği Jagten de başrolde Mikkelsen’in olmasıyla yetinmeyerek senaryosuyla da zorlayan, hırpalayan, rahatsız ederek düşündüren filmlerden biri olmuş.

51503Adams Aebler (2005):

Övmelere doyamadığımız Mads Mikkelsen’in yine döktürdüğü fakat üstteki rolünden çok farklı bir formatta döktürdüğü Adams Aebler Kuzey Avrupa sinemasının karakteristik özelliklerini  büyük oranda taşıyan bir film. Sakin sakin ilerleyip aralardaki kırılma anlarını daha da şiddetli hissettiren film topluma hizmet etmek üzere kiliseye gönderilen bir neo-nazi ile kilise’nin papazı olan İvan arasındaki ilişkiye odaklanmakta. Hayattan umudunuzu kestiğiniz anlarda izlemenizi tavsiye eder Mads Mikkelsen’e tekrar tekrar hayranlıklarımızı bildiririz.

Det Sjunde İnseglet (1957):

Kuzey Avrupa sinemasında bahsetmeden geçemeyeceğimiz kişiler olduğunu söylemiştim biraz yukarıda. İşte bu kişilerin başında İngmar Bergman geliyor. Sinemanın üst düzey sanatlardan biri haline gelmesinde, sinemanın felsefi sorunları konu edinen bir yapıya ulaşmasında Bergman’ın rolü tartışılamaz. Det Sjunde İnseglet yahut Türkçe adıyla Yedinci Mühür de yönetmenin en bilinen, en başarılı filmlerinden biri olmakla beraber fantastik ögelere göz kırpışıyla sitede tanıtılmak için en uygun filmi.

Haçlı Seferleri’nden dönen bir şövalyenin ölüm ile karşılaşması ile başlıyor eser. Canını almak için gelen ölümü bir satranç müsabakasına davet eden şövalye oyun bitene kadar birçok felsefi soruya cevap bularak kendini ölüme hazırlamaya çalışıyor.

1114Not: Tanıtılan filmlerin seçimi esnasında sitenin genel konsepti göz önünde bulundurulmuştur. Her liste gibi bu listede eksiktir.

Varsa Kuzey Avrupa Sineması’ndan sevdiğiniz film, Önerilerinizi bekleriz.

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Bomba

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Yayınlandı

on

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı var çünkü. Ancak çoğu efsane dizi jeneriğiyle hatırlanacak. Yerli yapımlarımızda da kaliteli jenerikler mevcut ancak ben yabancı yapımları tercih ettim. Tartışmayı severim ancak amacım efsaneleri yad etmek. Listeme hoşgeldiniz! (Yabancı kontenjanı gibi listemizin sonunda 2 tane de bonus bulunmakta.)

15- Dexter

Sıradan bir insanın güne başlayını konu alan jenerik, aslında o kadar da sıradan olmadığının göstergesiydi. Elbette ilk bölümlerden sonra bunun farkına vardık. Kendisi Robin Hood’un seri katil versiyonuydu. Miami Polis Departmanı’nda kan analisti olarak çalışan Dexter, içindeki kan arzusunu adaletle pekiştirmişti. Sistem’den kurtulanı kendi masasına yatırıyordu. Ve bu intro, bize masada olacakların ilk ipucuydu. 2007’de Emmy’yi affetmemiştir.

14– The Twilight Zone

Sene 1959… Quentin Tarantino, Christopher Nolan daha doğmamış, Alfred Hitchcock Psycho’sunu çekmemişken efsane bir dizi yayına girdi. Tam 156 bölüm sürdü ve gerilim, fantastik, gizem türünün televizyondaki başyapıtı oldu. 21. yüzyılda bu diziyi izleyip, sevmeyenler olacaktır (Siyah-beyaz filmlerden sıkılanlar mevcut.) Peki ya introsu? Herhangi bir devirde çekiciliğini kaybetmeyecektir. Türünün ve işleyişinin izlerini taşıyan bu jenerik, kuşkusun en ilgi çekici jeneriklerdendir.

13- Six Feet Under

Kült diziler arasında yerini almış, trajikomik yapımların başını çeken bu dizinin de introsu, diziyi sanatsal bir yolla anlatmanın yolunu bulmuş. Hiç değişmemiş ve çoğu zaman geçmek yerine kendisini izletmeyi başarmıştır. Fisher kardeşlerin, bir cenaze işlemleri yapan aile şirketini konu alan bu diziyi daha izlemediyseniz önce bir introya gözatın. Beğenmediniz mi? Olsun, diziye hemen başlayın. 2002’de Emmy’yi almıştır.

12– Walking Dead

Jeneriğin içeriği sürekli değişse de, hiç değişmemiş gibi gelen efsane işlerden birisi. Gerilim dizisi mi? O halde unutulmayacak bir dizi ve bölümden daha gergin bir intro yapalım demişler. Ne çok uzun ne çok kısa. Geçilmeye kıyılamayan introlardan. Dizi de kalitesini kanıtlamış, origin dizisi çekmiş ve finaline doğru ağır adımlarla ilerliyor. Walking Dead çok bozdu, inanılmaz bozdu diyenler olabilir. Ama intro, bozmadı!

11- Vikings

If i had a heart… Birçok dizi bölümünde kullanılan bu müzik, dizinin yükselişindeki ilk etkendir. Daha Ragnar’ı tanımadan bu introya vurulmuştuk. Tabii sonra Lagertha, Floki, Björn derken geçti gitti. Jenerik unutuldu mu? Asla! Müziğin altında ezilmeyen görsel kaliteyle jenerik, dizinin içeriğini de gayet iyi temsil ediyor. Odin’in esintileriyle süslenen jenerik, savaşın ve şiddetin de tanığıdır. Emmy ödüllerinde DaVinci’s Demons’a kaybetmiştir.

10– Breaking Bad

10 mi?!?!?! Bu liste benim için bitmiştir, bastım eksiyi. Duyuyorum sizleri. 18 saniyelik, sadelik kelimesinin somut hali olan bu efsane intro’nun full versiyonları yapılmış, beğenilmiştir. Dizi, senelerce masa muhabbetlerinin merkezi olmuştur. Ama dııınn, dınnnn, dınınııınnn… Unutulmaz BrBa tasarımı, remixten remixe koşan müziği ile 10. sırada evet. Diziyi izlemeyen yoktur zaten, 9. sıraya bakıp sinirlenmeye devam edin.

9– Game of Thrones

En orjinal intro müziği evet. Görselliği de dizinin temasını güzeeelce yediriyor. Ama her sezon ilk ve son bölüm haricinde introyu geçiyorum. Daha iyi soundtrackler geldi ve intro eskidi. Bu kadar iyi intro eskir mi? Eskir. Her yerde görüp duyarsan eskir ve etkisini kaybeder. He, ilk 10’da mı, elbette. O kadar kaliteli işler var ki, popüler kültürünüz şaşıp kalır. Ama tabii 2011’de Emmy’yi kapmıştır. Devam edelim.

8- Person of Interest

Bu ne be, diyenler olacak. Dizinin kalitesini bilenler bilir. Ve introsu da Westworld ile daha iyi tanıdığımız Jonathan Nolan ve Ramin Djawadi işbirliğiyle ortaya çıkmıştır. “You are being watched” repliğiyle başlayan introyu Game of Thrones’un üstüne koydum evet. Tıpkı Khal Drogo’nun üstüne çıkan Daenerys gibi. Dizinin içeriğini, oy oy, dedirtecek şekilde önümüze sunan bu intro, dizinin ikonu haline gelmiştir. Kusursuz görsel içeriği ve arada değişerek tat katması ile ne kadar kaliteli olduğunu kanıtlamıştır. Ve izlerken jeneriği geçen, dizi iptal edildiğinde herkesten çok özlemiştir müziğini ve efsane cümleleri.

7- True Dedective 

From the dusty mesa… Unutanın kalbi kurusun. En iyi dizileri sayarken hep unutulup, aaa diye akla düşen dizidir True Dedective. Matthew McConaughey’i dandik yapımlardan çekip çıkaran bu dizi, en orijinal introlardan olup, diğerlerine yol göstermiştir. (Bkz. Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz 🙁 ) Dizinin kalitesi tartışılmazken, country müziği arkaya yapıştırınca jenerik, Game of Thrones’u solladı sayın Jon Snowcular.

6- Westworld

Bir sürü kaliteli yapım son bulmuşken, Game of Thrones biterken hatta kendi dizisi de reyting kurbanı olmuşkan Jonathan Nolan’ın bizi hayata döndürdüğü yapım; Westworld. Abi kardeş müziğin sinemadaki rolünü çok iyi bilirken Hans Zimmer’ı sinemada kitlemişlerdi. Game of Thrones’tan bildiğimiz ama aslında Person of Interest’te de Jonathan ile çalışan Ramin Djawadi’yi de J.Nolan televizyon sektöründe kitleyecek. Ve intro bu sene Emmy ödüllerinde Main Title kategorisinde güçlü isimdir.

5– The Sopranos 

Diziyi anlamak kolayken, jeneriğini anlamak bir o kadar zordur. Çünkü dikkat etmeyiz. En derin jeneriklerden biri olan The Sopranos introsu, Alabama 3’ün Woke up This Morning şarkısıyla akıllardan silinmeyecektir. Arabayı kullanan Mafya babası Tony Soprano, jenerikte arabayı kullanarak kontrolü ele alışını simgeler. Puro içişi, şehrin sokaklarında gezerken görünen yerler, sinirli tavrı ve eve varışıyla yapılan finali resmen diziyi özetler. Ailesiyle işi arasındaki çatışma bile jenerikte mevcut. James Gondolfini’yi ölümsüz yapan The Sopranos dizisini de bu intro ölümsüz yapmıştır. Rest in Peace üstad.

4– Black Sails

Starz kanalının en kaliteli yapımı olan Black Sails, vurucu introsuyla kalbimde siyah beyaz kalacaktır. Korsan yapımların bir numarası olan Karayip Korsanları’nı, gerçekçiliğiyle televizyonda tokatlayan Black Sails, introsu geçilmeyen dizilerdendir. Sinema bir sanatsa, bize bir buçuk dakika yeter diyen tasarımcı, bu introyu karşımıza çıkarıyor. Dönemi hissettiren müzikle taçlandırılmış bu introda, hareketsiz heykellerin canlandığını görebiliyoruz.  The Man in the High Castle dizisinin introsuna da benzemektedir. 2014’te Emmy’yi True Dedective’e kaptırmıştır. Diziyi anlatan ve sembollerin havada uçuştuğu intro belki siz listenize almaya gerek duymazken ben ilk 5’e yerleştirdim. Hodri meydan!

3- Mad Men

‘I imagine a guy walking into a building, taking the elevator up to his office, putting his briefcase down and jumping out the window… but not that.’ Steve Fuller, bu sözü dizinin yapımcısı Matthew Weiner’dan duymuş ve bu intronun temellerinin neye dayandığını bize açıklamıştır. Bu intronun 2008’de Emmy aldığını söylemeden de geçmeyelim. Müziği muazzamken, görselliği şaheserdir. Sanat kokar, can kokar. Bir adamın orijinal hikayesine tanık olacağınızın göstergesidir.

2- F.R.I.E.N.D.S

I’ll be there for youuuu… Müziğiyle, kareleriyle intro denince akla gelen ikinci dizidir. Scrubs’ın daha kaliteli dizi olduğunu düşünsem de – hatta introsu da harikaydı – Friends’in jeneriği bir başkadır. Her sene sezon bölümlerinden kareler alınarak değişse de, işleyiş ve müzik değişmemiştir. 20 dakikalık dizinin eğlencesinin ilk adımıdır. Rakipleri gibi muazzam görsellik ya da sanat içermiyor belki. Ama birinci sıradaki dizi gibi sevginin getirdiği liderliği tadıyor. Sizi derin düşüncelere gark etmese de, en yakın arkadaşınız olabilecek Friends dizisinin en güçlü silahı, jeneriğidir.

1– The Simpsons

Simpsınlaaar… 27 sene oldu ve tadını hiç bozmadı. “Couch gags” olarak Rick and Morty’ye bile konu olan bu dizi, animasyon türünde de herkesten saygı görmektedir. Bölümlerin ya da karakterlerin ne kadar orijinal olduğu, jeneriğinden bellidir. Ve elbette müziği. Gözlerinizi kapatıp, birinin size Simpsons müziğini mırıldanması, jeneriği izlemenizi sağlayacaktır. 27 sezon diziyi takip etmeyen, hatta hiç izlememiş olan biri bile müziği ve jeneriği biliyordur.

Çok fazla eksik var biliyorum. X-Files, Boardwalk Empire, Sherlock, The Big Bang Theory, Star Trek, The Adams Family, Man Seeking Woman vs. Eski dizileri unutmadan ama yeni nesli de göz önünde bulundurarak bu listeyi hazırladım. Game of Thrones’u 1. beklemeniz şaşırtıcı olmayacaktır. Sıralamaları gözünüzde büyütmeyin. Karşılaştırmak bile büyük bir kabalık olur. Sembolik rakamlar olarak görün. Burada önemli olan dizileri hatırlamak, izlenmemişse acil izlenmesi. Ve bir de yoruma en sevdiğiniz jeneriği yazmak elbette. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere. Asıl favori jeneriğimle sizi yolcu ediyorum, sağlıcakla kalın.

Bonus– The Leftovers

Televizyon’un en ağır dram yapımıdır. Karamsar arkadaşlara önermem. Underrated ve başyapıt.

Anıl’ın Bonusu: Daredevil

Geek bünyesinden daha çok Daredevil gibi karanlık bir Marvel karakterinin alt yapısında yer alan ne kadar öge varsa, bunları tek bir açılışta toplamak kolay değildi. O yüzden benim favori açılışlarımdan biridir ancak bu yazı Kutluhan’ın olduğundan bonuslarda yer alıyor.

– Kutluhan Bey selamlar-

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba