Connect with us

Bomba

The Legend of 1900 – Bir Başyapıt Önerisi ve İncelemesi!

Yayınlandı

on

“İyi bir hikaye, eski bir trompetten daha değerlidir.”

Bir film izlediğinizde her zaman bir duyguya kapılmak zorunda değilsinizdir. Film etkili olsun ya da olmasın. İzleyişiniz, zamanınız, bakış açınız ve yahut size hitap şekli… Ben bu filmi izlediğimde kayıp bir hazine bulmuş Indiana Jones, tek yüzüğüne kavuşmuş Sauron gibi hissettim. İzlediğim film sayısı, izlediğim en iyi yüz film, kriterlerim, düşüncelerim uçup gitti. Bu filmi incelemeliyim derken ise film beni incelemeye başlamıştı.

Orijinal ismi, “La leggenda del pianista sull’oceano” olan bu film 1998 İtalyan yapımı bir şaheserdir. Alessandro Baricco’nun, Novacento.Un Monologo eserinden yola çıkılmış, Giuseppe Tornatore tarafından uyarlanıp yönetilmiştir. Tim Roth ve Pruitt Taylor Vince‘in oyunculuğuna ev sahipliği yapan bu film Ennio Morricone‘nin ezgileriyle harmanlanmıştır. Böyle söylemek istediğim için bu cümleyi kullandım. Ancak düşüncem, bu leziz yemeği bize sunan Ennio Morricone’dir. Bu sunumun aşçısı olarak üstadı uygun görüyorum. Bu bazı filmlerde yönetmen, bazılarında ise oyuncu olabilir. Hans Zimmer’ı düşündüğümde filmi zirveye taşıyabilir ancak gidişatına yön veremez. The Crisis, Magic Waltz ve Playing Love parçaları filmin ana fikrini taşır. Hiçbir söze gerek duymadan.

cap006

Film, Virginian adlı büyük bir yolcu gemisinde, bir piyanonun üzerine bırakılan bebeğin hayatını anlatmaktadır. Geminin makine dairesinde çalışan Danny Boodmann isimli biri bebeği bulur. Bebeğin bulunduğu kutuda T.D. Lemons yazıyordur. Bunu Thanks Danny olarak algılayıp çocuğu sahiplenir. Bebeğe, Danny Boodmann T.D. Lemon “1900” ismini koyar. Hikayesinin orijinal olacağı isminden bellidir. Bebek kimliksiz, vatansız büyüdüğü için, ona karaya gitmemesi gerektiğini söyler. Ve 1900’un gemideki maceraları başlar.

1900-2

Max isimli bir trompet üstadı, 1900’ün genç haliyle tanışır. Piyano ile harikalar yaratan karakterimiz, prensipleri ile yaşamaktadır. Onun bu düşüncelerine tanık olan Max’i eğlenceli ancak zor bir hayat beklemektedir. Savaş zamanı bile piyanosundan vazgeçmeyen 1900, karaya inmek ile inmemek arasında çetin bir savaş verecektir.

la-leggenda-del-pianista-sull-oceano-the-legend-of-1900_7936_1

Max karakteri, filmde bizi temsil ediyor diyebiliriz. Hem anlatıcı rolünü üstleniyor hem de hikayeden en çok etkilenen kişiyi. 1900’ü gerçekten kimse tanımayacak. Max hariç. Yani bizler. Hepimiz iyi bir hikaye dinlemeyi severiz. Çocukluğumuzda masallar dinleriz, büyüdükçe romanlar okuruz, daha da büyüdükçe kendi hikayemizi yazdığımızı fark ederiz. Her hayat, her hareket, her duygu ise bir ritimdir The Legend of 1900 filminde. İşte burda devreye Ennio giriyor. Yalnız ama bir o kadar derin karakteri yansıtmak Tim Roth’a düşerken, o enfes betimlemeleri Alessandro Baricco’dan dinliyoruz. Replikler yazmak istiyorum sizlere, filmi sizlere yansıtabilecek ya da kendisine çekecek.

(Çocuk piyano çalmaktadır) -İsmi nedir?
+1900.
-Şarkının değil, çocuğun ismi?
+1900.
-Tıpkı şarkı gibi…

1977 yapımı Scott Joplin isimli bir televizyon filmi vardır. Orada bir piyano düellosu cereyan eder. Bu filmde de Caz müziğini New Orleans‘da bulan Jelly Roll Morton ile 1900 arasında bir düello vardır. Muazzam bir sahnedir. 1900 karakterinin özünü bu sahnelerele göreceksiniz. Fame and Fortune.. Şöhret ve talih, 1900’ün elinin tersiyle ittiği, hatta korktuğu duygulardır. Tüm dünyası 2000 kişi alabilen bir gemiden oluşan bir insanın, tahmin edemeyeceği büyüklükteki dünyadan korkusunu görüyoruz. Yine bir replikle süslemek istiyorum karakterimizi.

Niye? Niye? Niye? Niye? Niye? Niye? Bence karadaki insanları çoğu vakti “Niye?” diye sormakla geçiyor. Kız gelir yazı özlersin, yaz gelir kışın özlemiyle yaşarsın. Bu yüzden yorulmadan uzaktaki bir yerin peşinden hep koşar durursun. Mevsimin hep yaz olduğu yerin… Bu bana o kadar da güzel gelmiyor.

Küçücük dünyalarımızı, genişletip kontrolünü kaybedişimiz, bir başka güzellik uğruna gözümüzün önündekini fark edemeyişimiz, tatmin olmayan zihinler, bedenler ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Bu arada filmimiz “Amerikan Rüyası” ile başlıyor. 1900’lerin vazgeçilmez hedefi, Amerika’daki harika yaşamı tatmak. Avrupa ile Amerika arasında giden gemiler… Geride bırakılanlar… 1900, nota bilmeden piyano çalan, doğuştan müzisyen ruhlu bir kişi. Gergin insanları, mutlu heyecanlı insanları, bir şeyler saklayan insanları anında parmaklarına iletip harikalar yaratabiliyor. Hayatlar, mimikler 1900’ün ezgilerinde dans ediyor. Bir gün geliyor ve 1900, Aşk‘ın bestesini yapıyor. Üzüntünün bestesiyle ünlü olan 1900, sınavını aşk ile veriyor. Burada ise Melanie Thierry, güzelliğin vücut bulmuş hali. İlk olarak Babil M.S. filminde gördüğüm genç kız, meğerse 17 yaşında, bu başyapıtta önemli bir rol oynuyor. Her neyse, acıları, heyecanları, mutlulukları karaya ayak basmadan tadan, şehrin ışıklarını gemiden izleyip betimleyebilen, insanların içini görebilen bir kişinin hikayesi; The Legend of 1900.

1024full-the-legend-of-1900-screenshot

Dünyayı “Tanrı’nın Piyanosu” olarak betimleyen bu filmi izlediğinizde ne olacak biliyor musunuz? Sizi bir yıldırım çarpacak. Çünkü onun sesini duyacaksınız. Denizin sesini. Bir haykırış gibidir. Büyük ve güçlü bir haykırış. Şöyle bağırır, Siz! Boş kafalı insanlar! Yaşam muazzam bir şey! Bunu anlayabiliyor musun? Muazzam!

The Crisis parçasını sizinle paylaşacağım. Bu filmi boş zamanınızda izlemeyin. İzlemek için zaman yaratın. Şimdiden iyi seyirler.

Okumaya Devam Et
yorum yapmak için tıkla!

Cevap Bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel3 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba6 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba6 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba