Connect with us

Bomba

MARVEL’IN GİZLİ SAVAŞ GANİMETLERİ: Secret Wars’tan Bugüne Bir Marvel Değerlendirmesi (Bölüm 1)

Yayınlandı

on

Secret Wars, detaylı cep evrenleri olsun, birçok kült hikayeyi “What If?” tadında sürdürmesi olsun çok keyifli bir iki ay yaşatmıştı çizgi roman okurlarına. Ve elbette ki bütün ciddi çizgi roman olayları gibi, Secret Wars sonrasında da evrende ciddi bir değişiklik olacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Bu yazıda, yeni çıkan serilerle birlikte, o değişikliklerin ne olduğuna, evreni nasıl etkilediğine ve -tabii ki biraz sübjektif bir yorumla- ne kadar iyi ne kadar kötü değişiklikler olduğuna hangilerinin tutmadığına değinmek istiyorum.

1610 Evrenine Ne Oldu?

portada_battleworld

Secret Wars sonrası 1610 evreninin -nam-ı diğer Ultimate- ne olacağı merak konusuydu. Malumunuz event, iki evrende de yapılan kritik hatalar sonucu 616 ve 1610 dünyalarının birbirine çarpma evresinde gelişiyordu. Bir grup kahraman, ancak kendini kurtarabilirken perde kapanır ve kendimizi Doom’un krallığında buluruz. Çok uzatmayayım, Reed Richards’ın sonunda 616 dünyasını birkaç eklemeyle beraber yeniden düzenlemesinden sonra 1610 evrenine ne olduğu meçhuldü. Malum artık Ultimate başlığıyla herhangi bir seri de çıkmadığını düşünürsek ne çapta olduğu belli olmayan bir birleşme söz konusu olduğu anlaşılıyordu. Reed Richard ve ailesi -Fantastic 4 ya da Future Foundation demiyorum çünkü hepsi aynı kaderi paylaşmıyor- sırra kadem bastığı için kimin neden 616 evreninde olduğu kimin olmadığı ya da sebepleri hala kesin değil. Ama biz şu ana kadar kimleri gördük kimleri göremedik bir bakalım.

Karşının Spider-Man’i

maxresdefault

Miles Morales’in Secret Wars ana hikayesinde neden bu kadar ön planda olduğu kendi adıma söyleyeyim çok anlaşılır değildi. Evet popüler bir karakter olmuştu, 616 Peter ile iyi bir iletişim tutturmuştu ancak kendi evreninden olabilecek bir çok kişi varken Miles’in 616 dünyasından karakterlerle dünyayı tekrar eski haline döndürme çabası, gelecek günlerin habercisi imiş. Evet, Secret Wars sonrası 616 dünyasına 1610’dan direkt olarak geçtiğini bildiğimiz tek karakter Miles. 1610 evreninde yaşadığı hiç bir şeyi bilmiyor, o evrende ölen annesi  yaşıyor ve genç Spidey New York sokaklarında ağ fırlatıyor! Şu ana kadar çıkan sayıları için konuşmak gerekirse bence yeni evreninde gayet güzel işler çıkarıyor. Özellikle Peter ile kurduğu bağ, her Spider-Man orjininde bulunan ancak yine de sırıtmayan, ergen bir kahramanın aile ve okul ile yaşadığı sorunlar, ailesinin kriminal geçmişi ile kendi gelişimi arasında kurduğu bağ ve özellikle Amerika’da artan polis cinayetleri sonrası “black lives matter” eylemleri ve Trump’ın seçim kampanyasıyla alevlenen, siyahileri ve göçmenleri kriminalize eden nefret söylemlerinin 16 yaşında siyahi bir gencin psikolojisini ne denli etkileyebileceği gayet güzel işlenmiş. Peki Miles’in hikayesini Peter Parker orjininden ayıran etkenler bunlar ise, sevenlerinin zaten Ultimate Spider-Man serisinden takip ettikleri karakteri, o dünyada yaşadıklarından, karakter gelişiminden tamamen kopmuş şekilde 616 evreninde salınırken okumak istemesi için ne gibi bir sebep olabilir? Ben açıkçası, bu sebebi yaratmak için Miles’e bolca torpil geçildiğini düşünüyorum. Torpilden kastımı açıklayayım: Bir karakter düşünün, Secret Wars sonrası en büyük eventin bir anda kilit ismi haline gelsin. Evet, Civil War II’den bahsediyorum. Bir karakter düşünün, Avengers serileri kendi kendini tekrar etmeye başladığı, elli seneyi geçmiş tüm karakterlerin isimlerini başkalarına devrettiği dünyada, genç kahramanlardan oluşan ve ciddi gelecek vadeden bir serinin yıldızlarından olsun. Evet, Champions’tan bahsediyorum. Şu an evrende olan biten her şeyin merkezine yerleştirilmesi, hali hazırda Ultimate evreninde gelişimini takip eden okurlar için de yeni bir heyecan yaratıyor. Daha fazla detay verip yazıyı gereksiz spoilere boğmak istemediğim için Miles Morales’in 616 dünyasındaki yolculuğunu enteresan bir detayla sonlandırıyorum: AvX sonrası Uncanny X-Men ekibinin en eğlenceli mutantı Goldballs ile sıra arkadaşı olması.

“Değerli” Thorlar Nelerdir ve Nerelerde Bulunurlar

scwars2015002_putrivar

Secret Wars başlarken en çok üzerinde durulan mesele birçok kahramanın değişeceği, Marvel evreninin eskisi gibi olmayacağıydı. Aşağı yukarı bütün tanıtımlarda da aynı görsel vardı: Kadın Thor. Kim olacağı eventin sonuna kadar verilmese de, Mjölnir’in Odinson’dan halen daha sebebi kesinleşmemiş şekilde “vazgeçmesi” ve Jane Foster’in Thor olma hikayesi Secret Wars sonrası evreninin en enteresan olaylarından biri olarak yansıtılmıştı. Malum SW öncesi halihazırda elimizde Captain America olarak Sam Wilson, Ms Marvel olarak Khamala Khan, Captain Marvel olarak Carol Danvers, Amadeus Cho’nun Hulk’ı gibi daha zirilyon değişim olmuştu. Hala adını devretmeyen çok fazla karakter kalmamıştı ve bunun sebebi de bazen o yükü devralacak bir karakter yazmanın zorluğu, bazen kahramanın diğer kimliğiyle kurduğu bütünleşik ilişki, bazen de Thor’da olduğu gibi, meselenin tanrı olmaktan kaynaklanması idi. Bu yüzden doğru bir yer değişimi yapmak zor olacaktı ve Marvel’ın sonucu gösterelim, sebepleri açıklamak için hype yaratalım politikasının bir sonucu olarak, Odinson’a ne olduğu uzun süre saklı kalmıştı. Şu an Unworthy Thor adıyla çıkan ve henüz iki sayısı yayınlanmış seride hala daha bildiğimiz Thor’a ne olduğu açıklanmasa da, 2. sayıyla beraber bambaşka bir soruyla baş başa kalıyoruz. Ultimate Thor’a ne oldu? E birader şimdi mi aklına geldi ya da bir tek Thor’un mu derdine düştün diyenler için (UNWORTHY THOR SPOILER) mesele kimse 1610’dan bahsetmez varlığını bilmez iken Odinson Collector’a esir düştüğünde 1610 Mjölnir’i bulması. Bir Mjölnir daha mı var sorusu belli ki Miles’in varlığından daha ciddi sorunların evrende var olduğunu gösteriyor gibi. Bakalım gelecek sayılar neyi gösterecek.

Döndü Gönlümün Efendisi: Jessica Jones

indir

Hayır 1610 evreninden bir Jessica Jones geçmedi ve belki konuyla ilgisi de hala basit bir gizem ve teori üzerine. Benim asıl paylaşmak istediğim, Alias serisinin büyük hayranı olarak senelerdir tekrar yayınlanmasını beklediğim, şu “çocuğum var benim” triplerinden çok sıkıldığım “az ünlü” dedektifin solo serisiyle dönmesinden duyduğum mutluluk. Cümleyi bir türlü bitiremememden de anlamışsınızdır belki. Marvel, tekrar aynı tadı yakalamak için hiçbir fırsattan kaçmayarak Alias’ta olduğu gibi seriyi Bendis ve Gaydos ortaklığına emanet etmiş. Ben şahsen Bendis’in -her ne kadar evrenin genel gidişatına müdahalelerini sevmesem de- Street level dediğimiz tarzda hikayelerini seviyorum. Bu, Frank Miller’den devralmanın yükünü hiç sırıtmadan taşıdığı Daredevil serisinde de böyleydi. Sokak dilini yansıtma, Mars’ta ya da  Asgard’da değil, New York metrosunda hayatının en büyük mücadelesini veren karakterlerin hikayelerini anlatma konusunda müthiş bir yeteneği var. Bu tarzını, aslında her biri en az bir küçük dağ yaratmış X-Men üyelerine de çok iyi yansıtmıştı Uncanny X-Men’de. Dolayısıyla Jessica Jones’in ilk sayısına başlarken de aklımda en ufak bir soru işareti yoktu. Henüz daha üç sayısı yayınlanmasına karşın, sırf dünya yok oluşun eşiğindeyken “nerede benim bebem” diyen Jessica’nın tekrardan o dik başlı, her daim bunalımlı ve loser dedektife dönmesi -bi dk lan Behzat Ç oldu bu?- beni mutluluk diyarlarına uçurdu. Ve seri belli ki -Bendis yazıyor çünkü- evrende olan bitenden bağımsız değil. Civil War II’dan da, Secret Wars sonrası 1610 evreninin sonundan da ipuçları taşıyan seri nasıl devam edecek, bu bağlantıları nereye evriltecek merakla bekliyorum. Bu arada unutmadan, seri DC’nin de Marvel’in de çok sık düştüğü hataya düşmemiş ve dizinin başarısından gaza gelip, çizgi romanı bu doğrultuda evriltmeye çalışmamış. En çok korktuğum şey serinin soluk tenli yakışıklı bir Kilgrave ile başlama ihtimaliydi, bu ucuzluğa düşmemeleri ayrı güzel olmuş. He başlarken 1610 bağlantısı demiştim (SPOILER), evet, 1610dan 616ya geçen tek şey Miles ya da Ultimate Thor’un Mjölnir’i değilmiş, bayaa bayaa düz insan da geçmiş.

Old Man Logan/All New Wolverine/Middle Aged Sabertooth???

oldmanlogan

Bu sefer 616 evreninin yeni sakini 1610’dan değil, Wasteland’den. Evet, The Dark Knight Returns mantığı Wolverine’de de çok tutmuştu vaktinde ve Secret Wars evrenine girme hakkı kazanmıştı. Ancak oradaki bir çok bölge ve milyon cep evren arasında neden ihtiyar Kanadalı dönmüştü? ÇÜNKÜ 616’DA LOGAN KALMAMIŞTI! Evet, Avengers’tan bizim okuldaki eşli batak turnuvalarına dünya üzerinde yer almadığı herhangi bir takım kalmayan Logan’ın ciddi bir popülaritesi vardı ve film hakları kokan hareketlerle bir oldu bittiye getirilip öldürülmesi, sadece ciddi bir boşluk yaratmakla kalmamış, tepkide almıştı -House Of M’den beri mutantlarla alakalı her konuda olduğu gibi-. Lakin tüm bunlar, bu tarz bir değişimin olumlu sonuçları olduğu ve olabileceği gerçeğini değiştirmiyor. Benim düşüncem, bildiğimiz Logan’ın özellikle Schism ve AvX aralığında artık bir karakter tutarlılığı aranmadan yaptığı çıkışlar, Dwayne Johnson gibi her olayda boy göstermesi ve hayatında kritik herhangi bir dönemecin ya da insanın kalmaması (ölen bütün aşklarının üzerinden yıllar geçti, oğlunu öldürdü geri geldi, hiç kimseyle ciddi bir bağ kuramayacak kadar “profesyonel” bir kahraman haline geldi) artık karakterin sonunu getirmişti. Bu noktada X-23’ün Wolverine ismini alması bence diğer bütün gençleştirmeler arasında en isabetli olanıydı. Hali hazırda bir Logan klonu olmanın doğal sonucu olarak 14 yaşından beri cool bir karakter olan, genç yaşta X-Force’da kasaplık yapan, her daim Logan’dan başka kimseyle herhangi bir ilişki kurmayan ve aynı onun gibi utandığı bir geçmişi olan bir karakterden bahsediyoruz. E nerede orijinallik diyebilirsiniz. Ancak bu kez, baba figürünün hatalarını, geçtiği yolları görmüş, hayata başka yerlerden bakmış, ben silahım/hayvanım bunalımlarına henüz çok genç yaşta girdiği için ihtiyarla karşılaştırıldığında farklı bir gelişim seyri izleyen, parlak, öz güvenli ve pişmiş bir kahraman var karşımızda. Ben serinin şu ana kadar çıkan sayılarını da Laura’nın yeni halini de beğendim açıkçası. Her tutan eventin ikincisini yapalım dehası bize maalesef Enemy Of State 2 okuyacağımız günleri de gösterdi ama şu ana kadar sıradanın altında bir şey görmedim hikayenin kalitesinde. Umarım bozmadan devam eder.

All New Wolverine kararı kadar isabetli bir başka karar da fenomen olmuş Logan’ın, en popüler hallerinden biriyle dönüşü oldu aslında. Marvel, yıllardır hiçbir hikayesinden eksik etmediği adamantium pençeleri, halen daha ne hale geldiği tam olarak belli olmayan dünyaya, sebebi bilinmez bir şekilde bıraktı. Old Man Logan’ın bu evrende ne yaptığını yine Reed Richards’ın takdiri -e evet Allah gibi bi şey oldu neticede Secret Wars sonunda- ile açıklayabilirler, ama umarım öyle olmaz. Belli başlı teorilerim var, ama onları Civil War II incelemesine saklayacağım mümkünse.

Middle Aged Sabertooth? Şaka şaka, genel X-Men incelemesinde birkaç kelime bahsederim.

Kaptan Amerikalar ve “Vaaaazz geeeeeç gönüüüül”

54c8ffa390fc9

Sam Wilson’un yeni Kaptan Amerika olması zaten bilinen bir şeydi. Bilinmeyen ancak tahmin edilebilen şey ise Marvel’ın Steve Rogers’tan vazgeçememiş olmasıydı (bir bırakın da emekliliğini yaşasın, yazlığında Amerikan Sözcü’sü okuyup organik domates yetiştirsin artık). Super Soldier serumunun etkisini yitirmesi sonucu ihtiyarlayan Steve Rogers bence uzun süredir çıkan en başarılı Avengers serileri olan Secret Avengers ve Uncanny Avengers ekiplerinin başındayken yine eski genç haline dönmüş, bir de üzerine hala Xavier’ın beynini kullanan Red Skull’ın etkisiyle (organ bağışından soğuttular) kendisini çocukluktan beri Hydra ajanı zannederek, okudukça buhran geçirten hikayelere daldı. Evet, Rogers istese de Marvel ondan vazgeçmiyor. Marvel tarihinin en eski karakterlerinden biri hala dalyan gibi oradan oraya koşunca da bir yerden sonra ortamın Polat Alemdar’ı gibi oluyor. Tamam kabul hala Hydra twistine ve bir nevi yeni Nick Fury tadındaki ihtiyar Rogers modelinin bozulmasına çok sinirlenmiş olabilirim, ama sinirimi geçirmek için de bir tane kaliteli hikaye göremedim başından beri. En acayibi, sadece Steve Rogers’ın değil Sharon Carter’in da yaşlanmış olduğu halde, Cap gençleşirken Agent 13’ün yine aynı yaşta kalması oldu. Evet zaten hep bir fedai, vatan kahramanı çizgisinde olduğu için aşk hayatı hiçbir zaman Steve Rogers hikayelerinde belirleyici olmamıştı ama ben artık durumun üşengeçlik seviyesinde olduğunu düşünüyorum. Yorum sizin.

Sam Wilson’a gelince Civil War 2 tie-inlerinde yine Miles’de olduğu gibi siyahi bir süper kahramanın gözünden polis şiddetini protest bir tavırla resmetmesi, ana olayla da güzel bir bağlantıda olmuş. Ama daha enteresan yanı, bu kez meselenin herhangi bir kahraman değil, Kaptan Amerika ile anlatılması. Genel olarak Cap hikayelerinin fanı olmasam da tavsiye ederim. Captain Amerşca: Steve Rogers serisi için de Marvel’a başlıktaki şarkıyı armağan ediyorum.

Scarlet Witch: Müge Anlı Neden Marvel’a Geçmeli

scarlet-witch-quicksilver1

Başlıkta kafa bulmama bakmayın, Scarlet Witch’in modern dönemde bir solo serisi olması en çok istediğim şeylerden biriydi. Magneto’nun iyiliği bulan kızı, Vision’ın eşi, Avengers hikayelerinin Deus Ex Machine’inin 2000’lerde Marvel’ın en tartışmalı karakteri haline gelmesine rağmen solo serisinin ya da en azından merkezinde olduğu bir serisinin olmaması kimi açılardan önemli bir eksikmiş gibi duruyordu. Evet Avengers Disassemled’den House Of M’e, Childeren Crusade’e ve hatta AvX’e birçok önemli hikayenin baş rolünde o vardı ama bütün bu zaman aralığında direkt olarak Scarlet Witch’in ruh halini ya da bütün bu dönemeçlerde yaşadıklarını merkezine alan bir seri olmadı. Bu meseleye iki taraftan bakabiliriz gibi geliyor. Birincisi, evet başta da bahsettiğim gibi ruh halindeki dengesizlik sebebiyle kafasına estiğinde mutant nüfusunu sıfırlayan, binlerce düşmanından birinin bile başaramadığı şeyi yapıp Avengers’i dağıtan kadının neden ve nasıl bu ruh halinde olduğunu açıklamak için birkaç panelden fazlasına ihtiyaç varmış gibi görünüyor. Ama bir yandan da, House Of M sonrası zaten sırra kadem basmış olmasını ve Marvel’ın bunu ileri bir olayda açıklama tasarrufunu bir yana bırakıyorum, bu durumun ta kendisi Wanda’yı Wanda yapan temel element gibi geliyor. Yani aile kaynaklı bütün bunalımları, olmayan çocuklarına olan özlemi, tam olarak ne istediğini bilmemesi aslında bilinci dışında sahip olduğu güçler sebebiyle bulunmak zorunda kaldığı dev mücadeleler içerisinde sıkışmış bir kadını yansıtıyordu ve bu yüzden de Marvel’ın 2005-2012 arası bütün büyük olaylarının kahramanının kendi serisi yoktu, çünkü asla tasarlayabildiği, kendi başına karar alabildiği bir hayatı olmamıştı. Ve bu kadar büyük bir güç, kimlik bunalımlarıyla birleşince çizgi roman tarihinin en yürek burkan olaylarından birkaçı, herhangi bir tutarsızlık barındırmıyordu. Tam da bu iki bakış açısından dolayı, bugün artık bir solo serisinin olması mantıklı hale geliyor. Çünkü birincisi, artık Marvel evreninin merkezinde yer alan bir karakter değil, kendini Witchcraft’ı düzeltmeye vermiş durumda. İkincisi, özellikle Avengers vs X-Men’den beri daha olgunlaşmış -belki de ilk kez olgunlaşmış- bir Scarlet Witch var karşımızda. Kendi ayakları üzerinde duran, suistimal edilemeyen, kendi yolunu çizen bir Wanda Maximoff hikayesi, aslında zaten sansasyonel bir geçmişten sonra, varılması gereken noktaydı. Bir yandan da artık sahne ışıkları altında olmaması, kendi dışında gelişen, sürekli olarak üzerine gelen dünyadan uzaklaşması, geçmişiyle yüzleşmesini kolaylaştırmıştı.

Bu sebeplerden ötürü, bence tam da vaktinde çıkmış bir seri Scarlet Witch. Kardeşiyle olan sorunlu ilişkisi, Vision ile hiçbir zaman olması gerektiği gibi yüzleşememesi, bir diğer aşkı Wonder Man’in bir şekilde Rogue’un bilincinde yaşıyor oluşu, 14 yaşına kadar hiçbir etkileşimi olmayan iki ergene kendi hayali çocuklarının özünü yerleştirmiş olması ve onlarla kurduğu annelik ilişkisi, ve serinin merkezinde duran gerçek anne babasının kim olduğunun hala çözülememesi meselesi. Bunu çok güzel ve özgün anlatılmış bir büyü dünyasıyla birleştirince, benim açımdan şu ana kadar tatmin edici giden, gelecek sayılarını merakla beklediğim seri.

Müge Anlı şakası: Annesini bulma meselesinin bence biraz fazla uzun sürmesi

Bonus: Quicksilver’ın yılların suskunluğunu bozup “gittin mutfak robotuyla evlendin ağzımı açtım mı” atarı

Marvel’ın senelerdir inatla kanattığı yara kapanıyor mu:

X-Men’in İstikbali, Cyclops’un Kaderi ve Daha Bir Sürü Şey

death-of-x-1

Sanıyorum tarihte bir çizgi roman şirketinin fanlarıyla bu kadar uzun yıllar inatlaştığı başka bir olay yaşanmamıştır. Marvel’in, film hakları Fox’ta diye mutantlara çektirdiği zulümden ve ne olduğunu bile bile kahramanlarının peşini bırakmayan, en vasat serisini dahi alıp sahip çıkmaya çalışan X-Men fanlarından bahsediyorum. Uzun uzadıya son on yılda olanları açıklamayacağım, hiç değilse bu yazıda. Ama şöyle bir not düşmeyi önemli buluyorum; yeni karakterler yaratıp başka firmaya filmlerden para kazandırmamak için bir gecede 200 kişi bırakılan mutantların, artık toplumla kaynaşma değil, hayatta kalma mücadelesini merkeze alan X-Men serileri, sebebi ne olursa olsun kaliteli ve özgün serilerdi. Uzun yıllar boyu, ne yaparlarsa yapsınlar artık Utopia cephesinde iyilerin kazanamayacağı fikri, çok daha zekice kurgular ve motivasyonlar kazandırdı hikayelere. Bunlarla alakalı ve meseleyi Cyclops merkezinden anlatan detaylı bir yazı yazmak istiyorum, ancak şu an için bu konu hakkında söyleyebileceklerimi burada sonlandırıp direkt dalıyorum.

Secret Wars sonrası Marvel bir yanında Black Bolt ile tam mutantlar tekrardan doğmaya başladı derken, homo-superior cephesine “QANDIRDIM” diye haykırıyordu. Fear Itself serisinin sonuda Bolt kendince krallığı kurtarmak için Atillan’ı patlatmış, sonucunda da bütün terrigen atmosfere dağılarak iki büyü bulut oluşturmuştu. Şansa bak ki meğerse Terrigen mutantlar için zehirli bir madde imiş! Kimi mutantın sadece güçlerini kalıcı olarak sıfırlarken, kimini öldürücü hale getiriyor imiş! Böyle bir çelişkinin, kaçınılmaz bir savaşı yanında getireceği belli idi, ama Inhumans vs X-Men’i bir başka yazıda ayrıca ele alacağım o yüzden şimdilik o noktaya kadar X-Men neyi nasıl yapmış ona bakalım. Öncelikli olarak, Marvel bu “bir şey olmuş olsun, kimse bilmesin üç dört aya açıklarız” olayını sevmiş gibi duruyor. Aynı mantığı Thor ve hala tek bir işaret görmediğimiz Reed Richards hakkında da sürdürüyor. Bunu yazarların olası gelişmelere karşın kurguyu esnek bırakması olarak görüyorum Yani sekiz ay önce seriye başlarken sebebi şudur budur demek için birden fazla gerekçeyi hazırda bekletiyorlar gibi. Netekim Extraordinary, Uncanny ve All-New X-Men serileri, terrigenin mutantlara etkisinin anlaşılmasından ve Cyclops’un ölümünden sekiz ay sonra geçiyor. Storm ve ekibi terrigen bulutlarından etkilenmemek için Limbo’dai All-New X-Men karavanda, Magneto da “yer altında” yaşıyor.

Serilerin başından beri özellikle genç Cyclops ve Magik’in ağzından yaşlı Scott’un ne kadar da kötü bir insan olduğuna ilişkin şeyler duyuyoruz. Ancak Death Of X’de olanlarla karşılaştırınca, nereden bakılırsa bakılsın çok abartılmış geliyor Bu noktada bana Cyclops için aslında başka bir son oluturulduğu ancak durum iyiye gitmeyince B planına geçildiği teorisi mantıklı geliyor. Bunu şu an için bilemeyiz. Durumun iyiye gitmemesini de düşen satışlar, özellikle TV departmanının da ittirmesiyle mutantların yerine geçirilmeye çalışılan Inhuman serilerinin bir türlü X-Men serilerinin yanına yaklaşamamasıyla açıklayabiliriz. Son dönemde Fox ve Marvel’in arasının yumuşama ihtimali ise gerçeklik açısından dedikoduyu aşmıyor. Peki, artık son on yıldaki makus tarihini kırıp tekrardan eski güzel günlere dönme ihtimali günden güne yükselen (bkz. Ressurection) mutantların şu ana kadarki hikayeleri ne durumdaydı. Açıkçası, tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşayan X-Men açısından, bence Extraordinary X-Men iyi bir sınav verdi. Adıyla ters düşen kadro Storm, bildiğimiz Bobby, Old Man, Magik, Forge Colossus, genç Jean ve Nightcrawlerden oluşuyor. Ve ikinci kuşak New Mutants ekibinden bir grup hala genç -Martha L- mutanttan. Terrigenden ya da son otuz senedir olduğu gibi toplum baskısından kaçan mutantlara sundukları seçeneğin cehennemin dibi olması -bayaa bayaa- durumun mutantlar açısında ne kadar kritik olduğunu açıklıyor. Bu şartlarda mücadele eden ekip de, hem yeni kıyafetleri hem de ruh halleri açısından bence oturmuş ve keyifli bir okuma sunuyor. Ayrıca orijinal beşlinin kalanından ayrı bir hayat yaşayan genç Jean’in karakter gelişimi keyfli bir noktaya gidiyor Umarım ileride daha çok odaklanırlar

Uncanny X-Men X-Force ve Secret Wars öncesi seri arasında gidip gelen bir noktada duruyor. Şu ana kadar biriktirdikleri ve ana eventlerle alakalı gözükmeyen hikayeler ilerisi için bence umut verici. Bence çok kıymeti bilinmemiş Monet’nin hala çok kıymeti bilinmiyor, Archangel’in çilesi unutulmamış ve biraz salla pati de olsa iyi işlenmiş. Magneto yine az biraz gri ama bu şartlarda olması gerektiği durumda ve dehası hikayeleri zenginleştiriyor Ara ara Fantomex’i görmek keyifli, Psylocke’in arada kalmış ruh hali, Sabertooth’un iyi-kötü arasındaki sallantıları bize hem iyi hem de vasat hikayeler sunma ihtimalini taşıyor. Ben şu ana kadar ciddi anlamda keyif aldım, aksiyon olarak da kurgu olarak da sürükleyici hikayeler ancak dediğim gibi ana olaylarla ilişkisinin az olması üzücü. Bunun dışında Elixir’in değişimini X-Men’in ölümlerle ilişkisiyle birleştirince ortaya ileriye yönelik çokça teori bırakıyor. Aynı zamanda karakterin senelerdir ipucu veren karanlık yanlarını gösterme konusunda da başarılı bir seri var önümüzde. Hadi bakalım

All-New X-Men konusunda karmaşık duygular içerisindeyim. Hem birçokları gibi artık geçmişe geri dönmeleri gerektiğini düşünüyor, hem de durdukları yerde tüm önyargılarıma rağmen eğlenceli bir seri haline gelmeye başladığını düşünüyorum. Genç Bobby’nin cinsel yönelimini kabul etmesi ve hem kendini hem duygu dünyasını keşfetmeye başlaması, Oya’nın bir X-Men klişesi olan kendini suçlayan dindar mutanttan daha olgun ve kendiyle barışık bir noktaya gelmesi, bebe-klon-apocalypse’in (nam-ı diğer Evan) içindeki canavarla verdiği mücadele, genç Cyclops ve Hank’in farklı motivasyonlarla yaşlı hallerinden farklı olma çabaları. Aslında tikelden tümele vardığımızda hikayedeki temel motivasyonların kendileriyle barışma, içlerindeki şeytanı öldürme ve adaptasyon üzerinden gittiğini görüyoruz. X-Men hikayelerinin tümüne yansıyan bu motivasyonlar, karakterler üzerinden daha spesifik ve katmanlı bir yere oturuyor. Okuma keyfi olarak da başlangıçta çok ümit vermese de gittikçe keyifli bir hal alıyor. He bir de genç Angel ve Laura var. Onlar da ara ara birbirine trip atıyor.

Champions: Vicdanın Sesi Mi 23 Nisan Afişi Mi

577bec38ed4f2

Bu yazıda henüz iki üç sayısı çıkmış seriler için uzun uzadıya yorumlar yaptım utanmadan ama bu seri için aynı durumda olduğumdan emin değilim. Çünkü henüz üç sayısı çıkmış olan seri, muadillerine göre daha fazla farklı dinamikler üzerinde duran ve uzun ömürlü olması planlanan bir proje. Dolayısıyla bu üç sayıda olanlar bize ciddi ipuçları vermiyor olabilir. Yine de takımın temellerini oluşturan motivasyonlardan ve ekip üyelerinden bahsetmek gerek. Champions, Avengers’ten kopma yeni nesil kahramanların oluşturduğu bir takım. Temel itirazları kahramanların sürekli birbirinin gırtlağında olması ve genel olarak da kötülerle dahil savaşılıyor olsa da geriye kalan yıkımla, hayatları kabusa dönen insanlarla kahramanların yeterince ilgilenmemesi. Özellikle bu ikinci dediğim noktada ekibin kurucusunun Khamala gibi tüm yaşamı savaşlarla şekillenmiş bir coğrafyadan gelen kahraman olmasının boşa olmadığı gerçeği çıkıyor ortaya. Bir diğer kahramanın da sürekli olarak en ufak bir dikkatsizlikte yaratabileceği yıkımın endişesiyle yaşayan yeni Hulk Amadeus Cho olması da aynı şekilde önemli bir detay. Bunun dışında da bence bi’ türlü tutmayan çocuk Nova, Viv -Vision’ın kızı-, Miles Morles Spider-Man ve genç Cyclops ile beraber enteresan ve eğlence vadeden bir seri çıkıyor ortaya. Şu ana kadarki üç sayıdan aldığım izlenim serinin genel ağırlığının Avenger abi ablaları gibi kozmik güçlerle milyon çeşit Destroyerlerle değil, ötekinin, mağdurun, “küçük insan”ın sesini kısmaya çalışanlarla olacağı üzerine. Ki bence süper kahraman olgusuna özgün bir bakış açısı getiriyor. Son sayının bir orta doğu ülkesinde geçmesi de buna işaret ediyor. He bir de keşke daha önceki sayılarda o çirkin Joker/Harley Quinn göndermesini yapmasalardı iyice tadından yenmeyecekti ama olsun. Dediğim gibi iddialı bir yorum yapmak için henüz çok erken. Bu “öteki”, “mağdur” temaları altı yeterince doldurulamadığında ya da kendini tekrar etmeye başladığında ekip bir yerden sonra 23 Nisan afişlerinde el ele tutuşan dünya çocuklarından farksız bir donukluğa varabilir. Umarım olmaz.

Dilim döndüğünce Secret Wars sonrasından itibaren Marvel’de neler olup bittiğini, öne çıkan ve tavsiye ettiğim sayıları özellikle çok fazla spoilere boğmadan anlatmaya çalıştım. Umarım beğenirsiniz. Eksik olan tabii ki çok fazla seri var ancak hem vakit hem de neticede her çizgi roman okuru gibi spesifik okuma zevklerimin olmasından dolayı bu kadar oldu. Umarım yararlı olmuştur. Ayrıca şunu niye anlatmadın dediğiniz seriler varsa söyleyin, çok uzak olmadığım bir seriyse dilim döndüğünce yazayım. Şimdilik, iyi okumalar!

Okumaya Devam Et
2 Comments

2 Yorumlar

  1. Konan

    21 Aralık 2016 at 09:27

    Ben kaptan Amerika Steve Rogers şu anda okuması en zevkli serilerden biri hatta cıvıl war 2 yıl okumaya değer kılan tek seri diyebilirim insanlar sevmemek sebebini hala anlamıyorum. Resmen Steve in ne kozmik küpe rağmen iyilik için mücadele vermesini gösteriyor her ne kadar yöntemleri tartışmalı olsa da. Onun dışında bence anad marvelde en iyi seri olan vision bunun yanında moon knight tan birazda daredevil ve mockingbird den bahis edebilirsiniz çünkü bunlar gerçekten de diğer serilerin üzerinde serilerdi. Bunun yanı sıra ultimates ve squadron supreme de evrendeki olaylara etkileri olduğu için bahis edilmesi gerekir di diye düşünüyorum.

  2. Yusuf Tuna Koç

    26 Aralık 2016 at 00:53

    Steve Rogers serisiyle alakalı olumsuz düşünmemin sebebi hikayeden çok -bence olması gereken- bir yeniliğe beş dakika katlanamamalarıydı. Evet, baştan sona çizgi roman tarihi için başarılı bir karakter, ancak bazen çok doldurma olabiliyor. Kendi seviyesiyle alakasız her event içinde olması gibi. Burada da yaşlı hali çok iyi bir profil oluşturmuştu bence, kültleşmiş bir karaktere farklı açılardan bakma imkanı sunuyordu ama çabuk vazgrçtiler. Marvel’in tüm karakterler değişecek çok cesuruz atağında bir de böyle bir u dönüşüne girmeleri daha da tutarsız gelmişti. Olayın daha genel incelemesini ikinci partta Pleasant Hill incelemesinde yazıcam. He bir de şu an çok da iyiliğe filan koşmaya çalışmıyor bayaa bayaa Civil War 2 üzerinden kendi darbe planını yapıyor 😀 Eklediğin öneriler çok güzel, bir kısmı aklımdaydı, daredevil moon knight luke cage ve iron fist için genel bir marvelin street levelleri toplamı yazısı yazmayı düşünüyorum, vision yanlış hatırlamıyorsam ödül de aldı, eksiksiz okuyunca ona da ayrı yazı yazıcam. Mockingbird, Ultimates ve Squadron Supreme kısmen okudum ama bir yanıyla zevk meselesi, çok sevmediğim serileri ful takip etmeyi tercih etmiyorum, yine de ara ara değinmeye çalışıcam.

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba