Connect with us

Bomba

MARVEL-DC HAFTALIK ÇİZGİ ROMAN İNCELEMELERİ- NELER DÖNMÜŞ (25.01.2017)

Yayınlandı

on

Bu haftalık incelemelere çok daha önceden başlamak istiyordum ama yoğunluk bir türlü izin vermedi. O yüzden o haftanın sayılarından bahsederken bir yandan daha öncesinde ne olduğuna ilişkin olabildiğince yazarak arayı kapatmaya çalışacağım. Umarım yararı olur. E tabii her hafta çıkan her şeyi okumadığım için, her hafta iki taraftan da aynı yoğunlukta seri yazamayacağım. Örneğin bu hafta DC az ama sanmasınlar ki ben DC’ci kardeşlerimi mağdur edeceğim. Bir de hafta hafta gitmeyeyim de toptan koyayım dediğim seriler var, Deadpool gibi Flash gibi, onları da toptan yazacağım diyerek bolca sözün ardından Marvel ile başlayayım.

Civil War II – Oath 01

Civil War II - The Oath (2017) 001-000

Öncelikle daha önce yazdığım yazılarda bu Civil War II meselesine elimden geldiğince gömdüm. Durdum durdum bir daha gömdüm hatta tüh şöyle de sövseymişim diye kendime kızdım. Marifet mi? Hayır. Ki aslında sürekli olumsuz eleştiri içeren incelemelerden irite olurup, olabildikçe “bak şu da vardı” diye düşünmeye yazmaya çalışırım ama gerçekten çok kötü bir eventti. Yalnız, Oath burada başka bir yerde duruyor.

Nick Spencer’in -ki çok severim işlerini- yazdığı, birçok çizerin farklı sayfaları resmettiği, (ama benim favorim hali hazırda sayıda baskın olan Rod Reis’in çizimleri), Jeff Dekal’in aşırı güzel kapağıyla çıkan seri, klasik bir aftermath (seri sonunda ne olmuş nelere yol açmış) sayısı olmanın çok üzerinde. Birincisi, bütün Civil War II sayılarından daha iyi. İkincisi, eventin vaadettiklerinin çok daha üzerinde sonuçlar gösteren, söylenmesi gereken bir çok şeyi söyleyen bir seri.

st1-vert

Açılış, Rogers’in Stark’ın komada yatan bedenini ziyaret etmesiyle açılıyor(Civil War göndermesiiiiii). Evet, orada da tam tersi vardı. Ancak burada biraz farklı bir görüntü var çünkü Rogers Kobik tarafından beyni yıkanmış bir Hydra ajanı aynı zamanda. Sayının büyük kısmı aslında Steve Rogers’ten alışık olduğumuz ancak bu ikililik yüzünden gittikçe form değiştiren yine de tutarlılığını koruyan uzun mu uzun bir konuşmayla gidiyor. Bitmek bilmeyen kahraman kavgalarının insanları ne kadar bezdirdiğinden ve umutsuzlaştırdığından dem vuruyor ve bu meselenin de aslında gelecekle ilgili değil karşılıklı ego savaşıyla alakalı olduğunu, ilk Civil War döneminde olduğu gibi işine gelince Stark’ın da kendi otoritesini dayatmak konusunda hiç bir sorunu olmadığını uzun uzun anlatıyor.

Oradan çıkıp Danvers’e laf çakıyor, tek derdinin en başından beri kendini kanıtlamak ve sevdirmek olduğunu ama bu tarz takıntıların çok ciddi felaketlere yol açacağını falan filan derken insanların komşusunun mutant olmasından korkuya kapılmasının ne kadar normal olduğunu, bu yüzden insanlara kızmamak gerektiğini araya sıkıştırıyor. Tam bir Trump’ın Obama dönemi medyasını fazla politik doğrucu olmaktan eleştirmesi, siyahileri kriminalize unsur olarak görmeye çalışması tarzında. Evet, Marvel’in neredeyse bütün yazarlarının Trump Karşıtı olduğunu düşününce Hydra ajanı bir Steve Rogers üzerinden böyle bir portre çizmek yaratıcı. Komaya girmiş Stark’ı da bitmiş Obama dönemi gibi düşününce daha da anlamlı çünkü ne dersen de cevap verecek durumu yok. Bu arada hem buradan hem de ara ara verilen kesitlerden anlıyoruz ki Shield Act diye bir yasa ile Shield dünya üzerindeki tüm yetkilerini arttırmış hatta bununla da kalmamış Maria Hill, Shield’ın başından atılmış. Ve tabii ki buranın başına kim geçmiş: Evet, ikinci kez Steve Rogers Shield direktörü. 

Halkın karşısında Tony’e yaptığının aşağı yukarı aynısı bir konuşma yapıyor. Zaten serinin yüzde doksanı Rogers’ın konuşmalarıyla geçiyor ama Spencer o kadar güzel kaleme almış ki bir kere bile sıkılmıyorsunuz. Ve en sonunda tekrar Stark’ın başında konuşma yapan Rogers’a dönüyoruz. Ağzındaki baklayı nasılsa anlayamaz diye çıkarıyor ve senelerce Hydra ile, hatta tüm otoriter totaliter yönetimlerle mücadele ederek geçmiş Steve Rogers’in duygu dünyasında “tasarlanmış” Hydra Amerikasını görüyoruz. Yine mükemmel çizilmiş. Hatta sırf o distopik ABD çizimleri için bile alınır bir sayı. Aşağı yukarı her şeyi anlattım ama yine de mutlaka okuyun ya da Türkçesini bekleyin ki eğer Civil War II çevirilecekse mutlaka bu sayı da konmalı diyeyim ve diğer sayılara geçelim.

Captain America-Steve Rogers 010

Captain America - Steve Rogers (2016-) 010-000

Evet bu hafta bir yanıyla Steve Rogers haftası olmuş. Bu sayı da aslında Oath ile paralel hatta biraz daha öncesini anlatıyor. Maria Hill’in Pleasant Hill davası sonuçlanıyor ve görevden atılıyor. Ama Hill bu durur mu? Kaçıp -niyeyse- soluğu Danvers’in yanında alıyor. Amaç basit, bir önceki sayıda anlatılan dünyanın tamamını herhangi bir saldırıya ya da kaçışa karşı sarıp sarmalayacak, Galactus’a bile direnecek bir kalkan planı. Atıldığı için artık bu planı onaylatma şansı yok ve yerine gelecek Steve Rogers’in da bunu yapmayacağını bildiği için Danvers’in bastırmasını istiyor. Mesele Chitaurilerin dünyaya saldırı hazırlığında olması. Evet zırt pırt Trump benzetmesi yapmak istemiyorum ama niyeyse aklıma sürekli Meksika’ya duvar öreceğiz muhabbeti geldi sayıyı okurken. Sonuç olarak Danvers başkana baskı yapıyor, başkan -hala Obama- kem küm ediyor ama zaten her zamanki gibi her şeyin farkında olan Rogers Danvers’a ne istiyorsan yap senin bileceğin iş ama hata yaparsın diye rest çekiyor. Bu anlarda karizmasından ödün vermeyen Rogers Skull’ın karşısında el pençe divan özür diliyor, ilk sayıda öldürdüğünü düşündüğü çakma Bucky Jack Flag hala ölmeyip komada olduğu ve her an uyanıp sırrını açığa çıkarabileceği için. Bakın bu kısımlar yaratıcı falan değil gerçekten Hydra ajanı Rogers kötü bir fikir. Neyse Flag zaten ölmüş, Rogers’in elini kana bulamasına gerek kalmamış, kendisi Karen olsun diye baskı yaptığı halde Shield’in başına geçmiş ve hala Miles’in kendisini öldüreceğine inancı tam bir Rogers’le bu sayıyı tamamlıyoruz.

Thunderbolts 009

Thunderbolts (2016-) 009-000

Dürüst olmak gerekirse Thunderbolts çok takip ettiğim bir seri değildi. Hatta Dark Reign dönemi hariç hiç olmadı ama her zaman gri noktada olan kahramanları anlatması açısından beni çeken bir yeri vardı. Şu anda da Winter Soldier önderliğinde ağırlıklı C sınıfı kahramanlardan oluşan bir ekiple, Nick Fury’nin Bucky’e devrettiği dünya dışı varlıklarla gizlice savaşma görevini kimseye hesap vermeden kafalarına göre yerine getiriyorlar. Zaten Marvel’de şu an muazzam bir hiyerarşi karışıklığı var. Eskiden Shield vardı onun üzerinde Sword vardı kafamız rahattı. Şu an yetkileri genişletilmiş bir Shield, kendini onun da üzerinde gören Ultimates, hiç birini sallamayan ama aşağı yukarı aynı şeyleri yapan bir Thunderbolts, liste daha uzar. Bir düzene girer mi bilmiyorum ama şu an Earth 616’da anarşi hakim. Sayıya dönersek de bu ekibin yanında bir de Stand-off’tan beri Kobik var. Zararsız sempatik bir renk olmuş. Bu sayıda da çok özel bir şey yok aslında, New Avengers ekibi dağılıp çoğu US Avengers’i kurunca, ne orada ne de Shield’da olmak istemeyen Songbird de Thunderbolts’a katılıyor, beraber uzaylı avlıyorlar filan. Çok acayip bir hikaye yok ortada ama keyifli bir seri, tavsiye ederim.

Infamous Iron-Man 004

Infamous Iron Man (2016-) 004-019

Şu hayatta tüm çizgi roman sevdalılarının belli başlı favori çizerleri vardır. 80’ler 90’lar çizgi romanlarıyla çocukluğu geçenler için Jack Kirby ilahtır misal. Her ne kadar benim de çocukluğum onlarla geçse de, 2000’ler çizgisini hiçbir şeye değişmem. Rice bunun bir örneğiyse, Yu bambaşka bir örneği, ha keza Gaydos da öyle. Ama biri var ki her zaman benim için kredisi hiç bitmeyecek bir çizer, o da Maleev. Genelde Bendis’in özellikle sokak seviyesi serilerde eküriliğini yapan ve anlatıma her zaman bambaşka bir tat katan bir çizer. O yüzden bu kadar tartışmalı bir seriyi onun çizeceğini duyunca benim için konu biraz kapanmıştı ki seriyi okudukça daha da anlam kazandı. Sayı hakkında çok detaylı konuşmak istemiyorum olayların birbirini kovaladığı bir sayı olmadı çünkü genel olarak ağır akan bir anlatım var. Önceki sayılarda Secret Wars’ta Tanrı olmasına rağmen yenildikten sonra artık iyi adamı oynamaya karar vermiş bir Victor Von Doom bence açık kapı bırakmayacak şekilde anlatılmıştı. Ki asıl mesele de zaten baş karakterin kafasındaki çelişkiler değil kendini dünyanın geri kalanına kabul ettirme çabası. Maria Hill’i son kez Shield koltuğunda gördüğümüz bu sayıda henüz Doom ikna edebilmiş değil. Üstüne üstlük Shield peşine Ben Grimm’i takmış ki tamamen ayrıksı davrandığı geçmişinden bir parça olması durumu daha da zorlaştrıyor. Yani açıkçası herife iyi olmasın diye ellerinden geleni yapıyorlar. Bu arada Victor’un annesi de etrafta geziniyor, hatta sayının sonunda öğreniyoruz ki oğluma dokunmayacaksınız diye Ben Grimm’i bayaa bir ağlatmış, darma duman etmiş. Bunun dışında benim ilgimi çeken bir başka konu ise Latveria. Yani aşağı yukarı her zaman soru işaretleriyle baktığım, bir yandan bir diktatör tarafından yönetildiği için üzücü duran ama bir yandan da dünyanın geri kalanıyla aynı ahlaki ya da politik kodlara sahip olmayan, batı merkezci düşünmeye eleştirinin ülke olmuş hali gibiydi. Şimdi ise ülkeyi tamamen güzelleştirmeye çalışan bir Doom görüyoruz. Bakalım ileride nasıl şekillenecek.

Extraordinary X-Men 018

Ya siz kim köpeksiniz

Ya siz kim köpeksiniz

Genelde yemek yerken dahil güzel olanı sona saklamak gibi bir takıntım vardır. Yazıya da başlarken kafamda yaptığım sıralama bu şekilde oldu ve son ikiyi IvX serilerine ayırdım. Çünkü şu ana kadar kesin olacak diye beklediğim hiçbir saçmalığı yapmadan, birkaç sıkıntı hariç olması gerektiği gibi giden bir seri.

Bu sayıda da özet olarak New Atillan’a saldırı öncesi, Terrigen bulutunu katı bir forma sokacak bir makina geliştirmiş Forge’un kendi içinde ve Storm’la ilgili sorunlarına odaklanılmış. Derseniz ki yeri mi şimdi bu kadar olayın arasında? derim ki eğer okuduğunuz bir Avengers sayısı değil de X-Men hikayesiyse, evet yeri. Çünkü içinde bulunduğu çizgi roman evreninde dahi en ayırıcı yönlerinden biri, X-Men sayfalarında kendine yer bulmuş kimsenin önemsiz ya da az değinilmiş olmaması. Bu, içinde bulundukları politik sorunlardan da öte her mutantı en ufak detayına kadar mercek altına alması ve önemsemesi sebebiyle de bu kadar samimi yapıyor. Mesele de aslında uzun zamandır üzerinde durulmamış ama ara ara tüyo verilmiş bir konu, Forge’un her olayda ciddi katkıları olmasına rağmen değerinin bilinmemesinden yanması ve bu değer bilmeyenin de 90’lardan beri -çizgi roman evrenine göre bile bir on seneye yakındır- sevdiği Storm olması bizzat. Bunun yanında Storm’un Logan’la ilişkisini katarsanız ve Forge’un göreve Logan’la gideceğini düşünürseniz bir eyvah diyorsunuz. Ki diğer IvX tie-inlerinde görüyoruz ki mutantların savaşta tüm dezavantajları kendi içlerinde yaşadıkları çelişkilerden ötürü. Ama beklenen olmuyor ve Storm Forge’e yakınlaşıyor, Logan’dan Wasteworld’de de dünyaya kafa tutan bir delikanlı olduğunu öğreniyor, her şey güzel bir şekilde bağlanıyor derken…

Inhumans vs X-Men 03

Babasının düşmanına dalar gibi daldılar

Babasının düşmanına dalar gibi daldılar

Extraordinary X-Men’in bıraktığı yerden bu sayı dümeni ele alıyor. Son durumda Storm liderliğindeki saldırı timi New Atillan’ı ele geçirmiş, Medusa’dan yeni bir kaç nuhumana kadar tehlike görülebilecek tüm inhumanlar limboya hapsedilmiş, Karnak ile hem Jean hem Fantomex ilgilenirken, Blck Bolt’un icabına da Emma Frost bakmış. Eh ama nitekim bu seri üç değil altı sayı ve bir şeylerin değişmesi gerekiyor Mohaç meydan savaşına dönmemesi için. Iso ve Inferno şans eseri Atillan’daki saldırıdan kaçıyor ve Forge’un makinayı yerleştirdiği yere geliyor. Burada bir iyi bir kötü karşılaşma izliyoruz. Normal şartlarda rakip olamazlar desek de Inferno delikanlı bir şekilde kendini öne atıp tüm gücüyle Logan’ı fena yakıyor. Burası okey. Saçma olan kısım, Iso’nun önceden hazırladığı konuşmasıyla Forge’un ağzından laf alıp Terrigen bulutunu hapsedecek aleti patlatması oluyor. Yani bakın, Iso bir şekilde zeki bir nuhuman olabilir, güya bilim insanı olabilir ama karşınızda mutasyonu mühendislik olan bir Forge var. Yani herifin olayı Karnak’ın makinalara fısıldayan versiyonu ve siz uyanıklık edip bu kadar kritik bir anda makine hakkındaki önemli bilgileri ağzından kaçırabileceğini iddia edip, bir de bunu yazıp tatmin olmamızı bekliyorsunuz. El insaf. Hoş seri genel olarak güzel olduğu için bir şey diyemiyorum ve neticede durumu değiştirecek bir olaya ihtiyaç var yoksa bu bir vs olmaz, geldik gördük aldık olur.

Neyse efendim, Iso ve Inferno tekrar aynı makineyi yapmasın diye -ki yapar- Forge’u kaçırır, Logan ekibe haber verir. Bir grup Forge’un peşine düşer.Çünkü bulutu elimine etmek için elde başka hiç bir şans gözükmemektedir. Sayıda aynı zamanda yaşlı Hank’i ve Emma’yı hatırlamış oluruz, bunun yanında Karnak Jean’in zihin hapsinden çıkar ve bu kez de Fantomex’in dünyasıyla boğuşmaya başlar. Black Bolt’un da hiç bir şey yapamayacak halde hapsedilmiş olduğunu görürüz. Unutmadan, Iso Ms Marvel’den destek ister, o da tekil takılan, Reader’den Quake’e çok da iddialı olmayan bir ekiple Atillan’a destek için yola çıkar. Bence kimin önde olduğundan bağımsız ve Forge-Iso diyaloğu hariç çok iyi bir yolda gidiyor seri. Umarım geri kalan üç sayıda bozmaz diyerek Marvel haftasını geçelim.

JUSTICE LEAGUE VS SUICIDE SQUAD 06

Olay bu değilmiş yani

Olay bu değilmiş yani

Bu hafta DC’den yazacağım tek inceleme bu sayı. Çünkü hem Flash ve Action Comics’in belli bir sayıya kadar gelmesini bekliyorum hem de Detective Comics hikayesi şu an Batwoman’a odaklı ve Batwoman ilk sayısı çıkınca toptan ele alayım tekrara düşmeyeyim istiyorum. Hem takdir edersiniz ki bu yazıya yazdığım yedinci inceleme. Evet Marvel bu hafta Rogers ve IvX temelli hikayelerle biraz öne çıktı ama DC de bir güzellik yapıp şu kötü hikayeyi çabucak sonlandırdı. Zaten bir ana seriden beklenmeyecek şekilde haftalık gidiyordu, anladık ki aynı Civil War II gibi film promosyonu olan bu seri de bambaşka şeylere kapı açacak. DC evrenini Rebirth perdesi aralanmadan önce -evet Watchmen mevzusu- biraz daha sarsacak. Hikaye sonu (ve şüpheniz olmasın aftermath bekliyorum sonra ayrı inceleme yazıcam bu seriye) Batman, Lobo ve Killer Frost üçlüsü her Eclipso’nun kontrolü altındaki Suicide Squad ve Justice League ekiplerine karşı bence abartılmış bir savaş verir ve en sonunda Killer Frost’un daha da abartılmış çabaları sonucu kazanırlar. Bakın Suicide Squad filminde de şahsen beni en çok irite eden şeylerden biri bir karakterin diğer takım üyelerinin çok üstünde bir güç ve eforla her şeyi halletmesiydi. Scarlet Witch’in Deus Ex Machine misyonunu Avengers hikayelerinde binlerce kez yerine getirmesi gibi. Bu seride de hem hikayenin merkezi olması bakımından hem de güçleri dolayısıyla her şeyi çözenin Killer Frost olması biraz irite ediciydi. Yanındaki Batman ve Lobo da işte bayaa seri satsın diye koyulmuş. Serinin tek ilgi çekici yanı her şey bittikten sonra Maxvell’in aslında çok şanslı bir pozisyonda bu savaşa girdiğini sanıp-ilk Suicide Squad üyelerini bulması, Justice League’in Suicide Squad’a dalmak üzere olması- yenildikten sonra her şeyin Amanda Waller’in planı olduğunu fark etmesi.

Evet çok Batmanvari bir son ama tutarsız değil. Amanda’nın Maxvell’in ilk Suicide Squad dosyalarına ulaşmasına göz yumması, kendi Task Force ekibi tam League’in tepkisini çekeceği sırada ortak düşman haline dönüşmesi ve bunun sonucunda Batman’in gelip tamam Suicide Squad da yararlı bir takımmış artık karışmıyoruz demesi. Bu planı daha da anlamlı yapan şey ise aslında hiç de mükemmel olmaması ve sonuçlarının yıkıcılığı. Nitekim Emerald’dan Mask’e Maxvell’in takımı hala daha dışarılarda geziyor ve Eclipso’nun da tekrardan birilerini etkisi altına almamasının bir garantisi yok. Bu da ileri ki sayılar için bence güzel bir beslenme alanı. Bunun dışında benim daha da ilgimi çeken kısmı, Batman’in hikaye sonunda Killer Frost’u ve Lobo’yu yeni kuracağı Justice League Of America ekibine katması. Evet Lobo kısmı biraz tartışmalı ama Black Canary ve Frost’u da düşününce biraz yarasanın kendi renginde bir takım gelecek gibi gözüküyor ve beni açıkçası heyecanlandırıyor.

Evet bu yazınında sonuna geldik. Olabildiğince haftalık incelemeleri sürdürmeye, gözümden kaçanları ya da hatırlattıklarınızı katmaya çalışacağım. Hepinize bol çizgi romanlı haftalar!

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba