Connect with us

Bomba

Sherlock 4. Sezon 2. Bölüm İncelemesi- 1.5 Saatlik Beyin Felci Deneyimi

Yayınlandı

on

Gönüllerin Sultanı Sherlock sezonun üçte ikisini geride bıraktı arkadaşlar. İkinci bölüm tam anlamıyla özlediğimiz gerçek Sherlock tadını tüm hücrelerimize yaydı. Gerçekten ikinci bölümle kıyaslanınca sezonun ilk bölümü Gürcü Sherlock’u gibi kalıyor.

Lafı fazla uzatmadan evvel spoiler uyarısını yapıyor ve becerebildiğim kadarıyla incelemeye girişiyorum.

mv5bzje5nduyyjctogexyy00zwi2ltkynzctodfhyje4nmi0otjjl2ltywdll2ltywdlxkeyxkfqcgdeqxvymjexmjk0odk-_v1_

Bölümün kötüsü Culverton Smith rolünü oynayan Toby Jones isimli abimiz gerçekten kötü adamı oynamak için yaratılmış gibiydi. O yüz, o diş yapısı, o mimikler Fox Kids kuşağından hatırladığımız çizgi roman uyarlaması animasyon dizilerin kötü adamları gibiydi adeta. Oyunculuğuyla mest etti. Durduramadık.

Bölümün ilk kısmı seri şekilde gelen ve bir kısmı bölümün sonuna dek cevaplanmayan sorularla, twistlerle doluydu. John Watson’ın evindeki kadını evvela otobüste tanıştığı Bayan E zannettim. Yetmedi Marry’i görünce bir süre ulan bu cidden yaşıyor mu Watson mı inceden balataları yaktı dedim. O da kesmedi Sherlock iyice kafayı yedi kendi başına mı dolaştı o kadar yolu yoksa gerçekten yanında biri var mıydı diye sorguladık. Spor arabayla Watson’ın terapistini basan kişinin Sherlock olduğunu sandık ama o da kalktı Bayan Hudson çıktı. Size yemin ediyorum sevgili okuyucu, bir ara burnum kanıyor mu bu derece kafa karışıklığından diye kontrol etmek zorunda kaldım.

Bölüm finale giden ipuçlarını ince ince çok güzel dokudu. Değil bir tv dizisinde sinema filmlerinde dahi kolay kolay göremeyeceğimiz bir hikaye akışı sürdü bölüm boyu. Mantıksız gözüken her şey tek tek açığa kavuştu. Sherlock’un sarışın kadından aldığı bilgiler, Culverton kağıdı Faith’in elinden almamış mıydı ne oldu da kadın tekrar kağıdı buldu sorusu, Marry Watson’ın Sherlock’a bıraktığı mesajın içeriği birbirini öyle güzel tamamladı ki senaryo yazımı konusunda ders olarak okutulması gereken bir bölüm izledik. Bölüm mizah dozunu da muhteşem ayarlayıp bazı ince ince esprilerle gönlümüzü şenlendirdi neşemize neşe kattı. “Big Brother is Watching You” esprisi hayranlık uyandıracak kadar iyiydi. Sherlock’un Culverton ile girdiği seri katiller nasıl yakalanır tartışmasında bazıları reklam yapıyor demesi dahiceydi. Geçen bölüme dair incelememin sonunca en büyük korkumun bölümün çok kasvetli olması olduğunu söylemiştim. Çok şükür korkumu yersiz çıkardılar.

Dizi bize insanileşen bir Sherlock göstermeye devam ediyor Eurus’un “Sizi çok nazik buldum” lafı, bunu gözümüze gözümüze soktu. Açık konuşmak gerekirse Sherlock’un çocuk hastanesine götürüldüğü sahnede birkaç çocuğa hastalıklarından bahsederek çocukların canını sıkmasını bekledim korkuyla zira böyle bir şeyi ilk sezonlar yapsa hiç birimiz şaşırmazdık tahmin ediyorum. Yanlış hatırlamıyorsam Holmes’ü ilk defa bir seri katilin peşinde görüyoruz bu bölümde. Şahsen ben Moriarty’i seri katil olarak algılamıyorum bildiğiniz üzere kendisi bir danışman suçlu. Sherlock’un üçüncü sezondan beridir olaylara etik açıdan yaklaşması da insanileştiğinin bir göstergesi olarak sunuluyor bizlere. Magnussen olayında da Culverton Smith vakasında da Sherlock hedeflerinin ahlaki olarak yozlaşmış olduğunun özellikle dikkatini çekti. Moriarty’nin eylemlerinde adeta neşelenip oradan oraya zıplayan Sherlock’un bu hale gelişi gerçekten takdire şayan bir değişim.

Watson ile Sherlock arasındaki dinamik tadını kaçırmadan devam ettirilmiş. Watson’ın kırgınlığı da Sherlock’un pişmanlığı da izleyiciyi drama boğmadan senaryo içine güzel yedirilmiş.

Sherlock’un çıkarım patlamalarına yeterince şahit olduk bu bölümde de. Gerçekten dizinin en zevkli kısımlarından biri benim için bu. İlk bölümdeki Watson’ın cemaziyelevvelini akıl yürütmeyle bulmasından başlayarak her bölümde böyle sahneleri hayranlıkla izledim, hatta inceden inceye Sherlock’a özendim. Culverton da Sherlock ile karşılıklı oynayabilecek kadar zeki bir adamdı. “Cereal killer” mevzusu ve Sherlock’u bir reklam objesi haline getirmesi gerçekten zekice bir hamleydi takdirlerimi kazandı.

Bölümün bence en muhteşem anlarından biri Bayan Hudson’ın Sherlock üzerine çıkarımlarının sergilendiği sahneydi. Mycroft ile kafa bulmasından tutun Sherlock’un davranış düzenini ortaya dökmesine kadar her şey dört dörtlüktü. Bayan Hudson muhteşem bir detay, dizinin ilk bölümünden beri artan bir hızla hayranlık uyandırmaya devam ediyor.

Açık konuşmak gerekirse Mycroft’un üçüncü kardeş konusunda Watson’a açık vermesini biraz acemice buldum. Arkadaşlar adam İngiliz Derin Devleti, İngiliz Gladyo yapılanmasının bir numaralı adamı, kendisine yazmasın diye başbakanı çaldırıp kapatan bir adam konuşma esnasında devlet sırrı mukabilinde bir bilgiyi ağzından kaçırır mı gerçekten? Bölümün güzelliğinin hatrına bu ufak detayı görmezden geldim fakat Sherlock’a yakışmayan bir hata olduğunu da söylemeden edemeyeceğim.

Bölümün sonlarına doğru gönüllerimizi şenlendiren olaylardan ikisi ardı ardına geldi bunlardan biri elbet “kadın” tarafından atılan mesaj diğeri Sherlock’un doğum gününü öğrenmemizdi. Yemin ediyorum haberi alınca ekran başında “Doğum günün kutlu olsun mutlu ol senelerce/ sana boncuktan Moriarty yaptım konacak şöminene” diye şarkı söylemekten kendimi alamadım. Watson’ın “Oğlum seviyorsan git konuş bence” temalı tiradını ve arkasından gelen itiraf dalgasını da muhteşem yerinde ve tatmin edici buldum.

tumblr_inline_ojhwsagq2b1sxmkh0_500

Bölümün esas şoku ise elbette final sahnesindeydi. O kadın nereden geldi? Sherlock hayal görüyorsa o bilgileri nerden edindi? Hadi bilgileri edindi o kağıt nereden çıktı? gibi sorulara çok yerli yerinde cevaplar verdi bölüm. Yıllardır merakla beklenen üçüncü kardeş müthiş bir twist ile ortaya çıktı ve bu kardeş geçen bölüm bir yere bağlanmamasından şikayetçi olduğumuz bayan E olayını da dizi içerisinde çok güzel konumlandırdı. Sizi temin ederim sevgili okuyucu yazının bu kadar geç yayınlanmasının sebebi final sahnesinin şokunu üzerimden atamamam. Şimdilik üçüncü kardeş Eurus ile ilgili bildiklerimiz şunlar;

İsmi Doğu Rüzgarı anlamına geliyor. Sherlock’un çocukluğuna ait tekerleme ile net bir şekilde bağlantılı ve Mycroft’un 3. sezon 3. bölüm de bahsettiği DOĞU RÜZGARI tehlikesinin EURUS’a bağlanması muazzamdı. Bahsettiği söz ise şuydu; “East Wind is coming Sherlock. It’s coming to get you”

Kendisi bir kadın bundan dolayı da Sherrinford ismi muhtemelen bir takma ad.

Moriarty ile bir bağı var. Bazı izleyicilerin kurduğu teorileri göz önünde bulundurursak kendisi gerçek Moriarty veya Moriarty’nin dahi piyon olduğu ortaya çıkabilir.

BONUS 1:

Kahkaha attığım o efsane ayar

qjnx1z

 

BONUS 2:

Irene Adler..

Velhasıl sevgili okuyucu Sherlock efsanevi bir bölümle geldi. Haftaya yine o acı son ile karşılaşacak ve sezon finalini izliyor olacağız. Yorumlarınızı ve görüşlerinizi duymak istiyorum. Gelin, tartışalım!

Okumaya Devam Et
2 Comments

2 Yorumlar

  1. Berkem Koşma

    9 Ocak 2017 at 21:53

    Hayatımda ilk defa bir dizi finalinde evde bağırdım kendi kendime. Bölüm bittiğinde yaklaşık 1 saat kendime gelemedim. Benedict Cumberbatch’ın performansı ağzımı yine açık bıraktı. Müthiş oyuncu. Bölümü izlemeden hem Culverton Smith isminden hem de bölüm isminden “The Adventures of Dying Detective” hikayesine bölüm içerisinde referans veya referanslar olduğunun anlaşılması mümkün. Ki orjinal hikayede Sherlock hastalanıyor bildiğim kadarıyla. Bitik halde yani. Diziye bunun referansını çok güzel verdiklerini düşünüyorum. Sherlock bölümün çoğunda bitik haldeydi.

    Bölümde beni güldüren pek çok şey oldu. Sherlock’un Mycroft’un helikopterine verdiği ayar, Bayan Hudson’un Sherlock ile olan diyalogları onu bagaja atmış olması beni bayağı bir güldürdü. Şu zamana kadar dizideki Sherlock’un gözlemlerinin gösterilmesi benim hep hoşuma gitmiştir. Bu bölümde de Faith olarak bildiği Eurus’un odasının boyutunu açıklaması gayet hoşuma gitti.

    Genelde ters köşe yapan ve şaşırtan yapımlar ilgimi oldukça çekmiştir. Sherlock’un bu bölümü bu yönden beni oldukça tatmin etti. Erkek kardeş olarak düşündüğümüz Sherrinford’un kız kardeş çıkması. Mary’nin bir önceki bölüm “Cehenneme git Sherlock” derken aslında neyi kastettiğinin çıkması. Irene Adler’in dizideki hikayesinin bittiğini düşünüp, Watson ve Mary’nin buruk duygusallığından yeniden gündeme gelmesi. Bayağı bir hoşuma gitti.

    Her ne kadar istemesem de bu bölüm ve bir sonraki bölümün ismi artık finale doğru kesin adımlarla gidildiğini düşündürtüyor bana. Biraz üzgünüm doğrusu. Uzun zamandır bu kadar etkilenmemiştim bir diziden. I’m Sherlocked resmen !

  2. ziyaretçi

    10 Ocak 2017 at 23:10

    Bu kadar vahim mi miydi. İzlemeden kısa bir göz attım resmen yıkıldım

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel1 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba4 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba4 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba6 gün ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba