Connect with us

Bomba

MARVEL-DC HAFTALIK ÇİZGİ ROMAN İNCELEMESİ (01.02.2017): MAHALLENİN DURUMU NE?

Yayınlandı

on

Bu hafta geçen haftanın aksine daha sessiz, eventlerden uzak bağımsız hikayelerin ağırlıkta olduğu bir hafta oldu. Bu da geçen haftaya ve tahminen gelecek haftaya göre daha az sayıyı incelemeye almama sebep oldu. Yine de eldekiler de güzel, eldekiler de hoş diyerek başlayalım.

All New Drama Queen

All New Drama Queen

All-New X-Men 018
Sanıyorum ANAD projesi 2. Marvel fazıyla beraber bayaa bir çöküşe, bolca U dönüşüne sebep olduğundan olacak All-New başlıklı pek bir çizgi roman serisi bulmak zor artık. Genç Spidey düz Spider-Man adını kullanıyor. Zaten başta üzeri çizilmesi ya da emekli olması gereken kahramanların çoğu hali hazırda yerinde durduğu için, çok aşırı farklı acayip yeni Marvel esprisinin pek bir anlamı kalmadı. All-New X-Men, zaten bu espriyi trollemek için yaratılmış bir proje olduğu için, bu ismi kullanmakta pek bir çekince görmüyor gibi. Yani 60’lardan gelen orijinal beşlinin hala bu evrende bu zamanda var olup olmaması gerektiği tartışmasına girmeyeceğim, hali hazırda bahar aylarında çıkacak x-Men Blue serisinin de baş aktörleri olduğu düşünülünce zaten pek de bir anlamı yok. O yüzden tatlı tatlı hikayemize girelim tadımız kaçmadan.
Bu sayı,gürül gürül giden Inhumans vs X-Men hikayesinden bize kopan bir parça (zırt pırt tie-in yazmak sıkıcı oluyor). Bir önceki sayı ağırlıklı olarak genç Ice-Man’in aşk hayatının bu savaştan nasıl etkilendiğine değinmiştik. Burada da Cyclops üzerinden belki ana hikayeyi de etkileyebilecek gelişmelere tanık oluyoruz. New Atillan’da kuşatma boyunca bir türlü bitmeyen kimlik bunalımları sebebiyle doğru düzgün savaşamayan ve zırt pırt birileri tarafından sen Scott Summers’sın ona göre hareket et azarı işiten -sanki Sedat Peker’in yeğeni- genç Slim’imiz, zihnine giren Mosaic sayesinde, asıl Cyclops’un -evet asıl, bu konuda biraz hassasım- aslında Black Bolt tarafından öldürülmediğini öğrenir. Malumunuz Mosaic zihinden zihine atlayan yeni bir gencimiz, Inhuman pazarlama taktikleri neticesinde kendi serisi de çıkıyor. Kapaklar çok havalı, nitekim böyle bir savaşta da olmazsa olmazdı.

Hikayeye dönersek ise Mosaic, Cyclops’tan önce Magneto’nun zihnine giriyor ama çok kalamıyor ancak ondan kalan pek üzerinde durmadığı anıları da Cyclops’un zihnine taşıyor. Genç Cyke, kendi zihninde hapsolmuşken o anılara giriyor ve orada aslında her şeyin Emma Frost’un projeksiyonu olduğunu, Death Of X sırasında bir terrigen bulutunu saf dışı bırakanın da, Bolt’a dalanın da asıl Cyclops olmadığını öğreniyor. Öğrenir öğrenmez de bir sinir geliyor -malum ergenlik- ve Emma’ya sövmeye başlıyor. İşte vay efendim aylardır insanlar onu terörist diye suçluyormuş, bunalımdan bunalıma girmiş ama aslında hepsi Emma Frost’un suçuymuş. Şimdi burada Ozan Güvenvari bir küfrü sizin zihninize bırakıp,karakterden çok yazarlara biraz yürümek istiyorum. Yahu, Death Of X gibi gerçek olduğuna inanılmayacak kadar güzel hikayenin en yürek burkan anı neydi? Cyclops’un son nefesini verirken Emma’ya böyle bitmemeli demesi? Yani öyle ya da böyle, White Queen’imiz o epik hikayede tüm bunları biraz da bu vasiyet üzerine yapmadı mı, yaptı. E şimdi kalkıp mutant terörö demogojisiyle şu güzelim hikayenin bütün esprisini yerle bir etmek niyedir? Anladık genç Cyclops size lazım. Hem Champions var hem de Resurrection’dan sonra çıkacak yeni X serileri. Dolayısıyla Slim’i bunalımlarından çıkarmak istiyorsunuz. İyi de, daha makul bir yol bulamadınız mı? Hadi tamam bundan aylar aylar önce X-Men’i yeniden göklere çıkarma, seri üzerine seri çıkarma projesi yoktu. Cyclops’a küfretmek Marvel evreninin son dönemde iyice karışmış ve saçmalaşmış ahlak kodları arasına girmişti o yüzden genç Summers’i da bu çerçevede ele aldınız. Tamam da bunu ortadan kaldıracağız diye bu sefer de Emma Frost’u günah keçisi yapmak mı mantıklı yoksa artık ortada gerçekten bir günah olmadığını, mevzunun ölmek üzere olan bir türün kriz anında yaratmaya çalıştığı bir çıkış yolu olduğunu kabul etmek mi? Yahu anket yapsanız bir tane okur çıkmayacak terrigen bulutlarının yok olmasına üzülecek. Kabul edin, olmadı işte. Şimdi niye mis gibi hikayeyi baltalıyorsunuz. Ayrıca sayıya dönmüş olalım bu vesileyle, adama sormazlar mı madem derdin o bulutu kimin ortadan kaldırdığıydı, bu kadar büyük suçtu, senin şu an New Atillan’da ne işin var diye. Resmen yazdıkça sinir oluyorum. Neyse efendim, bu mesele bir yere bağlanır mı derseniz, eğer tek amacı boş sansasyon değilse henüz çıkmamış IvX sayılarının kapaklarının verdiği mesaj, mevzunun iki türün savaşından çıkıp Emma’nın ipleri ele almasına ve Avengers vs X-Men’de olduğu gibi bir ortak düşman mefhumuna gitmesine yönelik. Bu tabii ki bir tahmin. Ama eğer böyle olacaksa, yani delirmiş bir Emma anlatılacaksa -ki Lemire ve Soule’a Death Of X hikayesinden ötürü güveniyorum mantıklı olabilir- Cyclops’un aslınnda nasıl öldüğünün ortaya çıkması burada bir rol oynayabilir, X-Men cephesinde kırılma yaratabilir. Böyle bir gidişat mantıklı mı, değil? Ama güzel işlenme şansı var, tüm beklentim de budur efendim.

Aynısından yapın ama ateş çıkarmasın da gerçeği büksün

Deadpool And The Mercs For Money 008
Evet bir başka IvX tie-ini ile karşınızdayız (ara ara kullanalım yine de). Hoş böyle dediğime bakmayın, aslında hikaye akışına pek bir katkısı olmayan, Civil War II’de çok gördüğümüz tarz hikayelerden. Ki bence belli yanlardan böyle olması da iyi. Neticede tek hatayla Osborne’u dünyanın başına getirmiş bir insan Wade Wilson. Az şakalı bol siyahlı bu X-Force andıran hikayemiz, andırmasını biraz daha arttırıyor ve distopik bir gelecekte geçiyor. Her şey, Negasonic Teenage Warhead’in (NTW) savaş çıkmasın kimse kimseye kıymasın diyerek Terrigen bulutunu gerçekliği değiştirebilme güçleriyle (evet sadece ölümden dönmedi güçleri de değişti) komple zararsız hale getirmesiyle başlıyor. Güzel sonuçlar getirmesi beklenen bu olay işleri daha da karıştırıyor ve sonuç olarak yine Inhumanlar ve Mutantlar birbirine giriyor. Bir kanat radikalleşirken diğerleri azalıyor ve sonunda NTW ile saklanan bir kaç mutant, onları arayan Deadpool ve ekibi bir de yine aynı amaçtaki Inhumanlar kalıyor. Nitekim klişeler klişesi gerçekleşiyor, Wade, gotik hanım kızımıza nasıl doğru davranılır neden gerçeklikle uğraşılmaz dersi veriyor, NTW geçmişe dönüp kendi kendisini bulutu öldürmekten vazgeçiriyor. Burada bir motivasyon da süreç içinde Deadpool’un kızının da ölmüş olması, zaten NTW’de her şeyi düzelttikten sonra savaşa girmekten vazgeçip, Wade’in kızının evine ne olursa olsun onu korumak için gidiyor. Evet tamam çok beklentim yoktu ama 2000’ler Hollywood aile komedisi tadında final olmayabilirmiş. Bir sonuç da, Deadpool’un ekibi de demek ki savaşa dahil oluyor, ancak nasıl ve neresinden? Umarım bunu da ilerleyen sayılarda görürüz.

Sevimli değil, ekmeğinin peşinde. (Ayrıca bkz. Çakma Harley Quinn)

Sevimli değil, ekmeğinin peşinde. (Ayrıca bkz. Çakma Harley Quinn)

Champions 005
Ve o kutsal gün geldi çattı. Umarım bozmaz dediğim, büyük umutlarla takip ettiğim Champions da, komple olmasa da ucundan ucuzculuğa verdi işi. Tamam çok olumsuz yaklaşıyorum ama çok sevdiğim fikren de özümsediğim bir seri. Önce şu ucuzluğu anlatayım da sonra hikayeye geçeriz. Efendim maalesef, Gwen ismi de, bir Bat gibi Spider gibi marka halini aldı. Nasıl mı? Son altmış yılınızın binlerce Batgirl, Spider Woman, Spider Mobile, Bat Cave benzeri orijinallikten uzak, tutan karakterlerin yan modelleri ile dolu olduğunu hatırlatmama gerek yoktur sanırım. İşte şimdi bu kümeye yeni bir isim eklendi: Gwen. Evet Gwen Stacy önemli bir karakterdi, ölümü çizgi roman tarihinde çağ değiştirdi ve belki cidden çok küçük bir ihtimal de olsa alternatif evrende Spidey’lik yapması ve ara ara 616 evrenine de uğraması hoş bir enstantane olabilir. Ki oldu da. Etrafta yüzlerce cosplayi var. Ama bu oldu diye, yine benzer renklerle, çizgi roman tarihinin fenomen karakterlerinden birinin “Gwen””ini yapmak nedir? -evet x girl, w woman politik doğruculuğumuza çok banal geliyor artık o yüzden Gwen diyeceğiz ama her şeyi de pembeye boyayacağız falan-.

Yani biri bana Gwenpool fikrinin bir tane makul yanını açıklayabilir mi? Deadpool’un ara ara ve çok ince yaptığı aslında yaşadığımız her şey çizgi roman hikayesi göndermelerini, ayı gibi “hö benim geldiğim evrende hepiniz çizgi romansınız Miles anan niye yaşıyor senin” diye yapan, herhangi bir mizah unsuru bulundurmayan dünyanın en abartılmış karakteri. Yani mevzu bir tane daha Deadpool yapalım belki ileride filmini çekeriz fikriyse herhalde izlemeyeceğim ilk çizgi roman filmi olur. Neyse diyeceksiniz ki iyi hoş da Champions yazısının ortasında niye Gwenpool’dan bahsediyorsun? Çünkü çok güzel bir şeymiş gibi nimetten saydıkları Gwenpool’u alıp Champions hikayesinin ortasına getirdi bu sayı yazarımız. Daha da ötesi hikayeyle hiç bir ilgisi yok. Sadece Gwen hanım Champions’u görmüş özenmiş ondan pistollarını alıp gelmiş. Halbuki hikayemiz Mutantından eşcinseline bütün renklere düşman bir şerifi ve şeriften memnun olmayan ama insanlara da inancı kalmamış bir şerif yardımcısını çok güzel şekilde anlatan bir hikaye. Trump göndermesi yazmama gerek yok sanırım artık bu tarz hikayelere. Çünkü belli ki Marvel daha çok hedef alacak, iyi de yapıyor, üstelik şu an Amerika’da gerçekleşen eylemlerin yoğunluğunu da düşündüğünüzde buna gözünü kapatması saçma olurdu. Ancak gözünü seveyim iş Trump’ın saçı da komik Osborne’un saçı da muhabbetine gelmesin.

Neyse efendim, bu hikayede de diğer Champions hikayelerinde olduğu gibi, şerif yardımcısı üzerinden kahraman olmak için süper güçlere sahip olmaya gerek olmadığı sonucuna varıyoruz güzel bir örnekle. Zaten böyle önemli bir mesajı bu kadar iyi bir hikayeyle veren bir seriye Teen Titans muamelesi yapıp, Gwenpool koymanın alemi ne hala anlamadım. Hikayeye de herhangi bir katkısı ya da zararı olmadı, umarım öbür sayıya kadar çıkmış olur. Hadi haksızlık etmeyeyim bir kaç kere bu kadar kötü olduğuna göre kesin bir villain tarafından beyni yıkanmış sorusunu sormasa iki üç kere “Hayır, çok kötü olmak sıradan insanın potansiyeli dahilinde” cevabını almazdık. Çok mu aydınlandık, yok ama güzel mesaj.

Her şeyin farkındayım ve bu durumdan memnun değilim

Her şeyin farkındayım ve bu durumdan memnun değilim

Old Man Logan 017
Delikanlılıktan ölen serilerimizde bu hafta Logan dayı. Bakın ben gerçekten seviyorum bu seriyi. Şu ana kadar bir kere bile bozduğunu görmedim. Hiç bir şekilde retcon kasıp hikayeyi bozmadılar, boşlukta kalmış çok değinilmemiş yerlere ganimet avcısı gibi saldırmadılar. Bu seride de ana hikayedeki sertliği verişi olsun, çizim tarzı olsun, hiç bir şekilde Wolverine serilerini aratmayan hoş bir yolda ilerliyor. Şu an geldiği noktada da normalde alakalı alakasız her şeyden teori uydurabilen beni koca bir soru işaretiyle bırakmış durumda. Bir önceki sayıda Puck’a uzayda yardıma giden Logan, bir Kree ırkıyla savaşıyor, bir kendini Wasteland’de Banner’in torununu ararken buluyordu. Bu ani geçişlerin hiçbirini ya da hangisinin gerçek hangisinin ilüzyon olduğunu da bu sayıya kadar açıklamadı. Şu an ise öğrendik ki her ikisi de Jean’in ilüzyonları imiş. Yani Puck’a yardım etmeye gittiği gerçek duruyor ancak ondan sonraki her şey, esir düştüğü andan itibaren gördüğü ilüzyonlar ve kabuslar. Yani terk ettiği için Wasteland’in başına geçen bir Hulk yok ortada. He peki Jean ablamız bunları neden yapıyor? Aklıma gelen bir tane bile teori yok. Ancak sevdiğim bir karakterin sevdiğim tarzda bir seride gözükmesi güzel oldu. O yüzden de heyecanla yeni sayıyı bekliyorum, herkese de tavsiye ediyorum.

Şu bebeksilik

Şu bebeksilik

Bullseye 001
Evet geç başladığım haftalık incelemelerde bir ilk sayı incelemesi atmanın gururunu yaşıyorum şu an. Hem de sevdiğim bir karakter ile. Bullseye, seveni çok olmasa da hep bir yerden ilgimi çeken bir karakterdi. Hiçbir zaman popüler kötü adam yapalım diye grileştirmeye çalışmadıkları, hiç bir şekilde hak verilecek bir tarafı olmayan, yani Doom özentisi falan değil bayaa bayaa bir kötü adam. Hem de öyle çok güçlü filan da değil, bildiğin kiralık katil. Ama hem iyi nişancıların her zaman yaratıcı aksiyon sekansları gösterme potansiyeli, hem de kendisinin ne olduğunu çok iyi bilen ve bununla herhangi bir sorunu olmayan biri olması, Bullseye’i benim için her zaman kredisi yüksek bir karakter yapıyor. Yani hem mükemmel cinayet tutkusu, hem de ahlak kavramını dışarıda bırakacak kadar kendini basit görüşü, olması gerektiği gibi bir seri katil yaratıyor. Daha da sevmeyen varsa 2011’de çıkan iki sayılık Perfect Game hikayesini okusun. Ya da okumasın, değeri bilinmemiş hikayeler köşesi yapmayı planlıyorum, orada yazarım.
Ana hikayeyle ilgili çok fazla şey söylemek istemiyorum. Bir önceki işinde gereğinden çok gürültü yapmış ve dört federal ajanın ölümüne sebebiyet vermiş olduğu için, ölen eşinin intikamını güden bir federal ajanın da peşine düştüğü kötü adamımız, Kolombiya mafyasının eline düşmüş, New Yorklu bir mafyanın oğlunu kurtarma işini alır. Ancak Kolombiyalılar hem çok güçlüdür hem de çok psikopattır, dolayısıyla kolay lokma olmayacaktır. Gerisini henüz bilmiyoruz, yeni sayıda öğreneceğiz. Ancak ilk sayı şerefine koydukları on sayfalık yan hikaye de, sadece ataç kullanarak zevk için dört beş kişinin ölümüne sebep olduğu enstantane de çok güzeldi. Halihazırda sokak seviyesinde hikayelerin fanı olarak şu verimsiz haftada ne kadar mutlu ettiğini anlatamam. Herkese de tavsiye ederim. Ayrıca umarım söylenti doğrudur da Daredevil üçüncü sezonunda görürüz Bullseye’i. Ki bana bu solo seri de bu yüzden başladı gibi geliyor ama olsun. Hep kötü sonuçları olacak diye bir şey yok promosyon mantığının.

Bırahın gelsin

Bırahın gelsin

Batman 016
Aşırı delikanlılıktan ölmek üzere olan serilerimizde bu hafta ikinci konuğumuz Batman. New 52’nin bozmayan nadir serilerinden olan Kara Şövalye hikayeleri, Rebirth ile beraber bozmayı geçtim, level atladı desem yeridir. Ya da fanboyumdur bilmiyorum. Aslına bakarsanız ilk sayılardaki I am Gotham hikayesi bence biraz yavan ve fazla acıklıydı. Ardından gelen Night Of The Monstermen toparladı. Tim’in ölüşünün gerçek olmadığını hemen aynı sayıda vermeleri bir başka biz küçük hesap adamı değiliz hamlesi oldu ve Batman’in sorunlu psikolojisinde, aşırı korumacılığını tetiklemesi açısından güzel bir yapı taşı oldu. Ardından gelen I am Suicide hikayesi işin içinde Batman olunca twist değerini yitiren ama yine heyecanlandıran bir sonla kendini I am Bane hikayesine bıraktı. Arada bir de bir kaç sayılık Catwomanla aralarında geçen yarı romantik yarı trajik hikayesini de bence güzel yedirdiler. Ki her iki karakteri de derin bulan bir insan olarak hiç hayal kırıklığı yaşamadım. Bu haftaki sayı da I am Bane hikayesinin girişiydi. Bane’in Gotham’a kendisinden intikam almak için döndüğünü öğrenen Kara Şövalye, ekibini toplar ve hemen şehri terk etmelerini söyler. Evet ne bekliyordunuz saldırı planı falan mı? Herhalde DC içinde en fazla kendine yancı/yardımcı yetiştirip en çok aman çevremdekiler zarar görmesin diye endişelenen kahraman Batman. 10 yaşındaki oğlu bile ben Robin oldum diye geziniyor ne bu tripler. Ki zaten ekipten de bir tek yeni eleman Duke, Bruce’un sözünü dinliyor. Bir türlü alışamamış olsam ve kıyafetini de çok çirkin bulsam da belki bu sefer Grayson tarzı dışında bir yardımcı, yeni bir renk katabilir. Bunun dışında pek bir olay olmuyor, Jason, Dick ve Damian ne yapabiliriz diye konuşuyor ve bir sonraki sahnede hepsini üzerlerinde I am Bane yazılı, boyunlarından asılmış bir şekilde Batcave’de görüyoruz. Evet, açık açık bu sadece giriş demişler. Ancak Bruce ile buluşmak için toplandıkları Batburger lokantası enstantanesi, Batman kostümlü kasiyerin Bruce Wayne’e patateslerinizi Jokerize edilmiş ister misiniz demesi ve Bruce’un dede gibi Joker gibi bir manyağın adını nasıl markalaştırırsınız atarı.. Ve bir de hamburgeri çatal bıçakla yemesi. Bu enstantaneler için bile okunabilecek bir sayıydı. Tavsiye ederim.

Bu haftalık da bu kadar, gelecek hafta umuyorum daha fazla sayıyla -ve özellikle DC sayısıyla- bu sayfada olurum. Umarım beğenmişsinizdir, yorumlarınızı bekliyorum, çizgi romanın gücüne inanın, çizgi romansız kalmayın!

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba