Connect with us

Bomba

“Masum” ve Blu TV Beklediğimiz Proje Olabilir Mi? (2)

Yayınlandı

on

Masum “O” Proje mi?

İnternetten izlenecek içerik tüketmek artık hayatımızın merkezinde olmuş durumda. İstenilen içeriğin istenilen zamanda izlenmesi, kesintisiz ve reklamsız bir şekilde izlenmesi, izleme eyleminin fazla uzun süre tutması gibi sebepler bu şekilde içerik izlemeyi daha tercih edilebilir kılıyor.

Her ne kadar yabancı içeriği bu şekilde izleyebilsek de yerli içerikte hala televizyona bağlı kalıyoruz. Daha önce yerl içeriğin çevrimiçi ortamlarda izlenmesi bize yabancı bir konsept değil. Tvyo’da Behzat Ç‘nin sansürsiz yayınlanması akla ilk gelenlerden. Ancak yerli içeriğin televizyondan takip edilmesi alışkanlığı kırılmadığından Tvyo’nun ömrü yeteri kadar uzun olmadı. Bunun yanında, ücretli bir şekilde yerli içerik izlenmesi “Ulan İstanbul” dizisi ile denenmiş ancak onun da sonucu hüsran olmuştu.

İşte, Doğan TV de “Masum” dizisi ile bu kodları değiştirmek için önemli bir adım attı.

Benim fikrime göre, “Masum” konumlandığı yer için üç tespit yapabiliriz.

Öncelikle, “Masum” 60 dakikalık 8 bölümden oluşan bir dizi. Televizyondan dizi izlemek isteyen biri için, özellikle de izlediği şey prime-time’da yayınlanıyorsa reklamlarla birlikte 3 saat sürüyor. Zamanın çok önemli olduğu ve tüketimin bu kadar hızlandığı bir çağda kimsenin artık bütün bir gecesini sadece tek bir dizi için harcaması olanak dahilinde değil. Bunun yanında, dizilerin sadece belirli bir saatte yayınlanması ve tekrarlarının da yine abuk saatlerde yayınlanması izleyici için can sıkıcı bir durum. Bu sebeple yerli içeriklerin çevrimiçi ortamda kesintisiz ve kısa zamanlarda ve istenen her yerde izlenebilmesi tüketicilerin artık bu yollara girmeye başlamasını sağlayabilir. Kaldı ki bu dönüşüm ağır şartlar içinde çalışan set işçileri için de bir dönüşümün fitilini ateşleyebilir.

İkinci tespit ise, Masum’un oyuncu kadrosuna bakınca anlaşılabilir. Yazı serisinin ilk bölümünde bahsettiğim gibi, belli bir ücret karşılığında çevrimiçi içeriğin izlenmesi aslında 22-30 yaş aralığındaki yeni nesil tüketiciler için daha tercih edilebilir bir şey. Ancak yukarıda bahsettiğim denemelerden yola çıkarsak bu gruba tek başına güvenip iş yapmak da şu an için riskli duruyor. Çünkü her ne kadar böyle servisleri kullansalar da dizi izleme siteleri, torrent veyahut başka yollara içerikleri bedava izlemek hala çok talep edilen bir yol. Bu sebeple burada aslında Blu TV’nin doğru bir strateji içerisine girdiğini söyleyebiliriz. Haluk Bilginer, Okan Yalabık gibi televizyon izleyicisini çeken oyuncuların yanında yeni nesil tüketicilerin daha çok sahiplendiği Ali Atay ve Serkan Keskin gibi oyuncuları buluşturan Masum ile Blu TV bu iki tüketiciyi hibritleyen bir talep grubunu oluşturmak istediğini söyleyebiliriz.

Bunun yanında, Masum dizisi sansürsüz bir yerli dizi. Televizyon içerikleri ağır regülasyonlar altında akmaz kokmaz bir yapıya dönüşüyor. Sadece birbirlerine bakan aşıklar, sigara veya alkol kullanmayan insanlar, aşırı izole yaşamlar. Masum, bu noktada direkt çevrimiçi platformda izlenmek üzere hazırlandığından bu sınırlamaların dışına çıkıyor. Daha önce internet üzerinden sansürsüz yerli içerik izlenebilmesine rağmen, bu içeriklerin ilk önce televizyona çıkması onların bu regülasyonlara uyumlu bir şekilde çekilmesi gerekliliğini değiştirmiyordu.

Tabi burada, yukarıda bahsettiğim şekilde hedef kitlesinin hibrit bir görünümde olması Masum’u bıçak sırtında tutmaya zorlayabilir. Sansürsüz bir içerik talep eden yeni nesil tüketiciler hedeflenirken biraz daha muhafazakar olan televizyon izleyicisinin de rahatsız olmayacağı bir içeriğin oluşturulması Masum yazar kadrosu üzerinde büyük bir yük oluşturduğu düşüncesini ortaya çıkarabilir. İlerleyen günlerde bu sansürsüzlüğün sonuçlarını daha iyi inceleyebileceğiz.

maxresdefault (1)

Bu olumlu özelliklere sahip olmasına rağmen maalesef en büyük handikap dizinin kendisinin olduğu söylenebilir. Masum dizinin konusunda baktığımız zaman karşımıza “polisiye-gerilim-dram” türleri karşımıza çıkıyor. Bu türler her ner kadar yeni nesil izleyiciler için ilgi çekici konular olsa da eski izleyicilerinin (televizyon izleyicileri) ilgi alanına ne kadar giriyor tartışma konusu. Şu anda herhangi bir televizyon kanalını açtığınız zaman kabaca karşınıza üç tip dizi çıkıyor. Bunlardan ilki, diğer türlerin içinde de görebileceğimiz “aşk ve ilişki” yoğunluklu diziler, ikinci olarak, “tarih-dönem” dizileri ve üçüncü olarak da benim “mafya” dizileri diye adlandırdığım diziler. Bunun yanında, Türk dizi sektörünün uçuşa geçtiği 2000’lerin başından bugüne bu üçlü her zaman televizyon izleyicilerinin oturma odalarını işgal ettiğini görüyoruz. Bunlar yanında, arada tadımlık olarak görebileceğimiz “Leyla ile Mecnun”, “İşler Güçler”, “Behzat Ç” gibi dizilerin ise kısa ömürlü olduklarını ve sosyal medya sayesinde devam etmeye çalıştıklarını ancak başaramadıkları sonucu hepimizin hafızasında hala taze. Bu sebeple ana trendin dışına çıkan bir konunun ne kadar muhafazakar izleyiciyi (televizyon izleyen anlamında) çekeceği merak konusu. Bu hafta içinde bir izleme sayısının verilmesiyle bu soruya çok sağlıklı olmasa da bir cevap verebiliriz.

Bir handikap da benim açımdan tanıtım ve pazarlama konularında olduğunu söyleyebilirim. Sosyal medya olsun, gerekse de fiziksel tanıtımları olsun (flyerlar gibi) ben çok fazla karşılaşmadım. Televizyonda ise reklamlarını daha yeni görmeye başladım. Masum’un sansürsüz içerik iddiası yanında aslında daha büyük bir iddiası daha var, o da insanları Blu TV’ye üye yapmak. Bu düşünüldüğünde, Masum’un tanıtımı sadece diziye yönelik değil bütün platformu kapsayan bir tanıtım. Ancak aktif bir internet kullanıcısı olarak doğru düzgün bir tanıtımla karşılaşmadım. Kaldı ki televizyon izleyicilerinin bu durumda daha da az reklama maruz kaldığını söyleyebiliriz. Başka bir platforma üyelik gerektiren bir dizi için tanıtımın benim açımdan bu kadar az yapılması, iyi bir başlangıç yapılamadığını gösteriyor.

Sonuç olarak, Masum’un yapmaya çalıştığı dönüşüm hatta devrim çok büyük nitelikte. Bu projenin tutması, Türkiye’deki televizyon izleme alışkanlığını kökünden değiştirebilir. O yüzden birkaç itirazım daha olmasına rağmen yeni bir proje olmasının hatrına bu itirazları kendime saklayacağım. Masum genel olarak bakıldığı zaman oyuncu kadrosu olsun yönetmenlik olsun prodüksiyon olsun başarılı ve takip edilmesi gereken bir proje. Bunun için aylık bir ücret ödenip ödenmemesini ise sizlerin takdirine bırakıyorum.

Masum 1. ve 2. Bölüm İncelemesi

“Çoğunluk” filminde hatırladığımız ve Altın Portakal ödüllü Seren Yüce’nin yeni projesi Masum dün itibariyle izleyicilerle buluştu.

Biz de oyuncu ve yapım kadrosunu gördükten sonra incelemeden olmaz dedik ve sizin için bir inceleme hazırladık.

Masum’un hikayesi ise şöyle özetlenebilir. Cevdet (Haluk Bilginer) ve Nermin (Nur Sürer) şehirden uzakta Cevdet polislikten emekli olduktan küçük bir köyde yaşamlarını sürdürmektedir. Sessiz geçen günlerden sonra, oğulları Taner’in (Serkan Keskin) ölümü ve Tarık’ın karısı Emel’in (Tülin Özen) ölümüyle sarsılan ailenin yeni misafiri Tarık (Okan Yalabık) olmuştur. Eski karısıyla sorunlar yaşayan ve Cevdet’in eski öğrencisi Yusuf’un (Ali Atay) bu ölümleri araştırmak üzere doğduğu topraklara dönmesiyle hayatları eskisi gibi olmayacaktır. Kabaca böyle özetlenebilir Masum’un konusu. Aile dramı, karanlık sırların ve cinayetlerin merkezinde olduğu hikaye Berkun Oya’nın “Bayrak” adlı tiyatro oyununa dayanıyor. Berkun Oya, oyununu dizi için senaryolaştırmış. Bu özetten de anlaşılabileceği gibi hikaye bu 5li arasında geçecek gibi görünüyor.

Karakterlere dönecek olursak, öncelikle Haluk Bilginer’in oynadığı emekli komiser Cevdet’ten bahsetmeden olmaz. Üstad yine belli standartı tutturmuş ve tam bir baba olmuş. Cevdet oğulları için her şeyi yapmaya hazır bir baba ki daha önceden de yaptığını bu ilk iki bölüm sonucunda anlıyoruz. Özellikle, Taner’in (yoksa Tarık?) hastane raporlarını yok etmesi/ettirmesi kendisinin sınırlarını çok net şekilde özetliyor. “Bir baba evlatları için ne kadar ileri gidebilir?” Bu soru Haluk Bilginer’in harika oyunculuğu ile hem Yusuf’a hem de seyirciye sorulduğunda herkes balyoz yemişe dönüyor.

Bu ilk iki bölümden aslında açıkça anladığımız Cevdet’in küçük oğlu Tarık’ı daha çok sevdiği. Bunu hem ilk bölümdeki tekne sahnesindeki tavırlarından hem de ormanın ortasında oğlunu eğlendirmek için arabadan çıkıp oynaması Tarık’a hem üzüldüğünü hem de Taner’den daha çok sevdiğini gösteriyor. Klasik bir baba olarak karakterize edilen Cevdet oğullarını hem seviyor hem dövüyor.

1353469_1920x1080

Tarık ve Taner’in annesi Nermin’i ise Nur Sürer başarıyla canlandırmış. Annenin nevrotik halleri, sürekli bir gerilim içerisinde olması, ölümler yüzünden feci derecede rahatsız olsa da evlatları söz konusu olduğunda gayet korumacı davranan bir kadın. İlk bölümde Yusuf’un bavulunda soruşturma dosyasını da bulması zaten akli melekeleri pek yerinde olmayan Nermin’in üzerinde biraz daha baskı oluşturuyor. Nur Sürer ise bu durumu seyirciye müthiş bir şekilde yansıtıyor. Bunlar dışında, Nermin ilk iki bölümden anladığımız kadarıyla Taner’i daha çok seviyor. Bunu, Yusuf’u eve davet etmemesinden, daha sonra da Cevdet ile oğluna turşu göndermesinden çıkarabiliyoruz.

Yani aslında, Cevdet ile Nermin’in favori çocukları var ve bu durum, bölümler ilerledikçe Emel’in ölümüne kimin sebep olduğunu anlamaya başladıkça bizlere yeni gerilimlerin yaşanacağı, yeni sınırların çizileceği göstermesi yanında Cevdet ve Nermin karşı karşıya geldiğinde kimin kazanacağı sorusunu sordurtuyor.

Aileden sıyrılıp burada bir de Yusuf’u anlatmamız gerekiyor. Ali Atay, Yusuf’u başarılı bir şekilde canlandırmış. Bazı yerlerde canlandırmanın çok fazla Mecnun’a benzediğinden yakınmalar okudum ancak benim fikrim seyirci ne görmek istiyorsa ona benzerlik arıyor, benim açımdan böyle bir benzetme olmadı. Yusuf problemli bir ve boşanmış bir polis. Problemli olduğunu, dizinin açılış sekansında eski karısının yeni kocasının evine gizlice adeta bir hırsız gibi girmesinden anlıyoruz. Bu durum komiserleri tarafından fark edilince, Emel’in ölümünü araştırma bahanesiyle doğduğu topraklara bu ölümü araştırılmaya gönderiliyor. Bunun yanında, Yusuf’un bir tane de kızı var. Annesiyle kavga etmesi sebebiyle kızının yanına kaçmadı Yusuf’u bir anda korumasız bir pozisyona sokuyor. Özellikle kızının ormanda kaybolmasıyla biraz daha korumacı bir tavra geçiyor. Bunun yanında, ilk bölümde bahsedilen Taner’in mercek sevdası karşısında ikinci bölümde Yusuf’un benzer bir mercek bulması Taner’in aslında ölmediğini anlamasına sebep oluyor. Buradan sonra ise eski hocası Cevdet ile arasında müthiş bir gerilim başlıyor.

Tarık’tan bahsedecek olursak, Okan Yalabık’ın müthiş bir oyuncu olduğunu söylemeden olmaz diye düşünüyorum. Kendisinin iyi oyunculuğu yanında, yanındakileri de büyütüyor, eğer yanındakiler iyi oyuncularsa onları müthiş bir seviyeye çekiyor. Bunu özellikle Tarık ile Emel’i oynayan Tülin Özen’in sahneleri izlendiğinde daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum. Tarık’ı karakter olarak incelersek de kendisini “train-wreck” olarak tanımlamak doğru olur. Hem eşinin hem de abisinin ölümünü yüzünden büyük bunalımlara giren Tarık çözümü baba evine dönmekte buluyor ve alkol ile bu sorunların üstesinden gelmeye başlıyor. Ancak, Tarık’ın bu trajedi yaşanmadan önce de akıl sağlığı ile ilgili sorun yaşadığı izleyiciye hem bar kavgası sahnesi hem de mutfakta kendi kendine konuştuğu sahne ile veriliyor. Bu durumu Emel’in öğrenmesiyle evlilikleri farklı bir yol alan Tarık, Emel ve kardeşinin ölümü ile iyice kendini kaybediyor. Tabi Tarık’ın bu durumda olması ve olmasa bile Emel’in eşi olması, onu bu cinayet soruşturmasında şüpheli sıfatına sokmaya yetiyor. İlerideki Yusuf ile olan konuşmalarını bu sebeple merakla bekliyorum.

masum4

Taner ise ailenin büyük oğlu ve aslında Emel ile birlikte ölmesi gereken bir karakterdi. Ancak seyircinin Taner’i kanlı canlı görmesi ve Yusuf’un ormanda merceği bulması artık bu sırrın herkesin bildiği ama kimseye söylemediği bir şeye dönüştürüyor. Taner de evlenip boşanmış bir kişi. İkinci bölümdeki düğün sahnesinden de eşine şiddet uyguladığını ve Yusuf ile beraber geçirdikleri çocuklukta da fazla sakin olmaması Taner’in de aslında “normal” olmadığını bize gösteriyor. Bunun yanında Emel’in ölümünde baş şüpheli olması ve ikinci bölümün sonunda Selim’in bedenini bagajdan çıkarması da kafamızda yeni ihtimallerin oluşumuna sebep oluyor. Serkan Keskin hem tiyatroda hem de ekranda sevdiğim oyuncular arasında. Bu rolün altından da kalktığını düşünüyorum. Sahne sayısı artıkça daha keyifli bir seyir zevki bekleyeceğini bize gösterdi.

Hikayenin diğer düğümleri Emel ile Selim’in sahne azlığı nedeniyle şu anda hem oyunculuklarını hem de rollerini konuşmak için erken olduğunu düşünüyorum. Ancak Bartu Küçükçağlayan’ı sağlıklı saçlarla görmek bence herkesi mutlu edecek.

Dizinin bence en büyük handikapı tempo sorusunu. İlk bölümün neredeyse ilk 40 dakikasında sadece karakter tanıtımına ayrılması (bu da başka bir sorun) diziyi inişli ve çıkışlı bir tempoya sokmuş. Son 18 dakikada bir anda her şeyin farkına varıyor seyirci ve bunun ilk 40 dakika ile çok da bağlantısı yok karakterler dışında. İkinci bölüm ise tempo biraz daha ayarlanmış (hatta bence ikinci bölüm direkt olarak pilot olmalıydı.).

434624

Dizinin ikinci handikapı ise, karakterler hakkında çoğu şeyin ilk iki bölümde önümüze sunulması.  Seyircinin önüne karakterlerin neredeyse yüzde 90 oranındaki portresinin konulması hem ilerideki kırılma noktalarında hem de seyirci beklentileri açısından sıkıntılı bir durum. Yani bu kadar keskin karakterizasyondan sonra onlardan farklı bir davranış beklemek çok da mümkün gözükmüyor. Belki, karakterlerin tanıtılması 8 bölüme eşit şekilde dağıtılsaydı, karakterlerin hareketlerine seyircinin daha çok şaşırması imkanını sağlayabilirdi. Bunun yanında, Emel’in ölümünün cinayet diye bir anda bağırmaya başlaması, ikinci bölüm sonundaki Selim’in bedeninin önceden verilmesi seyircinin hep bağlantı kurabileceği ve tahmin ettiği yola dönülmesini sağlayan hareketler olarak diziyi çok öngörülebilir yapmış. Şunu demek istiyorum, aslında çok ihtimal ve çok soru var izleyicinin soracağı ancak senaryo yüzünden bu soru sayısı sınırlı. Bu da ilerleyen bölümlerin beklenilen şekilde gerçekleşmesi ihtimalinde seyirciyi ekrandan uzaklaştıracak bir etken. Ancak, önümüzde 6 bölüm var, o yüzden bunları daha detaylı konuşmak için erken.

Selim’in neden öldürüldüğü (müthiş sekanstı bu arada), Emel’in neden öldürüldüğü ve Taner’in neden ölü gösterildiği, hastanedeki belgelerin neden yok edildiği soruları bu çerçeveden bakılınca salında cevapları olan ama yine de bizi meraka sürükleyen sorular olarak karşımıza çıkıyor.

Masum yukarıda da genel olarak incelediğim şekilde tutmasını istediğim bir proje. Masum’un tutması demek, benim yaş grubu içerisinde bulunduğum izleyicilerin uzun süren Türk dizi sektörüne döndürülmesi demek. O yüzden diğer eleştirilerimi tek yazıda değil, bölümler ilerledikçe yapmaya çalışacağım.

 

Masum, her cuma 60 dakikalık 2 bölüm ile yayın hayatına devam edecek. Umudumuz dizinin dizi sektörü için bayrak taşıyan olması. İlerleyen bölümler bize “Masum”un “o” proje olup olmadığını gösterecek. Bu kadar riskli bir yapım, seyirci karşısında çok da kötü bir başlangıç yapmadı ve cuma gecesi için güzel bir alternatif sundu.

 

 

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba