Connect with us

Bomba

TALİHSİZ SERÜVENLER DİZİSİ 1- 2. BÖLÜM İNCELEMESİ -SPOILERSIZ-

Yayınlandı

on

Bazı yapımlar vardır ki geçmişte yapılan onca diziye, filme veya büyük bütçeli dev prodüksüyonlara rağmen aklınızda inanılmaz derecede güzel bir yerde durur. Talihsiz Serüvenler Dizisi bence öyle bir yapım. Fantastik hikayeler film endüstrisinde ne kadar geniş yer tutuyorsa tutsun, okuyucu kitlesi yine aralarından iyi olanını çok iyi bir şekilde bulup çıkarmayı kedine görev ediniyor.

Netflix kanalının yine şahane işlerinden biri olan bu dizide, kahramanlarımızın akıl almaz ve bir o kadar da üzücü ”talihsiz serüvenleri” izlemeye başlıyoruz. Talihsiz Serüvenler, Kont Olaf karakterini Jim Carrey gibi yılların usta komedyen oyuncusundan sonra Kont ünvanı ile birlikte Nail Patrick Harris’e bırakmış durumda. 3 küçük yavrucağımızı ise geçmişte çocuk oyuncu denildiğinde akla gelen ve sevilen oyuncular canladırıyor. Violet Baudelaire’i Malina Weissman,  Klaus Baudelaire’i Louis Hynes ve minik bebek Sunny Baudelaire’i ise Presley Smith oynarken, dizinin hikaye anlatıcılığını yani asıl adamımız olan Lemony Snicket’ı ise, filmindeki karanlıklar ardında gösterilen karakterin aksine Patrick Warburton canlandırıyor.

Serinin yazarı Daniel Handler, aynı zamanda Barry Sonnenfeld’le beraber dizinin uygulayıcı yapımcılığını ve Mark Hudis’le beraber senaristliğini de üstlendi. Yönetmenliğini Barry Sonnenfeld ve Mary Palansky üstlenmekle birlikte, yapımcılığını Rose Lam üstleniyor.

lemony1 Lemony Snickets’ın anlatım tarzı aslında bilindik anlatıcılardan biraz farklı bu hikayede. Çocuk ve yetişkin dizileri arasında sağlam bir köprü kuran dizinin başlangıcı ve finali ise kitapla eşdeğer ilerlemekte. Hikayenin ise başlangıcı aslında bizleri bu hikayeye meraklandırmak için yeterde artar cinsinden.

 

1. KİTAP  – 1.BÖLÜM – KÖTÜ GÜNLER BAŞLARKEN

Baudelaire ailesinin ebeveynleri çıkan bir yangın sonucu hayatını kaybeder. Hayatta kalan üç çocuktan Violet henüz 14 yaşındadır ve bir mucittir. Ortanca çocuk Klaus ise 12 yaşındadır ve kitaplarla vakit geçirmeyi çok sevmektedir. En küçük çocuk olan Sunny ise hikayenin başlangıcında ve dişleri son derece güçlü ilginç yeteneklere sahip bir ufaklıktır. Bankacı karakteri Mr. Poe tarafından çocuklara ailelerinin çıkan yangında öldüğü haberi verilir. Yetimler en yakın akrabalarına gönderilecektir ve bu kişi, serinin kötü adamı Kont Olaf olacaktır.

Kont Olaf karakteri bizim hikayemizin baş kötü kahramanı olduğu için dizinin bir çok
spoilerını da beraberinde getirmekte. Neil Patrick Harris’în oyunculuğunu Jim Carrey ile karşılaştırmak gerekirse, Jim Carrey’nin bu alanda Neil abimize yıllar önce fark attığı su götürmez bir gerçek. Fakat şunu belirtmekte de yarar var ki, Neil Patrick’in oynadığı Kont Olaf karakteri’nin tadı ve oyunculuk üzerine bıraktığı ufak nüanslar da izlenmesi gereken cinsten bir performans.

Pilot bölümü olmayan veya hikayesi daha öncesin de işlenmiş bir maceranın karakterlerinin işlenişi açısından, ilk iki bölüm genelde yönetmenler ve senaristler tarafından ”tanıtıcı bölümler” olarak karşımıza çıkar. Lemony Snickets ise anlatıcı olarak yine bu kısımda görevini başarıyla yerine getiriyor ve karakterlerin hepsinin birebir kişisel zevklerine kadar öğrenmemizi sağlayan bağlayıcı unsurlardan biri oluyor.

undefinedKont Olaf ve komşusu savcı Justice Strauss ise dizide görüntü yönetmeni tarafından tamamen zıtlıklarla süslü bir sahne şöleni çıkarmayı çok iyi başarmış gibi görünüyor. Olaylar ne kadar çocuklar için acı verici şekilde ilerlese de savcı hanfendi onlara ilgi ve alakanın kapılarını sonuna kadar açıyor. Dizi, isminin zıtlığı ile hayat bulmuş karakterler ile dolu fakat senaryodan seyirciye aktarımda bunu ayarı da çok ustaca ayarlanmış. Hep bir adım geride fakat daima mutluluğu arayan diğer yan karakterler ile süslenmiş Alice Harikalar Diyarı tadında çağırışımlar mevcut.
a-series-of-unfortunate-events
Gelelim dizinin en başından en sonuna kadar kullanılan şu ”ne anlama geldğini biliyorum, şunun anlamı bu demek vs” türü sözlerin neden bu kadar kullanıldığına. Diziyi izleyen bazı kişilerde rahatsızlık oluşturması için yapılmış bir laf cambazlığı yok, aksine kitabın yazıldığı kitle bazında bazı kelimeler yaş itibari ile bilinemeyebilirdi. Bu sorunu önlemenin yolunu, lafların arasına kitap sayfalarının altında rastladığımız ”bakınız.” kısmı gibi açıklamalı espriler serpiştirerek gidermişler.

Her hikayenin genel olarak sonu hüsranla bitmesede o kadar çok macera ve o kadar çok hikaye karmaşası görüyoruz ki, ”O çocuklar bu dertlere nasıl katlasınlar!” demekten kendimi alamıyoruz. Kont Olaf gibi sağlam nüanslarla süslü bir karakterize ediliş biçimi her role girebilir ve 8 bölüm boyunca bizim peşimizde ki en büyük düşman statüsünde kalabilir diyerek 2.bölüm hakkında biraz konuşmak istiyorum. Şunu da unutmamak da fayda var; İlk bölüm filmi izlemiş olanlar için neredeyse tamamen ”karşılaştırma” ya denk düşecek değerde bir bölüm. Hakkında çoğu insan teoriler ve komplolar kurabilir ve bazıları çok sıkılabilir ya da filmin devamı şeklinde gidiyor sanabilirler. Netflix’in bu gibi bir önyargıyı kırmak için pilot bölüm yayınlaması gerekirdi diye düşünüyorum.

1.KİTAP – 2.BÖLÜM – KÖTÜ GÜNLER BAŞLARKEN

Kitapta görmek istediğimiz bazı karakterler vardır ve (benim devamlı görmek istediğim karakterlerin başında geldi) onlar asıl karakterlere inanılmaz enerji ve motivasyon verir. Bu da aslında biraz seyirciye yansır. Ana karakter ne hissederse siz de o an benzer duygular yaşıyorsunuz. 3.bölümde izleyeceğiniz Dr. Montgomery karakterimiz de işte öyle bir karakter sevgili okuyucular. 2. Bölüm ile bağlantılı bir karakter olduğundan bahsetmenin yararlı olacağını düşündüm.

A SERIES OF UNFORTUNATE EVENTS - PRODUCTION STILLS - 035 DESCRIPTION A Series Of Unfortunate Events SEASON Season 1 EPISODE 3 PHOTO CREDIT Joe Lederer / Netflix PICTURED Aasif Mandvi, Louis Hynes, Neil Patrick Harris, Malina Weissman

Aasif Mandvi, Louis Hynes, Neil Patrick Harris, Malina Weissman

Kont Olaf ile ilginç bir bağlantısı olan Dr. Montgomery’yi yani Monty Amca’mızı ise bu bölümümüzde Aasif Mandvi oynuyor.

Kendisinin sadece Baudelaire ailesinin gerçek bir üyimagesesi olduğunu ve yılan bilimcisi olduğunu söyleyerek onun hakkındaki sohbetime son vermek istiyorum. Oyunculuğu gayet iyi ve filmde bir çok kurgusal noktada kilit adam rolünde.

Dizide Baudelaire’ailesinin anne ve baba rolünde ise Neil Patrick Harris’in de çok yakından tanıdığı ve yıllarca birlikte HIMYM’de aynı dizide oynadığı Cobie Smulders ve Will Arnett oynayarak bizlere güzel sürprizler yapıyor yönetmenimiz.

A Series Of Unfortunate EventsKont Olaf’ın yardakçıları diye tabir edebileceğimiz oyuncular aslında beyaz yüzlü ikizler , kanca elli adam ve kel, uzun burunlu adam gibi oyuncular da bu bölümlerde Kont’a kötü emellerinde yardım eden önemli kişiler olarak gözümüze çarpıyor. Eleştirilmesi gereken konulardan biri de bu karakterlerin yeteri kadar başrol ile uyumlu çalışamadıkları yönünde olabilir. İlk bölümde gördüğümüz o yoğun yan rol akınının tam tersini görüyoruz bu bölümde. Daha çok ana karakterler üzerinden hikayeye hız kazandırılmak istenmiş.

Filmini izleyenler için alışılagelmiş bir bölüm daha demekten kendimi alamıyorum. 2.bölümün sonunun sizi yeterince şaşırtacağından şüphe ediyorum, daha çok hikayenin akışı ve karakterler üzerinde durmamın nedeni de bu. Hikaye’yi canlı kılabilmek adına yönetmen neredeyse tam bir Türk Yeşilçam filmi çevirecek kadar talihsizlik ve kötülük sergiletse de oyunculara, üzüntüye ve kedere alışmış Türk halkı için sıkıcı bir tanıtım gibi görünmekten alıkoyamıyor bizi bu iki bölüm.

Dizinin müziklerine değinmem gerekirse gerçekten çok ağzımıza dolanan bir yapısı var. özellikle Neil Patrick’in ”Look away, Look away” diyerek şarkıda tekrar ettiği o bölüm kesinlikle muhteşem! Şarkıda da dediği gibi ” Bu dizi insanda ne ağız tadı bırakır ne de tuzu,her bölüm ayrı bir can sıkıntısı”. Şarkının gizemi ve görüntüler o kadar uyumlu ki Netflix’in bir çok dizide yaptığı şu ”karanlık lordların ülkesi” kıvamlı ekran renkleri bile gözümde hoş göründü.

Makyaj ve kostüm için ayrıca inanılmaz bir çalışma olduğunu da eklemeden bitirmek istemem zira, insan 3 farklı yaşta ve cinsiyette çocuğa benzer kıyafetler tasarlayıp, Kont Olaf gibi bir düzenbaza sürekli değişik değişik kostümler bulması ve bunları uydurması, tasarımcının ne kadar usta olduğunun da bir göstergesi.

3.bölüm ve 4.bölüm incelemesi ise 2.kitap olarak yani, Sürüngen Odası Bölüm 1 ve Bölüm 2 olarak devam edecek.

Sitemizden haberdar olmak için, Facebook,Twitter ve İnstagram hesaplarını takip ederek Karabüyücü hakkında hiç bir şeyi kaçırmadan abone olabilirsin.

 

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba