Connect with us

Bomba

MARVEL GİZLİ SAVAŞ GANİMETLERİ BÖLÜM 2: DEVRAN KİMİN, EVENTLAR NASILDI?

Yayınlandı

on

Öncelikle iki yazı arasında bu kadar uzun zaman geçtiği için okuyan okumayan (??) herkesten özürü bir borç bilirim. Şahsi yoğunluktu, ülke gündemiydi derken arada yeni sayılar çıktı ben anca yazıyorum (neyse ki yeni sayılar çok şey değiştirmedi). Bu yazıda bir öncekinin tersine daha az seri üzerine olacak ve asıl olarak şu ana kadar çıkan eventler üzerinden bir portre çizmeye çalışacağım. İlk yazıma ise şuradan ulaşabilirsiniz. Hadi başlayalım!

Seriler

yazi-2

BİR BAŞARISIZLIK HİKAYESİ: MUTANT GÖRÜNÜMLÜ INHUMANLAR

Marvel, film hakları sebebiyle iki binler ortalarından beri mutantları hasır altı etme meselesi herkesin aşağı yukarı bildiği bir şeydi. Geçen yazıda da bahsettim biraz. Bu hasır altı etme House Of M’le sayılarını iki yüze düşürmeyle başladı, Cyclops gibi ikonik karakterleri kriminalize etmeyle devam etti ancak AvX sonrası tekrar artan mutant nüfusunun fanlarda yarattığı “bir ihtimal daha mı var?” umuduna, Secret Wars sonrası Marvel NOW! ikinci fazı öldürücü, öldürmezse sürüncürücü asıl darbeyi indirdi: Terrigen zehri!

Dilsiz kral Black Bolt’un -evet bayaa kötü espri- Fear Itself serisinde son kurtuluş deyip Atillan’ı patlatması sonucu Inhumanlar evsiz kalmış, kraliyet ailesi halkın arasına inmişti. Dark Reign dönemi havada asılı kalmış Asgard tadında bir hikaye beklerken sadece, gerçekler can yaktı. Atillan’daki terrigenlerin patlama sonucu dünyanın atmosferine dağılması, ilk başta yaratıcı duran, ama yayın politikasını hesaba katınca çok da üzerine düşünülmediği fark edilen bir “şey” oldu. Terrigenin, inhumanlara can verdiği kadar, mutantları zehirlediği gerçeği. Bu meselenin, en nihayetinde bir Inhumans vs X-Men serisi getireceği belliydi ve ona ayrıca aşağıda değineceğim. Bu kısmı bütün bu olanlar ışığında başarısız Inhuman politikasıyla sınırlı tutacağım.

Terrigenin atmosfere karışması sadece Mutantların değil, Inhumanların da gidişatı için ciddi bir belirleyici oldu. Önceleri sadece Royal Family kararı ve gözetimiyle Terrigenle etkileşime girerek güçlerini kazanan Inhumanlar, şu an sokakta yürürken, iddaa kuponu yaparken, tamamen rastgele bir şekilde iki Terrigen bulutundan (hoş artık bire düştü) birine denk geldiği anda kısa süreli olarak kozada kalıp, genlerinde aktive olmayı bekleyen yetenekleriyle dünyaya geri dönüyorlar. Bu mesele size bir şey hatırlatıyor mu? Yani, hayatın sıradan akışı içerisindeyken, bir anda daha önce varlığını bilmediğiniz güçlere kavuşuyorsunuz. Hmm, bir anda önünüzde tekerlekli sandalyede her daim takım elbiseli bir kel adam da gelse tam olurmuş aslında! Bu aşırı orijinal değişim, direkt Inhumanlardan soğumama sebep olmuştu uzun süre. Yani, ne gereği vardı? Mutantları evrenden çıkarıcaz, çıkartırken Inhumanları Mutant gibi yapacağız, bir yandan da direkt Inhumanların can suyuyla mutantları öldüreceğiz. Eee? Eeesi, işte Bryan Singer kapımızda ağlayacak. Sonuç ise fanların baskısı, düşen satışlar, Fox’la minik flörtleşmeler sebebiyle… Baharda on tane yeni X-Men serisi gelecek, IvX’de de Mutantlar haklı gibi olacak! Eh yani. Tabii bir yandan da dünyanın en ünlü süper kahraman takımlarından birinin yüzbinlerce fanı Inhumanlardan nefret eder hale gelecek, ön açıcı hikayeler yazamamış olacağız, Royal family de geri tekrar uzaya dönecek. Hikayelerden çok bahsedemedim biliyorum, ama öncelikli olarak bunları anlatmam gerektiğini düşündüm. Çünkü şu an Inhuman ve X-men serilerinde olan biten her şey, iyi hikaye kurgulama kaygısından çok bu çerçevede giden ne olacağını kapağı açmadan anlayabildiğimiz serilerle geçiyordu. Ta ki.. Neyse onları hep aşağıda event incelemelerinde anlatacağım.

Inhumanların şu ana kadar geçen yolculuğu nasıldı peki? Yani tüm bu olup biten ekonomik kaygılı politikalara rağmen. Aslına bakılırsa, kontrolsüz Inhuman popülasyonu, baya bir yeni karakter getirdi. Özellikle Inhuman diye adlandırılan bu toplam, çok derinlikli karakterler olma iddiası taşımasa da renk kattı diyebiliriz. Bunun dışında, tahta Medusa’nın geçişi iyi bir değişim oldu bence. Bolt’un kafasına göre tüm Atillan’ı paramparça edip ortadan kalkması sonucu herkesi toplayıp dünyada New Atillan’ı kuran Medusa’nın, Bolt’u görünce bak tahtın da seni bekliyordu kafasında olması inanılmaz saçma olurdu. Ayrıca daha çok konuşan bir baş karakter de biraz açmadı değil. Sıfırdan bir düzen kurma çabası, Mutantlarla yaşadığı gerilimler, CW2’nin merkezinde bir Inhuman olması.. Kısacası bütün torpillerine rağmen şu an Marvel evrenindeki tüm sorunların merkezinde bir ırkı temsil ediş şekli, Medusa’nın karakterizasyonuna ciddi katkılar sağladı. Johnny Storm ile sevgili olması dışında. O senin kardeşinin exi be Medusa.. Yapma Medusa. Bu arada bütün bu torpillerden en çok nasibini alan karakter Karnak oldu ki ismi geçmezse çok büyük ayıp olurdu. Kıyafetine yapılan değişim, adı konmasa da boyunun biraz uzatılması ve kafasının biraz küçülmesi, dünyada olmanın getirdiği dertlerden ötürü tüm kahramanlara koyduğu postlar ve süper gücünün her şeydeki zayıflığı görmesi olması gibi bir yaratıcılık örneğinin hikayelere kattığı derinlik, deha.. Şu Inhuman kayırma meselesinde bence nadir olumlu gelişmelerden. Hala daha saçma olan detay, Mutantlara benzesinler ama çok da benzemesinler diye, Inhumanlara da ünlü Inhumanlara da insanların, toplumun herhangi bir tepki göstermemesi. Yani yıllarca no more mutie diye diye insanlar android oldu, kiliseler neo nazi bürolarına döndü, çocuk yaşta mutantlar parklarda öldürüldü (God loves, man kills, hala okumayan varsa da kalmasın artık) ama ne hikmetse adı Inhuman olunca, sokakta yürüyen insanın bir anda -terrigen tetiklese de neticede genlerindeki modifikasyondan ötürü- güçlere sahip olması, fiziksel değişimleri kimsede hiçbir şekilde tepki yaratmadı. İnsanlar Crystal’e gittiği her yerde seçim turundaki milletvekili muamelesi yapıyor, Gorgon kucakta bebek seviyor filan. Neyse, Inhuman hikayesi şu an itibariyle böyle. Okunur mu, okunur. Ama kıl olmadan okuyana helal olsun.

Agents Of Shield: Dizisi tuttu çizgi romanını yapalım… Tersi miydi yoksa?

Çizgiromanda soldakini geri istiyoruz

Çizgiromanda soldakini geri istiyoruz

          Dizi için kafama silah dayasalar ağzımdan bir tane kötü söz çıkaramaz kimse. Baş döndürücü kurgusu, oyunculukları, her temanın başarılı şekilde altından kalkmaları. Bu yazı bir dizi incelemesi olmadığı için detayına girmeyeceğim ama izlemeyen kalmasın istiyorum. Çizgi romanla alakalı aynı şeyleri söyleyebileceğimden emin değilim. Karakterler, farklı yolculuklar izlese de diziyle aynı: May, Fitz, Coulson, Emma, Quake, Ward, Deathlok. Hikayeler aynı dizinin filmlerle kurduğu ilişki gibi ana eventlerden neredeyse hiç kopmuyor. Ancak… Açık konuşmak gerekirse şunun ayrımına varılması gerekiyor: Çizgi roman uyarlaması bir TV dizisi için “yeterli” olabilecek elementler, hali hazırda o çizgi roman evreninde olan bir seriyi kurtarmıyor. Hele de bu serinin, Jessica Jones gibi street level, yani iki üç mafya, birkaç çok da güçlü olmayan kötü adamla da yazılır diye geçiştirilemeyecek şekilde, evrendeki tüm anomalileri izleyen, dünya çapında bir istihbarat örgütünü anlattığını düşünürsek. Fitz’i ya da Coulson’ı tv ekranında büyülenerek izleyebiliyorsam, Shield gözümde siyah tulum giyen adamlardan daha havalı bir hale gelebiliyorsa bunun bir sebebi de zaten öyle çizgi romandaki gibi yetmiş seksen senedir olan değil, ilk filmi çıkalı daha sekiz sene olmuş bir evrenin (MCU+TV departmanı) içinde, bu karakterlerin daha anlam kazanabiliyor olması. Düşünün orijinal Nick Fury bile yok. Ama mesele çizgi roman olunca, kimse tipi Elizabeth Hendstridge’e benzetilmeye çalışılmasından başka bir olayı olmayan karaktere çok da fazla ısınamıyor. Ya da kaale alamıyor. Açıkçası bari meta karakterleri arttıralım anlamlı olur mantığı aslında kötü olmasa da, bu artı karakterin kalıcı bir Deathlok olması, ne bileyim, üzüyor. Topu topu bir seri için ne çok derdin varmış okuma geç diyebilirsiniz, ama siz bunu demeden gördüğüm birkaç sorundan daha bahsedeyim. Çünkü bu mesele tek bir seriden kaynaklı endişelerim değil sadece, genel anlamda hem DC’de hem Marvel’de dizi ya da filmlerde tutan karakterlerin, konseptlerin ya da elementlerin çizgi romana yansıtılma şekliyle alakalı aslında. Arkadaşlar bu gözler 2000’de çekilen ilk filmin gazıyla bütün X-Men’in motorcu çetesi gibi gezdiği serileri de gördü. Bakın X-Men diyorum, hani renkleriyle çıkış yapmış seri. Böyle çok fazla çıkıştan bahsedebiliriz. CW dizilerinin tarzı da New 52’nin yüz yıllık DC karakterlerine getirdiği tonlama farkıyla bağlantılı olması da bence baya kötüydü, ya da ben çok komplocu ve zor beğenen bir insanım. Ama hala bence çok anlaşılamamış, hatalara müsait bir konu Tv/sinema ve çizgi roman ilişkisi. Agents Of Shields bu sorunu biraz daha ileri bir seviyede yaşıyor. Yani diziyi dört sezondur izleyebilirsiniz, Coulson’ı çok iyi tanıyor olabilirsiniz, ama elinize serinin bir sayısını aldığınız zaman, Coulson’ın motivasyonlarının ya da derinliğinin çizgi roman evreninde verilmiş olduğunu görmek istersiniz. Çünkü aynı evren değil, çizgi roman evreninde olan bir çok şeyin yaşanmadığı bir evrende pişmiş karakterlerin, damdan düşer gibi çizgi romanlarda reislik yapması, oturmuyor.

shield-142747

İki evren arasında da asla böyle bir denklik kurulamayacağı düşünülürse de, keşke daha iddiasız bir pozisyonda başlasaymış bu bir grup Shield ajanının maceraları. Yani Batmanvari bir şekilde zihninde tüm kahramanlarla alakalı bir yok etme planı olan Coulson, dizide dahi sırıtabilecekken çizgi romanda… Olmamış. Bir başka ve bu bahsettiğim tersinden uyarlamaların önemli sorunlarından biri de, hali hazırda çizgi roman evreninde var olan bir karakterin, dizide ya da filmde yorumlanış şeklinin, orada tuttu diye aynı şekilde geri çizgi romana uyarlanması. Ki Marvel Ultimate serisi çıkararak bu konuda olabilecek en mantıklı hamlelerden birini yapmıştı zamanında.Bütün evreni yıkmaları ne kadar alakalı bilemeyeceğim ama, beklemezdim. Yani siz dizi için Quake karakterini alıp, Inhuman bu aslında diyebilirsiniz. Nick Fury’s Secret War’a dayanan efsane orijinini alıp, yerine genç, kimsesiz hacker -aşırı yaratıcılık- hikayesi koyabilirsiniz. Karakter çizgi romandaki kadar karanlık, sert olmayabilir. Çünkü tekrar ediyorum, bu dizi evreni ve çizgi romanlarla paralellik göstermesini imkansız kılacak milyar tane farkı var, hikaye bazında da,kendi doğalarının getirdiği sebeplerden ötürü de. Ancak, bir karakteri alıp, dizideki hali tuttu diye olduğu gibi çizgi romanda da değiştirmeye çalışmak… Orada dur! Yani sen 16 yaşında onuncu seviye Shield ajanı olmuş, kısa dönem başına geçmiş, Nick Fury’yı -hayır işte Coulson’ı değil mesele orada başlıyor- kendine baba figürü edinmiş, soğuk kanlı bir karakteri alıp, Fitz ayarında bir şey haline getirmeye çalışınca, olmuyor, okunmuyor. İnsanlar bu kadın Winter Soldier’le gezegen basmıyor muydu, May’le ne işi olur demez mi sanıyorsunuz. Durum böyle olunca sayıyı açınca Daisy Johnson değil Chloe Bennet görüyorum. Bu hatalar silsilesinden dönerler umarım. Ki Quake’in baharda Ms Marvel ile ortak seri çıkartacağını da düşününce. Ama dizi fıstık gibi. İzleyin.

 

Uncanny Avengers nereye gidiyor???

      yazi-4        

  Uncanny Avengers, başından beri hep Marvel’in en başarılı işlerinden oldu. “Yıllarca kahramanım diye gezdiniz bir tane mutantın elinden tutmadınız” başlıklı haklılık payı olan atarın başlangıç olarak gerçekten iyi bir motivasyon olduğu belliydi. Özellikle Rogue gibi mutasyonu görece kendisine ağır bedeller ödeten bir mutant ve Scarlet Witch gibi nefret objesi karakterler, iyi seçim olmuştu. Buna Havok’un biriktirdiği her daim ikinci adam kompleksi, yeni yazarlar editörler zaman zaman ısrarla reddetmeye çalışsa da Wolverine’in asla örnek uygun bir karakter olmaması… Uzar gider. Hakeza karakterler değişse de hikayeler konusunda hiçbir belli bir kalitenin altına düşülmedi. AXIS eventi başlı başına Uncanny Avengers ekibinin üzerine kurulmuştu, Havok’un zamanda yolculukları, tam bir çakal retconu olmasına rağmen Scarlet Witch ve Quick Silver’in High Evolutionary ile hikayesi derken, Secret Wars’a kadar gayet güzel gelmişti. Başlıktan ve gidişatımdan şu an buraya bir “ama” gelecek havası yarattığımı biliyorum ancak hayır. Çünkü bence hala o kalite bozulmadı umarım da seri bir gün iptal olana kadar da bozulmaz.

Malum Secret Wars sonrasının en büyük şoku Deadpool’un Avengers üyesi olmasıydı. Bu üyeliğin bir ara/tematik takım için olması “hea o zaman olur ya” havası yaratsa da bence bu seride iyi gitmeyen tek şey o oldu. Yani tamam, en problemli ve tartışmalı Avengers takımında, kahraman bunalımlarından uzak, nispeten gri bir karakter olarak diğer üyelere yaptığı çıkışlar, ders vermeler biraz farklı bir Wade okuma şansı verse de, işin içine Deadpool katınca çizerinden yazarına seriye bütünüyle bir mizahi hava katmaya çalışmak biraz haksızlık oldu. Şuna katılırım, şu an elde zirilyon tane Avengers ekibi var, üzerine benzer temalı Champions çıktı, bu serilerden birinin farklı bir ton yakalaması, o serinin de zaten üyelerinin hepsi tartışmalı karakterlerden oluşan bir takım olması mantıklı. Ama yine de bu kadar bütünsel bir değişim biraz abartılı oldu. Onun dışında, her zamanki gibi bütün eventlerle iyi bir bağlantı kuran, gerektiğinde mutantların Cap’e, “Steve anlıyoruz etik falan ama ölüyoruz biz de birader” ayarı çeken hatta bununla kalmayıp Steve Rogers dağıtıyorum ekibi diyince hepsi birden dağılmayız sensiz devam ederiz cevabı gözlerimi yaşartmadı değil. Şu ana kadar sıkıldığım herhangi bir düşmanları sorunları hiç olmadı. Mutantların en çok geri plana itildiği dönemde dahi Unity Squad’a bu kadar özenilmiş olması çok ciddi bir mutluluk kaynağı oldu benim açımdan. İleriki dönemler, Inhumans vs X-men nasıl etkiler bilemiyorum, biterse de geride kaliteli hikayeler bırakarak biter. He bir de içimde kalmasın, keşke Hank Pym ölmese idi, hadi öldü daha orijinal bir şekilde ölseydi Ultron’un etkisinde düşman olmak yerine.

New Avengers: Son 20 yılda içinde AIM ve arıcılık geçen şakalardan sıkıldınız mı? Aa durun daha yeni başlıyoruz ama yanında efsane bir Da Costa Portresi veriyoruz

yazi-5               

Kendime sürekli hatırlatmam gereken bir şey kısa başlıklar yazmayı öğrenmekse, diğeri de New Avengers serisine bu kadar geç başlamak. Benim için “yaa biraz bakayım” fikriyle ve biraz Civil War 2 tie-inleri sebebiyle çok ortadan başlamıştı New Avengers serüveni. Sonradan değerini fark edip yuttuğum seri sanıyorum SW sonrası ivme kazanan seriler arasında başı çekiyor. New Avengers diyince insanın aklında disassembled sonrası kurulan Spideyli Loganlı seri gelirdi normal şartlarda hep ama artık benim aklımda direkt olarak Da Costa’lı, AIMli, Pod’lu seri geliyor. Ve umarım hep böyle kalır. Öncelikle, AIM, bilimi radikal bir ideoloji haline getirmek gibi bence efsane motivasyonu olan bir örgüt olmasına rağmen, son yıllarda diğer bütün villain ekiplerinin gölgesinde kalmıştı. Bu ekibi tekrar parlatmak yerine komple iyi hale getirmek, bunu yaparken de hala ana motivasyonlara gönderme yapmak, arada bırakmak uygulamada da sorun çıkarmayan, kaliteli bir fikirdi. İkinci olarak, tarihin tozlu sayfaları arasından aşırı özgüvenli bir Da Costa da bu seri için hiçbir seçimin boşa olmadığını kanıtladı. Hikayenin hiçbir şekilde durağanlaşmadığı, aslında yılların klişesi olan en ufak detayların bile önceden düşünülmüş teknolojik cihazlarla belirlenmiş olması, her sıkıntı için dört beş planı olan çok zeki lider ve onunla hiçbir zaman tam uyum içinde olmayan ekibi, çok da bir şey vaat etmemesi gereken bir plottu. Ama karakter seçimleri ve olayların akışına yaptıkları dolu müdahaleler seriyi okunur yaptı. Daha fazla anlatıp her şeyi özetlemek istemiyorum, okuyun, okutun!

Eventler

Serileri bu kez biraz kısa tuttum, hem yazıyı gereğinden çok uzatmak istemememden hem de eksik olan serileri farklı ortaklıklar üzerinden yazı dizisi haline getimeyi düşündüğümden böyle bir yola girdim. Şimdi, başarısıyla başarısızlığıyla, eventlere geçelim.

Avengers-Standoff: Nick Fury gidince küfür edecek kimse bulamadınız mı? Çözümü Kolay!

yazi-6

Bu event, benim sıfır beklentiyle, hatta olup bittikten biraz da sonra baktığım bir hikayeydi. Ne kadar yanıldığımı tahmin bile edemezsiniz. Bu senenin Marvel için fena halde provakatif event senesi olduğu düşünülünce, şu ana kadar okuduklarım arasında en kalitelisinin en iddiasızı olmasını olması gereken şey olarak mı, enteresanlık olarak mı yorumlamak gerekir bilemedim. Hikaye, gerçekliği değiştirme gücü olan kozmik küpleri (kobik) kullanarak suçluların hapisten kaçmasını engellemeye çalışan Maria Hill’in, yaptığı şey fark edilince bu kez yine gizli bir şekilde gerçeği bükerek hapishaneyi bütün süper suçluların kendilerini sıradan insan sandıkları bir kasabaya çevirip, hepsinin beynini yıkadığını ve bütün bunları altı yaşında bir çocuk formatında, o duygusal zekada bir kobiğe yaptırdığını düşünün. Nick Fury dünyada güvenilecek son insan mıydı? Manyaklıkta sınır yok. Marvel’in kozmik olanlar hariç büyük eventlerinde hep politik ya da siyaset felsefesi argümanlarına dayanan ve özenilmiş hikayeler yazıyor olması keyifli oluyor. Civil War ya da Dark Reign dönemi bence bunun iyi örnekleri. Pleasant Hill eventi dediğimiz belki 20 sayıyı geçmiyor ama 20 sayı da dolu dolu geçiyor. Maria Hill’in bir önceki vukuatını da ifşa eden Rick Jones’in bu vesileyle yeni bir ruh haliyle Marvel evrenine dönüşü, bütün bu olaylar sırasında Sam Wilson ve Steve Rogers’ın politik ayrışması, dünyanın en şeytani ve tehlikeli insanları dahil olsa herhangi bir kişinin beyninin yıkanıp, farkındalığının yok edilerek hapsedilmesi, insanların bilinci dışında iyi olmaya zorlanması. Hepsi de aslında kolay cevap verilemeyecek, gündelik hayatla çok iç içe problemler. Tartışmasız bütün Avengers takımlarının Shield’ın karşısında durması, yeni AIM’in rolü bütün bunlar görece kısa bir eventi beklenmedik şekilde zenginleştiren öğeler. Bunun yanına uzun süredir okumaktan bu kadar keyif almadığım bir Baron Zemo’nun öyküdeki rolünü ve Captain America 75. yıl sayısının da bir Standoff tie-ini olması. İnsan daha ne ister? Sam ve yaşlı Rogers arasındaki gerilim sürerken kobikin Rogers’i tekrar genç yapması ve iki kaptana birden ihtiyaç olup olmaması sorunsalı, hikayenin sonunda Red Skull’in kobiki etkisi altına alıp Steve’i eskiden beri Hydra ajanı olduğuna inandırması. Bu arada söylediğim son iki şey bana saçma gelen gelişmeler ancak ikisinin de sebebinin kobik olması, ikisinin de kısa süreli olacağı izlenimi veriyor. Sırf bu yüzden bile okunur.

Civil War 2: Aynı derede 85457565. kere yıkanmaya çalışmak

yazi-7

Eğer genel olarak da çizgi roman incelemesi okuma sevginiz varsa Civil War 2 ile ilgili pek de güzel bir şey okumadığınızı tahmin ediyorum. Nitekim Marvel’in bile saçmaladığını sonradan fark edip yavaş yavaş bu event hiç olmamış gibi davranmaya başladığını düşünüyorum. Özellikle ilkiyle karşılaştırınca, bütün kahramanları ilgilendirmesi gereken meselenin artık tie-in sayısı bile günden güne azalan bir seri olması hem üzücü hem de bu tutan her haltın ikincisini yapma, film gazıyla promosyon olarak dev öyküye girme hevesini de parçalar belki artık çizgi roman şirketlerinin. Hikaye, geleceği görme yeteneği olan-ya da iddia edilen- bir Inhuman üzerinden gelişiyor. Fikir güzel aslında. Peşin hüküm süper güçlüler dünyasında da bir hassasiyet oluşturur mu? Kundaktaki Hitler öldürülür mü? Bu sorular, işi gücü dünyaya yardım olan kahramanların gözünde nerede duruyor. Peki neden tutmadı? Hikayenin aşırı dağınık gidişatı, karakterizasyonu sıfırdan yazılmış bir Carol Danvers, kimin niye hangi tarafta olduğunu açıklayacak motivasyonların yazılmaya üşenilmesi… Ve tabii ki kırılma anları. Benim için Hawkeye’in Bruce Banner’i öldürmesi çok da abartılı bir olay değildi. Hikaye içinde gerçekten çok önemli bir an mıydı? Elli senedir ne yapabileceği, kapasitesi belli olan bir karakterin, ben artık kontrol edemiyorum diye Barton’a vasiyet yazması, tüm bunların Tony Stark ve Carol Danvers geriliminin başladığı zamana denk gelmesi. Hikaye için biraz doldurma gözüken bu kısmın bence asıl değerli yanı Hawkeye üzerinden gelişen kısmıydı.

Süper kahramanlar açısından hain olarak bakılan, Danvers’in bile savunamadığı ama halk kahramanı ilan edilen bir Clint Barton. Avengers’in en köklü üyelerinden biri diğerini isteği üzerine öldürüyor. Avengers’in senelerce süper gücü olmadığı için aşağılık kompleksi çeken üyesi, en güçlü ve hayatı bu güçle lanetlenmiş üyesini öldürüyor. Ben bu ikileme daha fazla fırsat tanınabilinirdi gibi geliyor. Özellikle Friction’in yazdığı ödüllü seriden sonra geçtiği her seriyi hevesle okuduğum bir Hawkeye ve artık değişen dünyada, hem de güçlerinin kontrol edebilen yeni bir Hulk varken, kapalı kapılar ardında bir yandan umutsuzca çözüm bulmaya çalışıp bir yandan da bunalımda olan bir Banner bence daha iyi bir odak olabilirdi. Ayrıca cenaze sahnesindeki ikilik de çok damardı, az kahramanın katılıp, binlerce insanın protesto ettiği başka bir kült karakter bulmak zordur, bunu unutmamaları iyiydi. Peki başka ne oldu? War Machine, Carol’in peşinden Ulysses’in kehaneti doğrultusunda Thanos’a daldı, öldü. She-Hulk uzun süre komada kaldı, kuzeninin ölümünü öğrenerek uyandı. Miles yine Ulysess’in kehaneti sonucu Steve Rogers’i öldürme şüphesiyle suçlandı. Ve bütün bunların da ötesinde, henüz ana eventin son sayısı çıkmamış olsa da, Spider-Man’in son sayısının bir Civil War 2 aftermath olmasından öğreniyoruz ki, Marvel sonunda muradına ermiş: (ÇOK AŞIRI SPOILER) Tony Stark ölmüş.

Bu kısım hakkında pek bir şey söylemek için belki henüz erken, ama yanlış giden dinamiklerin ısrarla sürdürülmesinden ibaret bir seriye böyle bir ölüm koymak, ölüme de ölene de hakaret gibi. Ne mi kastediyorum? Captain Marvel olduğundan beri sert kadın güçlü kadın rol modeli haline getireceğiz diye geçmiş motivasyonunu psikolojik yapsını bir anda sıfırladıkları bir Carol Danvers var. Marvel’ın politik doğrucu hamlelerinin çoğunun aslında ne kadar sorunlu olduğu üzerine ayrıca bir yazı yazmak istiyorum ama şurası çok açık: Sırf filmini çekeriz diye tulum giydirdiğiniz bir karakterden bir anda tüm taşları yerinden oynatacak bir idol yaratamazsınız. Şu an okuduğum her hikayede sadece bir sarışın Maria Hill görüyorum. Son derece despot, muhafazakar, dar görüşlü ama nasılsa herkese posta koyacak kadar özgüvenli. Bu sorun bence sadece bu eventi değil, Carol Danvers’i merkezine koyan tüm hikayeleri olumsuz etkiliyor. Son raddede Ultimates’e, türlü Avengers ekiplerine, genç kahramanlara önüne çıkan herkese posta koyması ama kimsenin ağzını açmaması. Çok olumsuz konuşuyorum ama baştan sona neredeyse her şey sorunlu. Peki güzel olabilecek ne var? Ulysses’in kehanetlerinin temeli hala açıklanmış değil. Son çıkan sayıda Wasteworld’e gittiğini gördük. Benim aklıma gelen teori, Ulysess’in kehanetlerindeki temel sorunun 616 ve 1610 evrenlerinin birbirine karışması sonucu iki evrende var olan gelecek ihtimallerinin birbirine karışması. He Wasteworld’un ne alakası var diyebilirsiniz? 1610’un olası bir geleceği olabilir -evet Ultimate X-Men ve Old Man Logan hikayeleri birbirini tutmuyor çoğu yerde- multiverse çapında bir karışıklık olabilir ya da bu birbirine girmiş evren Ulysess’in ayarını bozmuş olabilir. Bu teorinin ne getirisi olabilir? Sırra kadem basmış, yaptıklarından kimsenin haberi olmayan Reed Richards ortaya çıkabilir, her şeyi açıklayabilir 1610’a ne olduğu anlaşılabilir. Şu an için açıkçası her şeyi düzelteceğiz diye yola çıkıp tüm evreni dağıtan seriden son beklentim bu.

 

Death Of X: Çizgiroman Tarihinin En Beklenmedik Güzellikte Ölümü

dox

Death Of X, aşağı yukarı tüm X-Men serilerinde olduğu gibi çıkışı aylar önceden beklenen, ama kızgınlıkla ama keşke olmasalarla beklenen bir mini seriydi. Ve en önemli başarılarından biri de,tüm bu olumsuz eleştirileri boşa çıkaracak bir şaheser olmasıydı. Okuyan herkes artık her şeyı Lemire Soule ortak yazsın, madem bu kadar güzel bir hikaye çıkabiliyordu biz yıllarca niye bu kadar çile çektik diye kafasını duvarlara vurdu. Peki neydi bu kadar kötü olması beklenen ama muazzam ötesi bir seri yaratan hikaye?

Herkesin artık olacağını bildiği bilmese de tahmin ettiği şey, Cyclops’un ölümüydü. AvX sürecinde Phoenix etkisine girerek Xavier’i öldüren, ardından çıkan ve Bendis’in gönül aldığı Uncanny X-Men serisinde bir karakterin çağlar boyu daha ne kadar gelişim gösterebileceğinin en iyi örneği olan “devrimci” Slim, Secret Wars sonrası evrende görünürde yoktu. Birkaç sayı sonra Inhumanlarla savaşırken öldüğünü öğrendik, hatta cesedi Sinister elinde mundar olmuştu, ama hala bu savaşın ne olduğunu niye çıktığını diğer mutantların nasıl hala Inhumanlarla bu kadar iyi geçinebildiğini öğrenenememiştik. Gerçi onun sebebini ancak IvX’de görebildik, ona da geleceğim.

Death Of X, Muir adasında Maddrox’un bilinmez bir sebepten ötürü Cyclops’un ekibinden yardım istemesiyle başlıyor. Adaya varan ekip, Terrigenin, Mutantlara lanetini olabilecek en sert ve en acı verici şekilde resmetmiş. Hepsinin bedenleri çürümeye başlamış onlarca Maddrox. Cyclops’un ve hatta sanırım ilk kez bir Mutantın Terrigenin zehrine tanıklık edişi bu anla, bu tek kişilik katliamla ortaya çıkmıştı. Ardından okuduğumuzdan anladığımız(!), Cyclops’un Emma ve Cuckoos’un yardımıyla tüm dünyaya kendi projeksiyonunu yansıtarak Inhumanlara karşı savaş ilan etmesiydi. Sonrasında yavaş yavaş koca yürekli Mutantlar savaş için Cyclops’un yanına toplandı. Sunfire’den Colossus’a, senelerdr hasretini çektiğimiz Wolfsbane’den Strong Man’e enteresan bir ordunun kuruluşunu izledik. Ancak hala Cyclops’un ne yapacağı, savaşın buluta nasıl ve ne kadar zarar vereceği hala belirsizdi. Bu arada çok gizemli bir Emma-Magneto diyaloğu yaşadık. Benzerlerinin Cuckoos’un kendi aralarında konuştuğu şey, Emma’nın kimsenin görmediği sadece çok az kişinin farkında olduğu bir şey yaptığıydı. Bunu serinin sonunda görecektik.

Ve üçüncü sayının sonlarında savaş başladı. Madrid’de Crystal’in takımıyla beraber Terrigen bulutundan mutantları kurtarmaya çalışan X-Men ekibi, önce Cyclops’un savaş çağrısı ardından da yeni bir Inhuman’ın kendince olası bir felaketi engellemek için tarafsız noktadaki X-Men takımını “uyutması”nın yarattığı gerilim derken…. Magneto sahneye çıkar, yanındaki saldırı timiyle beraber Mutant Inhuman demeden herkese dalar. Ama asıl amaç mahalle kavgasından ibaret değil. Lütfen.. Cyclops’tan bahsediyoruz, Emma’dan bahsediyoruz.. Nitekim asıl plan, Alchemy’yi ikna edip Sunfire eskortluğunda bulutların kimyasını değiştirerek pasifize etmek imiş. Bu noktada artık Royal Family’nin de bulutları korumak için sahneye inişine tanıklık ediyoruz. Ancak Cuckoos’un akıllı dikkat dağıtmaları sonucu Alchemy hayatı pahasına da olsa bulutlardan birini zararsız hale getirmeyi başarır. Buradan sonrası çizgi roman tarihinin 80 yılı içinde bence okunup okunabilecek en epik bölüm. Çok mu abartıyorum? Okuyun siz karar verin.

İkinci bulutu o an için engelleme şansı olmayan Cyclops, hayatının tümünü özetleyen bir konuşmayla, arkada gözü yaşlı binlerce okur ve burnu kanayan(?) bir Emma bırakarak Black Bolt’un önüne çıkar. O zamana kadar herkesin bir gariplik olduğunu sezdiği küçük enstantanelere, o konuşmada bir yenisi daha eklenir. “I am not even a person anymore (ben artık bir kişi değilim)”. Cyclops’un final konuşmasının nereye bağlanacağı son sözlerinde epik bir şekilde kendini gösterir. “Ben artık yokum, benden geriye sadece fikirlerim kaldı. Ama iyi olan kısım şu ki, fikirler asla ölmez!” Şu cümleden sona enternasyonel çalmaya başlıyor, herkes ayağa kalkıp slogan atıyor. Yok. Geriye kalan, saniyeler içinde parlayan bir vizör ve Bolt’un ölümcül çığlığı. Ve bütün bunlar olurken ne olacağını başından beri bilen, niye alnını tuttuğu, niye burnunun kanadığı, hiç elmas formuna geçmediğini, yani salağa yatmayalım, hikayede anlatılmayan nasıl bir telepatik işle uğraştığını ve dört sayı boyuncaki bütün gariplikler cenaze sahnesinde ortaya çıkıyor.

Mezarı başında Storm’un onore edici konuşmasından sıkılan Emma ve Havok’un kalabalıktan uzaklaşışını görüyoruz önce. Sanırım herkesten önce olan bitendeki bütün garipliği farkedenin kardeşi olması gerektiğine karar veren yazarlar, Havok’a başından beri sorulması gereken ama bizim olayların akışından ve muazzamlığından aklımıza gelmeyen soruyu sordurur: Cyclops neden kendini bu şekilde feda etti? Hala daha bir bulut varken, her ne kadar efsanevi bir şekilde olsa da gerçekten kendini öldürmesi mantıklı mıydı? Bu sorular sorulurken, biz okurlar bakmaya korkarken yavaş yavaş bir laboratuara girilir. Ve kimsenin tahmin etmediğini Emma söyle. Scott aslında Muir adasına ilk adım attığında Terrigen zehirlenmesi geçirir ve yere yıkılır. Bunu tek gören Emma yanına geldiğinde ağzından son sözleri dökülür: “Böyle bitmemeli”. Ondan sonra olan her şeyin aslında Emma’nın planı olduğu, dört sayının çoğunda gözüken Cyclops’un aslında onun yansıttığı projeksiyonu olduğu gerçeği okurun yüzüne tokat gibi vurulur. Yani Cyclops’un dehası senelerce bir çok hikayede iyi şekilde işlenmişti. Ancak bu hikayenin gerçek kahramanının Emma olması ve aslında bu dört sayılık kült olmaya aday serinin sadece epik değil aynı zamanda muazzam bir kurgu eseri olması. Daha sayfalarca övebilirim ve sanırım tek bir eleştirim yok, okuduktan sonra da ekrana bön bön bakmıştım yarım saat. Tek diyebileceğim eğer hala okumadıysanız, iade-i itibar niteliğinin çok üzerinde olan bu seriyi mutlaka okuyun.

 

  Inhumans vs X-Men. Bari bu sefer..!

Geliyorlaaar

Geliyorlaaar

Aslında henüz iki sayısı ve bir tie-ini çıkmış bir seriyle ilgili çok fazla söyleyebileceğim bir şey yok. Secret Wars sonrası dönemin en büyük çelişkisinin sanırım son çözülüşüne tanıklık edeceğimiz seri, şu ana kadar çok keyifli eşleşmelere ve planlara tanıklık etti. Sıralama isabet oldu, çünkü aslında Cyclops’un ölümünden sonra geçen sekiz ayda Mutantların da Inhumanların da boş durmadığı, oportünist Beast’in herhangi bir bilimsel çözüm bulamaması halinde bir savaş durumu için iki tarafın da hazırlık içinde olduğunu öğreniyoruz. Henüz ilk sayıdan, Beast herhangi bir çözüm bulamadığını ve hatta iki hafta içinde kalan tek terrigen bulutunun tüm atmosfere karışacağını ve mutantlar için dünyann hiçbir şekilde yaşanabilir olmayacağını söylemesi üzerine dananın kuyruğu kopar. Emma, Magneto ve Storm sekiz ay öncesinden tasarladıkları planlarını uygulamaya koyar, öncesinde de “yaa savaşmayalım marsta yaşayalım” diyen gerizekalı Beasti çarpıp (baya baya şimşekle), revire kaldırırlar. Sonrasında olanlar ise gerçekten AvX’te becerilemeyen her şeyin yani iyi bir serinin ihtiyacı olan tüm elementleri karşılar cinsten. Karnak’a karşı Jean+Cuckoos+Fantomex, Crystal’İn ekibine karşı Magneto, Black Bolt’a karşı Emma ve Dazzler -sanırım Karnakla beraber en yaratıcı eşleştirme- ve geri kalan herkesin New Atillan işgali. Şu zamana kadar gördüklerimiz bunlardı, he bir de Fantomex’in Karnak’ın güçlerini kullanarak Someday şirketinin sistemini çözmesi ama sonra kendi çıkarına kullanmaya karar vermesi. Tabii şu ana kadar Medusa’nın nasıl bir hazırlık yaptığını göremedik, muhtemelen ikinci sayı da inhumanların avantajında geçecek. Bekleyip göreceğiz, ama eğer yanılmıyorsam, sonunda yaraşır bir karşı karşıya geliş hikayesiyle karşı karşıyayız.

Bundan sonrasında Marvel serilerini haftalık incelemeler üzerinden ve geçmişi de kapsayan yazı dizileriyle yazmayı planlıyorum. Elbette ki olan biten her şey bu iki yazı dizisinde anlatılan kadar değildi ancak diğerlerini genel incelemeler şeklinde değil daha özel, tek odaklı yazılarla anlatmaya çalışacağım. Yine, eleştirilerinizi, taleplerinizi, olursa da iyi dileklerinizi bekliyorum.

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba