Connect with us

Bomba

Mass Effect: Andromeda İncelemesi

Yayınlandı

on

Altı yüzyıl… Dile kolay. Kainatın en karanlık yollarında, hiçbir maddenin var olmadığı boşluğun içinde geçen altı yüzyıl. Göze alınan riskler, arkada bırakılan dostlar, aileler. Samanyolu galaksisinin sunduğu en son teknoloji ile bu sanki sonsuz yolculuğa çıkmak cesaret, gözü karalık ve en önemlisi daha önce görülmemişi görmeye, daha önce yapılmamışı yapmaya olan açlık ister. Dünya gezegeninden Carl Sagan’ın da bir zamanlar anlattığı gibi:

“Bütün maddi avantajlarına rağmen, yerleşik hayat bizi huzursuz ve tatminsiz yaptı. Köylerde ve şehirlerde geçen dörtyüz nesilden sonra bile şunu unutmadık: Uzun yol bizi, tıpkı çocukluğumuzdan kalma unutulmuş bir şarkı gibi çağırıyor.”

yazi_93493_1

Hepinize merhaba sevgili dostlar. Oturup kahve içerken, günlerdir yazmak istediğim fakat zaman bulamadığım yazının sonunda başına geçtim ve Mass Effect: Andromeda incelemesini yazıyorum. Açıkçası benim için objektif olması pek kolay bir yazı olmayacak çünkü ME serisine, çocukluğumdan kalma o uzay-bilim sevdası dolayısıyla, her zaman farklı bir samimiyet hissetmişimdir. Lafı çok dolandırmadan konuya girelim. Aşağıda dümdüz olmasa bile ucundan kıyısından spoiler olabilir, aman dikkat. Sonra bana “vay efendim spoiler” demeyin.

Ah Ryder, vah Ryder.

Andromeda’da Mass Effect bizi sonunda Shepard’ın çizmelerinden çıkartıp, yeni bir baş karakterin yerine yerleştiriyor. Burada bize sunulan yeni karakterimiz Ryder ikizlerinden birisi. Biri kadın, biri erkek olan bu ikizlerden tercih ettiğiniz sizin karakteriniz olurken, diğeri hikayeye dahil oluyor. Cinsiyet seçimini yaptıktan sonra oyun sizi karakterinizi kişiselleştirme ekranına, ufak bir hayal kırıklığıyla taşıyor. Kişiselleştirme seçeneklerimiz oldukça kısıtlı, önceden belirlenmiş çehrelerden birini seçip, üzerinde kısıtlı oynamalar yapabiliyor, dilerseniz ikizinizide kişiselleştirebiliyorsunuz. Dragon Age Inquisitionda sunulan o muazzam karakter kişiselleştirme ekranının yerinde yeller esiyor. Burada bir artı özellik olarak, sonunda mantıklı saç stillerinin oyuna eklenmesi kırgınlığımı biraz hafifletse de malesef kişiselleştirme ekranı beş-on basamak aşağıda kalıyor.

Bir on beş dakika içerisinde tamamladığım karakter, benim kafamda canlandırdığımdan hayli farklı bir şekilde hikayeye başlıyor. Burada Ryder biraz gönlümü kazandı. Ses sanatçıları işlerini çok iyi yapmışlar. Görüntüsüyle sizi soğutan Ryder, sesiyle sizi tekrar kazanıyor.

Sunulan diyalog seçenekleriyle beraber Ryder karakteri olmaya, hikayenin içine girmeye başlıyorsunuz ve bu diyalog yazarlarının ve ses sanatçılarının emeğiyle gerçekleşiyor.

Mass-Effect-Andromeda
“Tell them, I held the line”

SW: KotOR’dan beri bir gemide gezegen gezegen dolaşan gezgin, fatih veya kahraman olmak, bilim-kurgu oyunlarının belki de en temel kısımlarından biri. Mass Effect: Andromeda da bizi bu hissiyattan mahrum bırakmayarak altımıza Samanyolu’nun en gelişmiş bilim gemisini çekiyor. Tempest’e ilk adım attığınızda bu Mass Effect’in serinin diğer oyunlarından farklı bir iddiası olduğunu hemen anlıyorsunuz. Emektar Normandy SR1 ve abisi SR2, asansör illüzyonu ile size kendini kocaman hissettiren, içinde askerlerin olduğu, kaptanı asker olan, kısacası bir donanma gemisi olduğunu her haliyle, dekorasyonuyla hissettiren bir gemiydi. Tempest ise, iki katlı, samimi ve konforlu bir gemi. İçerisinde biyoloji laborotuvarı ve teknoloji laborotuvarı gibi bilim ile ilgili olan bölümleri ile size doğrudan hissettirdiği şey bir araştırmacı olduğunuz.

Tek başına gemi yetmez tabi, bu gemiyi ev yapan şey yoldaşlarımız. Benim gözümde Mass Effect serisini, hatta herhangi bir Bioware oyununu Bioware oyunu yapan şey yoldaşlarımız olmuştur. Dragon Age : Origins’i Alistair, Morrigan ve Leliana olmadan, Mass Effect serisini, Wrex, Liara T’soni, Mordin Solus ve gönüllerin Turian’ı Garrus Vakarian olmadan düşünemeyiz.

Yeni dostlarımız, gene o ya da bu sebepten ötürü gemimize dahil olan, zaman içerisinde kişiliklerini ve karakterlerini çözme formülünü takip eden ufak senaryoları beraberlerinde getiriyor. Burada büyük bir mutlulukla Andromeda’nın ME 3’ün üzerine çıktığını söyleyebilirim. Kurduğumuz ilişkilerin altı boş değil, karşımızdaki karakterlerin karakteri var. Liam’ın Samanyolundan gemiye kanepe getirmesi, Peebee’nin seçtiği yatacak yer, bu karakterlerin geçmişlerinin olduğunu, sorunlarının olduğunu bize gösteriyor. Tabii kendi aralarındaki ilişkiyi de mümkün olduğu kadar doğal diyaloglar ile bize aktarıyorlar. Ayrıca Teknisyen ve Pilot diyalogları beni benden aldı. Ayrıca Samanyolunda bıraktığımız eski dostların, çok ince bir şekilde konuyla alakaları olmaları ve bu alakanın sırıtmaması, serinin eski kurtlarının yüzünde bir tebessüm yaratacak şekilde tatlı.

Andromeda’nın bu noktada benden geçer puanı kapıyor.

Bu benim için küçük bir adım…

Gelelim son atmosfer konusuna. Andromeda’da biz gezginleri, kaşifleri ve biliminsanlarını canlandırıyoruz. Hikaye daha en başından bunu vurgulamaktan geri kalmıyor. Açıkçası hikayenin biraz gereksiz drama ile başladığını düşünüyorum. Bu noktada beni yanlış anlamayın, yaşanan hiçbir şey mantıksız, olması imkansız şeyler değil. Tam aksine, aslında beklenmesi gereken sorunlar, fakat bu kadar yüksek tempo ile oyuna başlamak, karakterleri tanıyamadan yaşadığınız sorunlar, aslında çok ciddi ve duygusal olabilecek anların, “N’oluyor?” şeklinde geçmesine sebep veriyor.

Oyunda biraz ilerledikten sonra tempo yavaş yavaş düşmeye başlıyor ve size hiç gidilmemiş yerlere gittiğiniz hissiyatını doyasıya yaşatıyor oyun. İnternet de dolaşan, gezegenlerin yetersiz olduğuna dair yorumlara katılmıyorum. Gezegenlerin hepsi tam tadında, birbirinden farklı ve çok farklı hikayeleri var. Mass Effect 1’de yaşadığımız bomboş gezegen sendromu Andromeda da kesinlikle yok. Her şeyin bir anlamı, bir sebebi var. Şunu söylemeden geçmeyeyim, bu anlamlar ve sebepler siz olayları araştırdıkça derinleşiyor.

Ana hikaye ise oyunun temasına doğrudan bağlantılı bir şekilde ilerliyor. Bu konuda çok detaya girmek istemiyorum çünkü Andromeda oynanması gereken bir oyun. Başka bir galaksiye bodoslama dalıp, oradaki kültürlerin çatışmasına denk gelmeniz, bu kültürlerin kendi amaçlarının olması ve yeni yuva arayışında biz Samanyolulular olarak bu çekişmenin içerisindeki rolümüz tadında ilerleyen bir hikayesi var diyip, bu konuda ki nihai kararı siz oyunculara bırakmak isterim.

mass-effect-andromeda-facial-animations

Üzgün tonda: Bir galaksi dolusu hödük.

Gelelim Andromeda’nın çakıldığı noktaya. Artık sağır sultanın bile duyduğu gibi, Andromeda’nın yüz animasyonlarını evde yere paspas niyetine kullanmazsınız. Ses sanatçılarının muhteşem emeğini baltalayan hareketsiz yüzler ve donuk gözlerle karşılaşıyorsunuz. İnsansı yüz hatlarına sahip olmayan Turian ve Salarian gibi türlerde bu sorun göze batmasa da, karşılaştığınız NPC’lerin çoğunun sesi her tonda duygu taşırken, yüzleri beceriksiz bir heykeltraşın elinden çıkmışçasına göze batıyor. Bunun yanında paket halinde gelen bir yığın bug var. Buglar çözülür, Bioware ilk seri yamalarını yayınladı bile ama bunun affı yok. AAA bir oyundan bahsediyoruz, fiyatı yüksek, kalite garantisi olan bir yapımdan. Bir indie oyunda gülüp geçeceğiniz buglar, bir AAA’da ciddi sorun teşkil ediyor. Takılan yürüme animasyonları, Vitruvius Adamı gibi kollarını açmış gezinen karakterler, konuşma ekranına girdiğiniz halde basıp giden NPC’ler.

Tam bu noktada dövüş animasyonlarının pürüzsüz bir şekilde çalışması, hareketli dövüş anlarında bile bir an bile teklememesi animasyon işinin yarım kaldığını net bir şekilde gösteriyor. Bu arada evet, dövüşler gayet şık ve akıcı. Burada biraz beylik konuşacağım belki ama bir firma, bir oyunu 60 Euro’dan satıp “ama bu işler çok zor” savunmasının arkasına saklanamaz. Henüz güncelleme listelerinde yokmuş gibi görünse de Bioware’in en kısa zamanda ücretsiz içerikler ile eksik animasyonları tamamlamasını umuyorum.

Şahane Grafikler, Performans ve Nedense Film Grain

Bu konuya önce kişisel düşüncelerimle girip daha sonra biraz alıntı karşılaştırmalar ile devam edeceğim. Maalesef tek bir bilgisayarım var ve oyunu çeşitli performans seviyelerinde kıyaslayamıyorum. 4K çözünürlükte ve yüksek seviye grafiklerle oynadığım oyun için “Nefes Kesici” diyebilirim. Yukarıda da bahsettiğim gibi, gittiğimiz her gezegen diğerinden farklı ve bu fark sadece hikayesinde değil. Her bir gezegen farklı bir iklim sunuyor bize, yağmur ormanları, yüce dağlar arasında kalan ovalar, uçsuz bucaksız çöller gibi pek çok farklı gezegen ve coğrafya arasında geziyoruz ve gerçekten her biri nefes kesici. Kapalı alanlarda ise camlardan içeri vuran ışık, gölgelendirmeler sizi girdiğiniz ortamın gerçekçiliğiyle sarıp sarmalıyor. Bir uzay gemisi veya uzay üssünde ise o soğuk uzay ortamını, yapay ışıklandırmaları ve uzayın sonsuz hudutlarından veya hemen yanı başınızdan gelen yıldızların ışıklarını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

Burada benim anlamadığım tek nokta, neden Film Grain. Ayarlardan açıp kapatma seçeneği olmasa beni oyundan soğutacak bu özelliğin seveni var mıdır gerçekten bilmiyorum ama benim gözümde grafiklerin netliğini yitirmesine, herşeyin çirkinleşmesine sebep veren bir özellik. Eğer okurlarımız arasında ME 1’den beri seveni varsa, bu özelliğin oyunda olduğunun altını çizerim.

Animasyonları ne kadar gömdüysem grafikleri ise bir o kadar övmek istiyorum, çünkü karakterlerin yüzleri detaylı, en yüksek çözünürlüklerde karakterlerin yüzlerindeki çilleri sayabiliyorsunuz. Zırhların her bir detayını fark edebiliyorsunuz. Ben sabaha kadar övsem doyamayacağım için biz en iyisi biraz da teknik detaylara ve kıyaslamalara bakalım.

Öncelikle Mass Effect: Andromeda’nın Frostbite 3 grafik motoruna geçiş yaptığını belirteyim. İlk üçlemede Unreal Engine 3 kullanıyordu. Daha modern olan Frostbite 3 ile gerçekten çok farklı ortamlar yaratılmasının önünün ne kadar açık olduğunu göstermiş oldu Bioware bize. Frostbite 3 Motoru Dragon Age: Inquisition ve Battlefield 1‘de de kullanılıyor. Tabi açık dünya oyunu olması ve gezegenlerin alabildiğine farklı ortamlardan oluşması, gerçek manada sağlam bir donanım istiyor.

PC Gamer’ın şu yazısından aldığım kıyaslamaları size sunuyorum.

QkLuFFgzZjfTEgeuXXCqfg-650-80
QujszJUjeZRE27Yr7h3Srg-650-80
kXusMfPDfEZuuF3qEeEvKD-650-80RRKDvqiwjVpP72DGGx5Zpg-650-80

Nvidianın yeni 10xx serisi ile bile yüksek ayarlarda 60 fps almak sadece en üst 1080 ve 1080 Ti modelleriyle mümkün. Ortalama bir bilgisayar ile 1080p’de orta seviye grafiklerle 60 fps ile oynamak biraz zor. Kısacası oyunun görsellerinden doyasıya keyif almak istiyorsanız Yüksek Performans veren bir makinenizin olması şart.

Ez Cümle

Mass Effect: Andromeda hataları olan, fakat güzel bir oyun. Şu anki haliyle açıkcası fiyat etiketini hak etmiyor fakat ben gelen güncellemeler ile her geçen hafta daha da şık bir hale geleceğini düşünüyorum. Serinin hayranı değilseniz, ama merakınız varsa bir kaç ay sonra tekrar bir göz atın derim. Animasyonları haricinde benim gözümde eksik bir yanı yok, 1400 kelimede uygun gördüğüm, önemli bulduğum detayları sizlerle paylaştım.

Sizler neler düşünüyorsunuz ? Oyunu beğendiniz mi ?

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba