Connect with us

Bomba

NOLAN’IN ETKİLERİ; MARVEL SİNEMATİK EVRENİ İLE MARVEL ÇİZGİ ROMANLARIN KESİŞTİĞİ NOKTALARI DEĞERLENDİRDİK!

Yayınlandı

on

Bu yazıda amacım çok uzun detaylı bir kritik yapmaktan öte, neredeyse on yılı bulmak üzere olan, üçüncü fazındaki Marvel sinematik evreninin, kaynağı çizgi roman evrenine ne gibi etkileri olduğunu gösterebilmek.

Nolan sizce DC'ye mi yaradı Marvel'e mi?

Nolan sizce DC’ye mi yaradı Marvel’e mi?

Öncelikle, bugün çizgi roman temelli filmlerin bu kadar revaçta olmasının sebebi bana kalırsa Hollywood’un orijinal hikayelerini tüketmesi ve yaratıcılık konusunda ciddi bir tıkanıklığa girmesinin sonucu olarak bütün mitolojilerin yanında, Amerikan mitolojisi de yapımcıların hedefine girmesi oldu. Öncesinde, yani işler iyiyken 2000 yılında çıkan ilk X-Men filmi, bir çizgi roman filminin, süper kahraman filminin modern dönemde, eldeki yeni olanaklarla çok da iyi yapılabileceğinin göstergesiydi ve hem o hem de Sam Raimi’nin  Spider-Man üçlemesi iyisiyle kötüsüyle güzel bir gösterge oldular. Ancak asıl patlama, Hollywood filmlerinin eski kalitesini yitirdiği sırada Nolan gibi bir ustanın 2005 yılında yaptığı mükemmel Batman Begins filmiyle başladı ve mesajı alan Marvel, vaktinde satamadığı ve aslında çizgi roman dünyasındaki popülerliğiyle düşünüldüğünde ikinci sınıf kahramanlar olarak görülebilecek karakterlerle 2008 yılında film evrenine ilk adımını attı (Lütfen Hulk filmi olmamış gibi davranalım). Her ne kadar Fox, X-Men üçlemesi ve Wolverine filmleri arasında bir bağlantı kurmuş olsada detaylı, programlı ve hiçbiri birbirinden kopmayan bir film evrenini başlatan Iron Man filminin başarısının verdiği cesaretle MCU oldu. Peki bugün artık sayamadığım kadar film ve film projesi, hasılat rekorları, filmlerin kaynağı olan çizgi roman evrenini ne şekilde etkiledi.

Ultimate Evreni

emir büyük yerden

emir büyük yerden

İlk olarak meseleyi 2000 yılındaki X-Men filminden ele alacağım. Her ne kadar film hakları Fox’da da olsa, o dönem daha Marvel film evreni gibi bir fikir olmadığı için bugünkü gibi bir rekabetten de söz edilemezdi. Marvel ne yaptı, önce filmlerin popülerliğinden hareket ederek bütün X-Men ekibine siyah deri ceket giydirdi. Aslında filmler için dahil olumsuz olan bu detay -X-Men’in farklı renklerle sembolize olmuş bir fenomen olduğu düşünüldüğünde- çizgi roman evreninde de hoş karşılanmadı. Bunun yanında gelen tek film X-Men de değildi. Farklı şirketlerde ve dolayısıyla birbirilerinden bağımsız evrenlerde aynı zamanlarda X-Men, Spider-Man, Daredevil, Electra ve Ghost Rider filmleri çıkıyordu. Bu durumu öngören şirket, aynı zamanda çizgi romanda on yıllardır aynı orijinle devam eden karakterlerin artık takip edilmesi zor bir hal aldığını da düşünerek Ultimate evrenini kurdu. Ki bence yapılabilecek en iyi işlerden biriydi filmlerle adaptasyon konusunda. Popüler kahramanların hikayelerini 50’lerdeki 60’lardaki orijinlerinden değil 2000’lerde o dönemlerin kurgu fantezi dünyasındaki mantık hatalarını da sırtlamadan daha makul, çağdaş ve daha adult çizgisine yakın hikayelerle ele alan evren, filmlerin yeniden yazdığı orjinleri de kabul ediyordu. Örneğin aynı ilk X-Men üçlemesindeki gibi orijinal takım Cyclops, Ice Man, Angel, Beast, Jean Grey’den oluşmuyordu. Storm Wolverine gibi ikinci dalga karakterler, henüz ergen olan Ice Man’a hocalık yapıyordu.

Dediğim gibi her anlamda daha serbest bir evrendi ve hem filmlerin etkisiyle de popülerliği artan çizgi romanları takip eden yeni nesil kitleye yeni bir başlangıç imkanı sunuyordu. Marvel, sinematik evreni kurarken her şeyiyle olmasa da Ultimate evrenindeki belli başlı detayları belirleyici görmüştü. Örneğin Hawkeye, bildiğimiz 616 evrenindeki, herhangi bir çizgi roman karesinde görülebilecek tüm kadınlarla ilişkisi olmuş Hawkeye değil, 1610 (Ultimate) evrenindeki aile babası Hawkeye’di. Nick Fury’nin sadece siyahi olması değil, bizzat Samuel Jackson’ın oynaması Ultimate evrenindeki Nick Fury’nin temennisiydi. Tabii ki Marvel bu süreçte 616 evrenini de boş bırakmadı. Örneğin 616 (beyaz) Nick Fury’nin yine aynı isimli siyahi bir oğlu çıktı ortaya ve Shield’da Maria Hill’in yardımcısı olarak çalışmaya başladı. Ya da Cheese diye bir karakter yaratılarak Agents Of Shield’in merkezindeki Phil Coulson karakterinin temeli atıldı. Ultimate evreni, Secret Wars’a sebep olacak büyük çarpışmaya kadar bence orijinal evrene taş çıkartacak hikayelerle sürdü (bkz. Revolution, Ultimatum). Şu an henüz kesinliğe kavuşmasa da yok olduğu düşünülüyor ve zaten herhangi bir sayısı da çıkmıyor. Ancak Secret Wars sona ererken Ultimate evreninin popüler karakterlerinden Miles Morales ve 1610 Reed Richards, 616 versiyonu tarafından ana evrene alındı. 1610 Thor’un da Mjölnir’i bulundu. Ancak onun dışında evrenin dönüşüne ilişkin herhangi bir ipucu yok.

Film haklarının sorun haline gelişi, ya da God loves, Marvel Kills*

Yani diyor ki, foxa daha zınnık koklatmam

Yani diyor ki, foxa daha zınnık koklatmam

Aslında henüz daha Marvel Sinematik evreni ilk filmini çıkarmadan önce, hazırlıklar sırasında olabilecek en ciddi boyutlu ve yanlış olduğu artık kabul edilmiş hamle, film hakları başka şirketlerde olan karakterlerin ve takımların budanmaya başlanmasıydı. Burada en ciddi odak noktası, karakter sayısının çokluğu (milyonlarca) olması sebebiyle X-Men karakterleriydi. Seksenler ve doksanlardaki popülerliği sonucu artık cep evreni denebilecek kadar kendi içinde semirmiş mutant dünyasının silinmesi, Marvel’in son on yılda en çok küfür yediği olaylardan biriydi. Önce, her şey değişecek her şey çok güzel olacak iddiasıyla çıkan House Of M serisinde, Scarlet Witch’in tek cümlesiyle sayıları milyonları bulan mutantlar bir anda 200 kişinin altında, soyu tükenmekte olan bir türe dönüştü. Bu dönemde de her ne kadar çok başarılı hikayeler -ve hatta bana kalırsa ne kadar hakkı yenmiş olursa olsun müthiş bir Cyclops gelişimi- yazılmış olursa olsun, 80’lerden 2000’ler ortasına kadar bütün evrenin merkezinde olan X-Men, artık geri planda ve çoğu kez olan biteni izler pozisyonda kaldı. Bu boşluğu neyin doldurduğunu birazdan aşağıda yazacağım, ancak tamamen ticari kararlarla yapılan bu budama, 2012 senesinde çıkan ve ciddi bir hayal kırıklığı, çelişkiler silsilesi olan AvXle daha da kötü bir boyuta geldi. Mutant popülasyonu tekrar artsa da X-Men serilerinin sayıları azaltıldı, Cyclops gibi ikonik karakterlerin kahraman titri ellerinden alındı, Hitler benzetmesi yapıldı(!!!), vs vs.

Ta ki bu sene ne yapılırsa yapılsın hala daha yerlerine konmaya çalışan Inhuman serilerinden kat be kat daha fazla satış yapıyor olmaları, Fox’la geliştirilen nispeten iyi ilişkiler, hayran tepkileri sonucu önce bahara 7 farklı X-Men serisi müjdelemelerine kadar. Evet, artık bu konuda dev bir U dönüşüne tanıklık ediyoruz. Bunun yanında Fantastic Four’un sümen altı edilmeye çalışılması, Wolverine gibi tek başına dört beş seride gözüken bir karakterin çok vasat bir death of serisiyle öldürülmesine karşın, öldüğünü bildiğimiz ama nasıl öldüğünü bilmediğimiz Cyclops’a, bu geri dönüşe selam çakar gibi, çizgi roman tarihinin en ikonik ölümlerinden birinin yazılması -bakın hala duygulanıyorum yazarken- son olarak da Inhumans vs X-Men’in Avengers vs X-Men’e göre iyi bir seri olmasını, on senedir yapılan bütün saçmalıklardan sonra tekrar iade-i itibar örneği olarak görüyorum. Darısı Marvel’in ilk süper kahramanları Fantastic Four’un başına.

*God Loves, Man Kills: Mutant nefretini konu alan, X-Men tarihinin en popüler ve güçlü hikayelerinden biri

Film Evreninin Yıldızları

Klasik Avengers'in sonu, yeni bir çağın başlangıcı

Klasik Avengers’in sonu, yeni bir çağın başlangıcı

MCU’nun üçüncü fazında olmasına rağmen hala en belirleyici karakterleri Cap, Iron-Man, Black Widow gibi Avengers ekibinin kilit karakterleri. Peki bu karakterlerin ve Avengers ekibinin çizgi roman dünyasında pozisyonları nasıl değişti. Aslına bakılırsa Avengers, Justice League kurulduktan sonra hadi biz de en güçlü karakterlerimizle ekip kuralım mantığıyla çıkmasına rağmen 2000’lere gelindiğinde DC versiyonları kadar popüler değildi. X-Men’in Marvel evrenindeki baskınlığı,street level karakterlerin popülerliği, yaratıcı hikayelerin azalması, Avengers’in artık Captain America gibi dev bir klişeye dönüşmesine sebep olacak iken, aslında film evreninin çizgi roman ayağındaki en önemli mimar Bendis, Avengers serilerinin başına geçti. Ve ilk yaptığı başta absürd bile gelse hem hikayenin kalitesi hem de stratejik önemi açısından Avengers’ı dağıtmak oldu. Evet, efsanevi Avengers Disassembled hikayesinden bahsediyorum. Bu karamsar hikaye, Avengers açısından beyaz bir sayfa açtı. Önce siz dağıldı deyince dağılmaz diyerek New Avengers ekibi kuruldu. Luke Cage, Spider-Man, Wolverine gibi popüler karakterler Avengers üyesi oldu. Avengers adının tekrar popülerleşmesi açısından başarılı bir hamleydi. Hemen ardından House Of M ve Civil War geldi ve sonrasında Secret Invasion, Dark Reign, Siege derken, bugün film evrenini de besleyen dev hikayeler dönemi başladı.Hem bağlayan sayıların çokluğu sebebiyle çizgi roman satışları arttı, hem de artık elli senede üzerine çok da bir şey konamayan Stark-Rogers gibi karakterler, evrenin geri kalanıyla da daha çok bağlantı kurarak karakter gelişimlerini ve popülerliklerini arttırdılar. Bir yandan da Illuminati, Young Avengers derken Avengers bağlantılı takımların sayısı arttı ve X-Men ve FF’in budanması sonucu açılan boşluğu film evreninde kullanılabilecek karakterler doldurdu. Guardians Of Galaxy fenomen haline geldi ve en son Siege sonrası karanlık dönemi sonlanan evrende ana hikayeler kozmik hikayelere kaydı (bkz. Fear Itself, Infinity). Bu sayede Thanos da tekrar hatırlandı, zira Marvel’in film hakları elinde olan adam akıllı tek kötüsü oydu.

Karakterlerin Filmlere Adaptasyonu

Filmde bu kıyafet olacak diye o kadar korktum ki

Filmde bu kıyafet olacak diye o kadar korktum ki

Bu noktada karakterlerin filme aktarılma konusunda çok ciddi değişimler ya da bozulmasından bahsetmek mümkün değil. Tersi durumda da. Özellikle Chris Evans, Cumberbatch, Robert Downey, Scarlet Johansson gibi tam on ikiden vuran kast seçimleri sonucu çizgi roman sayfalarından alışık olduğumuz karakterlere beyaz perdede de çabuk ısındık. Hoş Stark’ın o yeşilçam jönleri vari tipi, ince bıyığı güzel bir detaydı, çizgi romanlarda da bir anda erik gözlü olması garip oldu. Ancak hem Robert Downey’in rolü “yaşaması”, hem de gözlerinin büyümesinin Stark’ın karakterizasyonuna bir zararının olmaması bunu da basit bir detay haline getiriyor bir noktadan sonra. Belki bir de Hank Pym’in fazla yaşlı olması hala yüreğimi burkuyor olabilir, ancak uzun süredir hiç bir hikayenin merkezinde yer almadığı için çok da sorun yaratmadı. Belki kahramanların kostümlerinden bahsedilebilir. Aslında Cap, Iron Man, Widow gibi karakterler bu konuda zaten sorun yaratmayacak kostümlere sahiplerdi. Scarlet Witch ve Hawkeye soru işaretiydi, ancak modernize edilmiş kıyafetleri hiç sorun yaratmadı. Hawkeye’in kostümü çizgi romanda da filme yakın bir hale geldi. Hatta filmlerde olmasının da torpiliyle Matt Friction gibi ana akım hikayelerde çok görülemeyecek ama benim hayranlıkla okuduğum alternatif hikayelerin ve sokak seviyesi karakterlerin popüler yazarına solo hikayesi yazdırıldı, ödül üzerine ödül aldı, aynı çizginin tv versiyonu olan Netflix’e dizisi çekilmesi konuşuldu. Ve bütün bu popülerliğe dört sezondur dizisi olan Arrow’a rağmen kavuştu ki önemli bir başarı. Çok sevilmesine ve Thanos’la beraber eli ayağı düzgün nadir villainlardan olmasına rağmen ben Loki’den çok memnun değilim. Yani Tom Hiddlestone çok iyi bir oyuncu, Loki’nin temel içgüdülerini motivasyonlarını da iyi açıklıyor ama daha bilge daha derinlikli bir Loki yolculuğumuz olacak mı çizgi romanlardaki gibi ve olacaksa da Hiddlestone kaldırabilecek mi bugün için bir şey söylemek zor. Onun da ötesinde, benim derdim sinemada kazandığı popülerliğin çizgi romana yansıtılış şekli. Artık neyse ki yayınlanmasa da bir süre hippi Loki okumak zorunda kaldık -yani AXIS tie-inlerinde vardı cidden zorunda kaldım- Tamam Hiddlestone sempatik bir portre çizmiş olabilir ama Loki bu. Hani kendi gençliğiyle bile uğraşabilen, herhangi bir sınırı olmayan karakterden bahsediyoruz. Bilindik metodlarla grileştiremezsiniz çünkü o seviyede bir zekayo zaten siyah beyaz diye ayırmak mümkün değil. Ki zaten böyle “şirin” bir Loki’nin çizgi roman dünyasında yeri olmadığını okur da anlattı ki seri iptal edildi neyse ki. He bir de yine görüntü açısından Negasonic Teenage Warhead (NTW diyelim yazması çile oluyor) bir örnek olabilir. Malum Fox Marvel’e Ego The Living Planet’i vermiş, karşılığında da NTW’nin güçlerini değiştirebilme esnekliğine sahip olmuştu. Güçleriyle birlikte tipi de bir hayli değişmişti (aslında 2000ler ergeni tipindeydi 2010lar ergeni tipine geçti). Ve Marvel yakın zamanda Deadpool and The Mercs for Money serisine tipiyle güçleriyle filmdeki NTW’yi ekledi! Bence bozan bir şey yok, yani e hani ölmüştü hani güçleri farklıydı diye bile sorasım gelmiyor,çünkü Deadpool serisi. Marvel’in Deadpool’u hiç bir şekilde rekabet konusu etmediğini düşününce şaşırtmadı da. Onun dışında daha önce de çok bahsettim, Danvers’ın Captain Marvel olması bence daha çok sinemaya yönelik bir hareketti, umarım filmi çizgi romandaki versiyonundan daha başarılı daha az antipatik olur.

İyisiyle Kötüsüyle Film Promosyonları

-Netflix'in parası geldi mi? -Geldi. -Tamam basıyorum o zaman

-Netflix’in parası geldi mi?
-Geldi.
-Tamam basıyorum o zaman

Evet film evreninin yarattığı bir değişim de filmin çıkmasına yakın bir anda sayıları ona yaklaşan, McDonalds oyuncağı tadındaki kısa çizgi roman serileri oldu. DC’nin Suicide Squad’ın çıktığı ara uzun süre sonra ilk kez en çok satanlarda zirveyi alması ve Rebirth’in de etkisiyle ilk onu domine etmesi, bu serilerin etkisini gösterdi. Bir yanıyla her film, yeni çizgi roman okurları da kazandırdığı için bir şey diyemiyorum ancak mesele iki üç sayılık preludelerden, team-uplardan çıkınca çok başarısız bir hal alabiliyor. Örneğin Civil War II felaketinden daha fazla bahsetmek istemiyorum, bunun DC versiyonu da Justice League vs Suicide Squad oldu. Hatta tüm çekişmelerine rağmen X-Men Apocalypse filmi üzerine çıkan Apocalypse Wars serisi açıkça zaman kaybı, eldeki bütün klişelerin tekrarıydı. (-Abi horseman olmamış kim var daha önce?-Colossus var.-Tamam yaz Colossus Apocalypse’in etkisi altına girer) Yani film evrenindeki hikayeleri, popüler karakterleri alıp çizgi roman evreninde belirleyici etkenler yapmaya çalışırsanız, hiç de iyi bir sonuç alamıyorsunuz, bu kesinleşmiş oldu. Onun dışında elde Doctor Strange-Punisher tarzı enteresan seriler var, bu yanıyla çizgi roman evrenindeki orijinal gelişimleri sebebinden değil de tamamen sinema ya da TV başarılarından dolayı denk gelmiş karakterler, her zaman olmasa da bazen başarılı denklemler oluşturabiliyor. Yine de bırakın çizgi roman evreni oldukça kendi dinamikleri üzerinden gitsin.

        Şu ana kadar film evreninin çizgi roman evrenine etkisiyle alakalı çok da detaya kaçmadan aklıma gelenler, önemli gördüklerim bunlar. Bunun TV yanı da var ama o kadar baskın değil. Yazıyı da burada iki taleple bitireyim. Birincisi, ne olur artık Quake’in tipini havasını düzeltin çizgi romanda, ikincisi hazır Natalie Portman yokken, Thor Ragnarok’da Ultimate Valkyrie görelim…

Bkz. Ultimate Valkyrie: Çizgi romandaki hafif Red Sonja/Zeyna havası bence Thor filmlerini toplar. Kanatlar konusunda nötrüm.

Bkz. Ultimate Valkyrie: Çizgi romandaki hafif Red Sonja/Zeyna havası bence Thor filmlerini toplar. Kanatlar konusunda nötrüm.

Okumaya Devam Et
1 Comment

1 Yorum

  1. Karasakal

    29 Ocak 2017 at 00:52

    Yazıyı beğenerek okuduğumu söyleyerek başlamak istiyorum söze. Son yıllarda sıkça konuşulan bir konunun güzel derlemesi olmuş. Ancak benim eklemek istediğim bir nokta var açıkçası:
    Captain America çizgi romanlarda miadı dolmuş bi karakterdi ve çok geçmeden (Civil War sonunda) ölmüştü. Filmlerle paralel geri geldi maalesef. Yaşlandırdılar, elden ayaktan düşürdüler, kalkanı başkasına verdiler; değişik bir tatla güzel şeyler çıkacak diye bekledik ama Civil War filmiyle popülerlik tavan yaptı ve çizgi Cap tekrar eski haline geldi.
    Uzun lafın kısası film evreni yeni başladı ve güzel hikayeleri var diye çizgi romanlarda tarihin en sıkıcı Cap serilerini okuyoruz. Bence filmlerin yol açtığı en kötü karakter değişimi Captain America’dır.

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel5 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba1 hafta ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba1 hafta ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba3 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba4 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba