Connect with us

Bomba

Oyun Firmaları, Satış Politikaları ve Oyuncuların Son Durumları Nasıl?

Yayınlandı

on

Herkese merhabalar. Oyun sektöründe, birkaç ufak haber dışında çok hareketli olmayan bir haftanın içerisindeyiz. Yamalar çıkıyor, ufak tefek haberler sızıyor ve oyun firmaları büyük duyuruların ardından gömüldüğü sessizlik içerisinde çalışmalarına devam ediyor. Madem oyun firmaları sessiz, biz de oyun firmaları hakkında konuşalım.

Az sonra söyleyeceğim şeyleri söylemeden önce her bahsedeceğimiz konunun birer firma olduğunu unutmamak gerek. Bize eğlence, ucu bucağı olmayan dünyalar, sizi içine çekip sabahları gördüren hikayelerin her biri, kar amaçlı yapılan bir ürünün sonucunda var olan şeyler. Bir firma yaptığı oyundan kar etmezse o oyunun devamı gelmez. Bizim gibi oyunlara gönülden bağlı insanlar için bazen unutulan ve sıkça şok yaratan bir konu bu. Tıpkı sevdiğimiz Youtube içerik yapımcılarının bu içeriği yapmalarının iki sebebinden birinin gelir olması gibi basit ve anında, orada kabul edilmesi gereken bir konu. Ayrıca çoğu şeyi basit bir dilde anlattığımında altını çizmeliyim, bu işin çok büyük ve farklı detayları var, fakat bizi alakadar eden konular ile doğrudan ilgili başlıkları aldım.

Bu konuları kabul ettiğimize göre gelin oyun firmalarına, satış politikalarına ve bunun oyunlar üzerinde yarattığı etkilere bakalım.

paradox-og-image

1) Paradox Interactive

Paradox hem oyun yapan, hem de dağıtımcılık yapan bir firma. Biz burada oyun yapan Paradox Development Studio’dan başlayacağız. Paradox Dev Studio, çağlara yayılmış, detaylı ve uzun olan “Devasa Strateji” oyunları üreten bir firma. Ürettikleri arasında Europa Universalis, Crusader Kings, Hearts of Iron ve Stellaris gibi farklı zaman dilimlerinde geçen, tarihe bağlı fakat alternatif tarihler yaratma fırsatı veren seriler var.

Paradox burada ilginç bir satış politikası izliyor. Kendimce izledikleri politikayı sürekli-gelişim-sürekli-satış olarak tasvir edebilirim. Paradox oyunlarına her hangi bir platformdan şöyle bir göz attıysanız, her oyununun milyon tane “DLC”si olduğunu fark edersiniz. Bu direk politikalarının bir sonucu. Paradox oyunları çıkar, çıktıktan bir süre sonra indirilebilir içerikler ile büyümeye başlar. Yapımcılar oyunu geliştirmeyi hiçbir şekilde bitirmez. Her altı ayda bir yeni bir sistem, yeni bir oyun mekaniği oyuna eklenir oyun sürekli değişir, büyür. Bunun haricinde sürekli kozmetik içeriklerde oyuna eklenir.

Bu sistem hakkında olumlu ve olumsuz pek çok şey duydum. Eleştirilerin temel odağı, çıkarılan içeriklerin paralı olması ve paranın karşılığını vermemesi üzerinden döner. Olumlu eleştiriler ise yukarıda bahsettiğim sürekli gelişen oyun mantığı, oyunun kendini sıkmadan tekrar tekrar oynatabilme yeteneği üzerinden yapılır. Burada, benim gözümde Paradox çok güzel bir hareket yapıyor, çünkü, yaptıkları oyunlar, her hangi bir indirilebilir içerik edinmeden de oynanabiliyor.  Firma düzenli gelir ediniyor, bu gelir ise yeni içerikler ve oyunların yapılmasında kullanılıyor, kar ediyor ve bize sürekli daha iyi içerikler sunuyor.

Burada ince bir çizgi var. Paradox’un yaptığı ilk oyunun içerisinden içerik çıkarmaması veya ilk oyunun eksik, bitmemiş olmaması yaptıkları işin meşruluğunu yok eder. Son dönemde, özellikle son çıkan Hearts of Iron serisinin en yeni oyunu ve Stellaris biraz bu dengeyi bozacak şekilde yapılmış. İkisinde de bir olmamışlık var. Stellaris yeni başlayan bir seriydi, bir sonraki oyunlarında bu konuda hayranlarını ne kadar dinlediklerini birlikte göreceğiz.

Burada ufak bir dipnot geçeyim; Paradox Türkiye için yerli fiyat uygulayan firmalardan. Avrupa’da 20 Euro, ABD’de 25 dolar olan ek paketler Steam Türkiye üzerinden yaklaşık 30 liraya satılıyor.

2529004-cdprlogo

2) CDProjekt Red 

Polonya çıkışlı bir firma CDPR. Hiç adı sanı duyulmamışken ilk yaptıkları oyun Witcher ile dünya çapında büyük satış başarıları elde ederek oyunlarını bir seriye çevirdiler. İkinci oyunlarının başarısı ile gerçek anlamda sektörü değiştirme kuvveti bulunan bir firma haline geldiler. Witcher 3: Wild Hunt’ın başarısından, kalitesinden sürekli bahsetmenin bir anlamı yok. Fakat burada CDPR’ın satış politikasından bahsetmeden olmaz.

CDPR, bitmiş oyun, mantalitesine sahip bir firma. Yaptıkları her ürünün birmiş olması CDPR’ın zaman içerisinde edindiği prestij ile satış yapma politikasının bir sonucu. Şu an için CDPR’ın yaptığı her hangi bir oyunu satın aldığınızda, o oyunun içerikle dolu olduğunu, alıp sadece ana konuyu takip ederseniz bile 40-50 saat oynayacağınızı bilerek alıyorsunuz. Bunun yan içeriklerini yaptığınız zaman oyunda geçirdiğiniz zaman 100-150 saatlere kadar ulaşabiliyor.

Çıkarttıkları indirilebilir içeriklerde de aynı mantığı görüyoruz. Witcher 3’ün iki ek paketinden iki oyun yapılabilir. Fiyatları buna göre normal indirilebilir içeriklerin üzerinde. Burada CDPR bedava içerik ile hem hayranlarının gönlünü kazandı, hem de gerçek anlamda sektörde bir trend başlattı. Bugün hem oyun basını, hem oyun firmaları CDPR’ı büyük bir ciddiyetle takip ediyorlar.

CDPR hem yapımcı, hem dağıtımcı bir firma. Kendi online platformları bile var. Bilmeyenleriniz için GOG (Good Old Games), hem kendi oyunlarını, hem ufak firmaların indie oyunlarını, hem de, adından da anlayacağınız gibi, eski oyunları edinebileceğiniz bir platform. Maalesef dolar bazında satış yaptığı için şu an ülkemizde çok popüler bir konumda değil. Ülkemizde potansiyel alıcılar gerekli ilgiyi gösterirse TL bazında satışta yapmaya başlayabilirler. Steam’de ise oyunlarını 50-70 lira seviyesinde edinebiliyorsunuz, gene yerli fiyatlandırma uygulanıyor.

Yeni oyunları Cyberpunk 2077’yi ise büyük bir ilgi, merak ve heyecan ile bekliyoruz. Umuyorum ki başarılarını bir üst kademeye taşıyarak sektörde oyuncuların desteği ile oyuncuların menfaatine olan yeni trendler başlatacaklar.

0y2lUWO

3) Bethesda Game Studios

Son olarak bahsedeceğim firma Bethesda Softworks. Diğerlerinden biraz farklı bir güce sahip ve farklı bir konumda. Bethesda, bilmeyenler için, Elder Scrolls serisini yaratan ve uzun zamanlar boyunca bu seriden edindiği gelir ve prestij ile büyümüş bir firma. Fallout serisini edindikten sonra kendi formüllerini oyuna katarak bir seriyi tekrar canlandırdılar.

Bethesda’nın uzun zamanlardan beri süregelmiş politikası, oyuncuların geliştirdiği oyunlar olmuştur. Bütün oyunlar arasında en geniş mod topluluğu ve en kaliteli modlar her zaman Bethesda oyunlarında var olmuştur. Mesela Skyrim için yapılmış Enreal modu, oyunun kendi ek paketlerinden daha kapsamlı bir çalışma, ve bunu ücretsiz olarak edinebiliyorsunuz. Bethesda oyunlarının seneler boyunca tazeliğini koruması hayranlarının elindeki imkanların hayal gücü ile sınırlı olmasından kaynaklı.

Bethesda burada yeni yükselen değil, benim gözümde, düşüşe geçen bir firma. Seneler içerisinde, her firmada var olan kontrol manyaklığının çıta atlamasından sonra hayranlarını kendinden soğutarak, modları ücretli hale getirmeye çalışarak büyük kayıplar verdi. Daha sonrasında dağıtımcılığını yaptığı firmaların çıkarttıkları oyunlar, Bethesda’dan beklenen kaliteyi veremeyince ayrı bir darbe yedi.

Sonuç olarak Bethesda büyük kayıplar verdi, hala pek çok hayranı var, sonuçta açık dünya mantığını en iyi işlemiş, formülünü yaratmış firmadan bahsediyoruz. Hayranlarından alacağı geri dönüş burada Bethesda’nın gelecek politikalarını belirleyecek. Eğer ne yapsam satılır, ne karar versem destek bulur mantığını sürdürürse, kalitesi düşük içerikler edinmeye devam edeceğiz.

Şu anlattığım üç firma, sektöre üç farklı satış politikasını ve kitle tutundurma yöntemlerini temsil ediyorlar, bunun gibi pek çok var. Ne yapsam alırlar politikası izleyen firmalar da var, ben bunları gerçekliği olmayan fragmanlarla gaza getirir, orta şekerli bir oyun ile tutarım diyen firmalarda var. Burada en büyük görev alıcının. Oyun hayranlarının elinde çok mühim bir güç var, ve bu güç ile biz bu firmaları büyütüp küçültüyoruz. CDPR’ın son dönemin en başarılı firması olmasının sebebi oyuncular, aynı şekilde Bethesda’nın yerinden olması, EA’in sürekli aynı oyunu bize satmasının sebebi de oyuncular. Biraz bilinçlenmek, biraz neyi aldığınızı, içeriğinin ne olduğunu, en önemlisi de hangi iş şeklini desteklediğinizi bilmeniz gerekli. Ancak bu şekilde, kaliteli içeriğin ön plana çıkmasını sağlayabiliriz.

 

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba