Connect with us

Bomba

Sherlock 4. Sezon 1. Bölüm İncelemesi

Yayınlandı

on

Yıllar boyu özlemle bekleten, çıktığında çığlıklar ata ata izlememizi sağlayan, uğruna siyah kaşe kabanlar alıp yakalarını kaldırarak yürüdüğümüz efsane dizimiz Sherlock geri döndü. Açık konuşmak gerekirse bölüm son sahnesi dışında ortalama bir Sherlock bölümü şeklinde ilerledi. Hayranlarının iki yıldır içlerinde büyüte büyüte devasa boyutlara ulaştırdıkları beklentilerin biraz altında kalsa da son andaki dramatik olayla kimsede bir şey söyleyecek takat bırakmadı.

Yazımızın bundan sonrası spoiler içerecektir. Dizinin heyecanı kaçması isteyen okurlarımızın bölümü izledikten sonra okuması önemle önerilir.

mv5bogvmzweyotqtyti3os00ztdhlwi2mwytmjk5n2vioduymgm4l2ltywdll2ltywdlxkeyxkfqcgdeqxvynji1mtg1ndu-_v1_

Muhteşem denecek sinema ve tv yapımları yapmak muhteşem romanlar yazmaktan bir yönüyle daha külfetli edebi eserler tek kişi tarafından meydana getirilirken dizi ve filmlerde muhteşem bir ekip çalışması gerekiyor. Kült yönetmenlerin hemen hepsinin aynı oyuncularla, aynı teknik ekiple çalışmasının nedeni de bir noktada bu olabilir. Tüm tekerleklerin aynı anda ahenk içinde dönmesi gerekiyor. İşte Sherlock’u muhteşem yapan şeylerin başında da bu uyum geliyor. Yönetmenlik, senaryo, oyunculuk, müzikler hepsi beraber ve solo olarak döktürüyor. Dizinin hiçbir yanı diğer yanlarına göre soluk kalmıyor.

Bölümün yönetmeni Rachel Talalay ilk kez bir Sherlock bölümü yönetmiş fakat işin altından ustalıkla kalkmış, enteresan geçişler, video ve kısa mesaj vs ögelerin sahne içerisinde yerli yerine oturtulması, gayet yerinde ve tadında kamera açıları Sherlock’un ilk bölümden beri devam eden görsel diline çok güzel uyum sağlamış.

Oyunculuklara gelecek olursak; Benedict Cumberbatch bundan sonra ne oynarsa oynasın akıllarda hep Sherlock rolü ile kalacakmış gibi duruyor. Guy Ritchie filmlerindeki Robert Downey’in Sherlock Holmes’u ile arasındaki fark öyle aşikar ve öyle güzel ki Avrupa ve Amerika yapımları arasındaki anlayış farkını bu iki oyuncunun rollerini yorumlamasına bakarak çok net anlayabilirsiniz. Downey tabii olarak Hollywoodlaştırılmış ve züppeleştirilmiş bir Sherlock canlandırırken Cumberbatch efsanenin hakkını sonuna kadar veriyor. Karakteri müthiş canlandırdığı gibi üzerine yazılan karakter gelişimini de fevkalade bir şekilde yansıtıyor.

Martin Freeman ise bu bölümün parlayan yıldızıydı. yaptığı yahut yapmadığı her jest, her mimik oyunculuk dersi niteliğindeydi. Önünde saygı ile eğilir ayakta alkışlarız kendisini. Umarım Peter Jackson’ın CGI’a boğulmuş Hobbit serisinden daha güzel yerlerde, oyunculuk yeteneklerini daha da gösterebileceği yapımlarda görürüz kendisini.

mv5bmjewmtcxmteymv5bml5banbnxkftztgwnzewnti5mdi-_v1_

Senaryo konusunda konuşmak gerekirse, ekibin klasik Sherlock Holmes hikayelerini alıp kendi kurdukları senaryonun içerisine ustalıkla yedirmesine bayılıyorum. Daha evvel birçok kez yaptıklarını yinelemişler: Mark Gattis Türkçe’ye genelde Altı Napolyon Heykelinin Esrarı olarak çevrilen hikayeyi almış,  hikayenin orijinal bağlamını adeta parodileyerek -benim gibi hikayeyi okuduğu için bölümün sonunu bildiğini sananları çok güzel ters köşeye yatırarak- gayet güzel bir senaryo meydana getirmiş.

Açık konuşmak gerekirse bölümün ana hikayesi Mary’e bağlandığında bir miktar da olsa canım sıkılmıştı. Hatta yazının başlarında bir yerlerinde Doctor Who’nun düştüğü hallere de gönderme yaparak “Moffat ve Gattis yan karakterleri ana sahneye atacağım derken dizilere ismini veren ana karakterleri yardımcılarının işlerine koşturur hale getiriyor.” diyecektim fakat sağolsunlar hikayeyi güzel bağladılar.

Zannediyorum bölüm boyunca derinleştirilmeyen karakter olarak bir Mrs. Hudson kaldı. Greg bile romantik ilişkilere girme yolunda adımlar attı, flörtleşti baya baya. Watson karakteri dizinin geleceği açısından çok kilit bir yerde konumlandırıldı, Sherlock’un damla damla ilerleyen karakter gelişimi sel oldu aktı. 4. Sezonun dizinin son sezonu olması kuvvetle muhtemel fakat karakterleri getirdikleri nokta, senaristlerin fikir üretmekteki kabiliyeti, kaynak materyalin genişliği diziyi daha bir dört beş yıl götürecek derinlikte.

mv5bmjq2nje5odm4mv5bml5banbnxkftztgwmjiwnti5mdi-_v1_

rahmetle anıyoruz…

Sherlock’un karakter gelişiminden bahsetmişken, dizi farklı bir okumayla toplumsal ilişkileri zayıf, insani duyguları körelmiş bir mantık abidesi olan Sherlock Holmes’ün insanlaşmasına dair bir anlatı olarak da okunabilir. Birçok kez işlenen hatta sit-com yapılarına (bknz: Sheldon Cooper) meze olan bu alt metin karakter değişimini yansıtan oyuncu Benedict Cumberbatch olunca hiç de klişe gibi durmuyor. Hakkını vermek gerek senaryo da bu karakter değişimini gayet verimli işliyor. Mary’nin ölümünü Sherlock Holmes’ün suçluyu tahrik etmesiyle bağdaştırarak Holmes’ü çok büyük bir vicdan yükü altına sokan senaristler bu gelişimi nasıl ve nerede tamamlayacak merakla bekliyorum.

Dizinin ilk kısımları büyük oranda eğlenceliydi. Moffat ve Gattis ikilisinin mizahi yönleri ve mizahı sadece replikle, karakterle değil kurguyla da verebilme kabiliyetleri gerçekten takdir edilesi. Hatta bu ikili bir ara tekrar Coupling gibi bir durum komedisi yazsa da gülmelere doyamasak diye geçirdim içimden bölümü izlerken. İlk sahnede Sherlock’un hafif zibidi tavırları, zencefilli kurabiyelere saldırması Vivian ile dondurma muhabbeti yapması falan baya Doctor’u hatırlattı bana. İki dizinin de senaristinin aynı olması bazen Doctor’da Sherlock’u Sherlock’ta Doctor’u görmemize sebep oluyor böyle. Güzel de oluyor. Eminim Cumberbatch’i Tardis’in içinde oradan oraya koşarken görmek isteyen benim gibi milyonlarca insan vardır fakat bu ağırlığın altına girmeyi istemediğini ifade eden sözlerini hatırlayıp hatırlayıp benim gibi üzülüyorlardır.

Sherlock’un aynı anda birçok vaka ile uğraşması, Watson ailesinin en minik ve ponçik üyesiyle anlaşmaya çalışması, vaftiz törenindeki Siri sahnesi gerçekten muhteşem eğlenceliydi. Mycroft ile konuşmasında insan hareketlerinin tahmin edilebilirliği üzerinden determinizme giriş dersi vermesi kendi çapında felsefe seven biri olarak beni çok yükseltti.

Son heykelin kırılmasından sonra dizinin tonu birden kaydı ve bizi bölümün büyük olayı olan Mary Watson’ın ölümüne doğru sürükledi. Yukarıda da dediğim gibi bölümün Mary’nin ajan geçmişi üzerinden gitmesi başta beni biraz rahatsız etmişti. Watson’ın durduk yere dolmuşta kendisine numarasını veren kadınla mesajlaşmaya başlamasını anlamlandıramadım. Bir süre karısı eski bir süper ajan olan Watson’ın başka kadınlarla mesajlaşacak cesareti bulmak için ne kadar yürek yemiş olması gerektiğini düşündüm (kamu spotu: eşinizi, sevgilinizi aldatmayın, süper ajan olmasalar da aldatmayın) Kadın önümüzdeki bölümlerde tekrar karşımıza çıkacak, Watson’ın sıkıcı ama huzurlu hayatının ortağı haline falan gelecekse durum anlaşılabilir ama Watson çocuklu bir aile olmanın gerilimiyle böyle bir işe kalkıştıysa ve kadını bir daha görmeyeceksek bunun arka planının iyi verilmemiş olduğunu düşünüyorum.

Açık konuşmak gerekirse Mary Watson’ın ölümünde de bir olmamışlık seziyorum. Yani hemen hemen aynı bölgeden kurşun yiyen Sherlock pekala kurtuldu. Mary de artık bildiğimiz üzere düz ev hanımı değil eski özel ajan kurşunu yemek için daha iyi bir yol tercih edebilirdi gibi geliyor bana ya da kurşunu yemeden Sherlock’u da kurtarabilirdi. Ne kadar olmamışlık hissi verirse versin Mary Watson’ın ölümü diziyi çok başka bir noktaya çekti. Watson ve Holmes dinamikleri yeni ve tuhaf bir evreye girdi ve dizinin bize bunu yansıtmak için iki sadece iki bölümü var.

İncelememizi bitirmeden evvel değinmemiz gereken bir de üçüncü kardeş olayı var. Dizide gizem yaratmalara doyamayıp 3. sezonun son bölümünde varlığını açıkladıkları Sherinford Holmes karakterini yakın zamanda bize gösterecek gibi. Konuyla ilgili teoriler, tahminler almış başını gitmiş durumda. Şu an hakkında net bir tahmin yürütemeyeceğimiz karakter gelip hikayenin bel kemiğine oturacak belli ki. Kendisi aslında Moriarty’di deseler inanırız o derece gizemli bir durum söz konusu.

Bir beşinci sezon olacak mı? Olursa kaç yıl sonra olacak şu an için kesin olarak bilemiyoruz fakat benim en büyük korkum kalan iki bölümün ağır bir şekilde kasvetli olması zira Sherlock gerilimi, duygusallık ve mizahı çok iyi harmanlayan izleyiciye duygular arası geçişleri çok güzel yaşatabilen bir dizi. Umarım en iyi ihtimalle seneler boyunca izleyeceğimiz son Sherlock bölümleri olan ikinci ve üçüncü bölüm bu özellikten feragat etmez.

Sherlock üzerine şimdilik söyleyeceklerimiz bu kadar. Sizin görüşleriniz neler? Yorumlarınızı, düşüncelerinizi merakla bekliyoruz.

 

Okumaya Devam Et
5 Comments

5 Yorumlar

  1. Berkem Koşma

    2 Ocak 2017 at 23:17

    Bence 3. kardeşi bu sezonda görme ihtimalimiz yüksek. İnternette San Diego Comic-con’da çekilmiş bir görselde Gatiss, Abbington ve Cumberbatch ellerinde birer karton tutuyorlar. Gatiss’in kartonunda Thatcher(ilk bölüme referans), Mary rolünü oynayan Abbington’ın kartonunda Smith(bu da sanırım 2. bölümle ilgili bir referans) ve Sherlock’umuzun elindeki kartonda da Sherrinford yazıyor. Bana göre bu sezon içerisinde 3. kardeşi görme olasılığımız bayağı bir yüksek.

  2. Uğur Uçkıran

    3 Ocak 2017 at 00:37

    Ben de öyle düşünüyorum. Ne yazık ki bir beşinci sezon olmama ihtimali var. Böyle sezon sezon işlenecek konuları iki bölüme sığdırıp paketleyecekler gibi geliyor bana. Önümüzdeki bölüm sıkı bir Moriarty bölümü olacak ve entrikanın arkasında Sherlock ile Watson’ın barışmasını izleyeceğiz. Sonraki bölüm yani sezon finalinde ise üçüncü kardeş çıkacak bana kalırsa. Dexter’ın ilk sezonundaki kardeş vakası gibi bir şey olabilir gibi geliyor bana. Merakla bekliyoruz. Yorum için teşekkürler.

  3. Larry

    3 Ocak 2017 at 01:46

    Robert Downey Jr ve Cumberbatch’den önce Holmes’ü canlandıran kimse yokmuş gibi yorumlamışsınız. Gençlerin sorunu bu sanırım, klasikleri bilmiyorlar.

  4. Olcay Nurlu

    3 Ocak 2017 at 13:36

    Dizinin 5. sezonu onaylanmıştı diye biliyorum, yanılıyor muyum?

  5. Uğur Uçkıran

    3 Ocak 2017 at 21:29

    Söylentiler almış başını gidiyor efendim. Geçen günlerde Cumberbatch 4. sezon dizinin son sezonu olabilir diye açıklama yaptı bilemiyoruz.
    Robert Downey Jr ile Cumberbatch arasındaki karşılaştırmayı da eş zamanlı olarak Sherlock Holmes rolünü canlandırdıkları için kullandım. Açık konumak gerekirse ortaokul yıllarımdan beri Sherlock Holmes hayranıyım. Filmlerini nerede nasıl bulsam izler kitapları tekrar tekrar okurum fakat eleştiriniz bana çok güzel bir yazı fikri verdi. İlk boş zaman dilimimde geçmişten bugüne tüm Sherlock Holmes uyarlamalarını kronolojik olarak izleyecek kaçırdığım oyuncu varsa performansını gözlemleyecek ve tarih boyunca Sherlock Holmes’ü canlandıran aktörler üzerine bir yazı yazmaya çabalayacağım.

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel4 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba7 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba7 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba