Connect with us

Bomba

Tüyler Ürperten Hikaye: Outlast 2’yi Oynadık ve İnceledik!

Yayınlandı

on

Herkese mutlu pazarlar! Normalde Pazar sabahları don atlet kovboy filmi ile başlardı ama ben korkuyu iliklerimize kadar hissettiren bilgisayar oyunu Outlast’ın yeni oyununu bitirerek başladım. Biraz aklım karışık bir biçimde incelemeye başladım ki, ilk oyunu ile korku-gerilim tarzında gerek senaryosu gerek oynanışı ile çığır açan bu efsanenin yeni oyununa gelen garip tepkileri fark ettim. Ben de bu tepkileri verenlerden biri olarak ‘Bir saniye ya! Red Barrells böyle bir şey yapmaz, mantıklı bir açıklaması olmalı!’ diyerekten kolları sıvadım. Mümkün olduğunca oyun hakkında size açık açık her şeyi anlatacağım. Ağzınız açık ne oynadım ya da ne izledim şimdi ben demeyin diye. Spoiler uyarısı yapmak zorundayım. Yazı fena spoiler içerir. Lütfen oyunu oynamadıysanız veya izlemediyseniz meraklanmayın. Çok şey kaybettiniz! Gelin parça parça ele alalım.

Outlast-2-banned-in-Australia-2_thumb

-OYNANIŞ-
Hareket mekanizması olarak birinci oyunun temeli üzerine kurulmuş. Yine basit fizikler bizleri karşılıyor. Tek fark, birkaç küçük atlayış zıplayış olmuş. Karakterin pili alışı bile aynı. Karakter demişken, sadece pil değil bandaj da topluyoruz. Yaralandığımız vakit, sararak iyileşiyoruz. Yaralıyken karakter rahat hareket edemiyor ve hızlı koşamıyoruz. Gerçi sağlıklıyken de iki depar atınca yoruluyoruz. Bu fazlaca sinirimi bozan bir yenilik olsa da gerçekçi olmuş. O yüzden tartışmaya açık bir konu. Üstelik ilk iki oyunca ağzını açmayan ve sadece nefes alıp bağıran kişilerden ibaretken, konuşmamız ve üçüncü kişiler ile iletişime geçmemiz hem hoş, hem garip olmuş. Ayrıca Outlast klasiği gelişmiş kameramız ile devam ediyor. Farkı ise, şükürler olsun kamera gerçekten kayıt yapıyor artık. Önemli olayları ve topladığımız notları kaydederek tekrar tekrar yaşıyoruz. Üstelik ses algılama eklentisi çok hoş. Etraftaki sesleri L-R olarak bize aktarıp tehlikenin nereden geldiğini öğrenebiliyorsunuz. Gelelim görüntüye. Grafikler muhteşem. Yayınlanan demodan da bileceğiniz üzere daha açık dünya bir korku oyunu var. Bize doğayı ve dokuyu çok iyi yansıtmışlar. Bu, Outlast’ın diğer oyunlardan daha iyi yaptığı şeylerin başında geliyor. Korkmasanız (!) bile öyle içinde hissediyorsunuz ki sizi illaki geriyor. Ancak Outlast 2’nin yorucu bir negatif yanı var. Çok uzun boşluklar içinde dolanıyorsunuz. Korku dolu değil de gerilim ve iğrençlik dolu bir parkur oyunu gibi tasarlanmış (Spoiler Alarmı: Okçunun ve Heretic’lerin kovalamaca sahneleri mükemmel olmuş, hem gerilim hem korku). Ne yazık ki aynı şey tekrarlanmış ve aşırı deneme yanılma yolu ile bulunan bölümler ilk oyundan daha fazla olarak var. Bize hiçbir ipucu bırakmayan Outlast, öl ve bul taktiğini ısrar ile sürdürmüş. Bir süre sonra sıkıcı oluyor.

Outlast2-Window.0

-HİKAYE- 
Outlast 2’nin bana göre tek gerçek problemi burada başlıyor. İlk iki oyununda bizle sık sık iletişime geçen oyun bu sefer hem dünyayı açık hale getirip hem de hikayeyi anlamayı tamamen bize bırakınca işler biraz çıkmaza girdi. Karakter etkileşimleri de fazla olunca iyice sulanıyor aklınız. Zor da olsa olayı toparladım ve herkesin merak içinde olduğu şeyleri güzelce açıklayalım.

Outlast 2’nin ilham aldığı gerçek bir hikaye var. 1978 yılında Güney Amerika’da Jim Jones, insanları kandırarak kendi krallığını kurmuştur. Müritlerinin beyinlerini yıkayarak onlara yıllar boyunca cinsel ve psikolojik olarak işkence yaptıktan sonra, toplu intihar hazırlayarak 900’ün üzerinde insanın ölümüne sebebiyet verir. Oyun ise bir kızın bize seslenmesi, bağırması ve ardından okulda Jessica, Blake (biz) ve Lynn (eşimiz) resimlerinin olduğu bir dolaba bakarak başlıyor. Biz, araştırmacı bir gazeteci olan ana karakterimiz Blake, eşiyle birlikte bir cinayet sırrının peşinden Arizona’nın ıssız bir yerine gideriz. Fakat burada daha gideceğimiz yere varmadan beyaz bir ışık gökyüzünü aydınlatır ve helikopterimiz düşer.

outlast-2-hills-have-eyes

Eşimiz kaçırılır ve kendimizi bir köy dolusu psikopatla ölüm kalım mücadelesi verirken buluruz. Dikkat edin, beyaz bir ışık! Daha sonra kan, ceset ve psikopatların arasında eşimizi ararken, Knoth adında bir elemanın, tıpkı Jim Jones gibi Katolik inancını çarpıtarak kendi tarikatını kurup, dini kitaplarını yazmıştır ve kısa sürede etrafındaki insanları kıyametin geleceğine inandırır. Kıyamet nereden geliyor derseniz, eşimizin karnındaki çocuktan! Eşimizi kaçıran bu tarikatın peşine düşeriz. Kendilerine Heretic (İnançsızlar) diyen bu ekip, eşimizi kaçırır ve Knoth’a karşı çocuğumuzu kullanmak ister. Biz deli divane gibi bir onların peşinden bir diğerlerinin peşinden koşarken aynı zamanda bizim peşimizden gelenlerden de kaçarız. Üstelik beyaz ışık gözüktüğü zaman ve mekan değişikliklerinde oyunun başındaki okula ve Jessica adlı kızın sesleri görüntüsü ile de uğraşıyoruz. Oyun içinde dikkat edilmesi gereken bu beyaz ışığı ikinci kez gördüğümüzde, bizi yakalamak isteyen Knoth tarikatından adamlar ‘Babacığım yapma!’ gibisinden mırıldanarak pamuk gibi tiplere döner. Dahasında oyunda gerekli gereksiz bir sürü not toplar ve okuruz ama içlerinden biri her şeyi açıklığa kavuşturuyor.

outlast-2-microwaver-relay-document-1024x576

Ölü bir bilim adamının cebinden çıkan notta Murkoff şirketinin denek olarak kasaba halkını seçtiğini ve ilk oyunda akıl rahatsızlığına yol açan Morfojenik Motor’un bu halk üzerinde deneneceğinden bahsediyor. Bir nevi karakterimizin oyun içinde her beyaz ışık gökyüzünü kapladığında 4.sınıftaki okul yıllarına dönmesini açıklıyor. Morfojenik Motor, hatırlayacağınız üzere ilk oyunlarda kurbanlarının halüsinasyonlar görmesini ve hayatlarındaki en kötü anıyı ön plana çıkararak, kötü olaylar yaşamasını sağlıyor. En sonunda da Morfojeniğe maruz kalan kişiyi akıl hastası ediyor. Yani karakterimiz, Murkoff’un oyunda da nehir kenarında gözüken radyo istasyonundan yayılan Morfojenik beyaz ışık ile yavaş yavaş deliriyor. ‘Bu oyunun sonlarına doğru gökyüzünden kan yağmasını da açıklıyor.’ Üstelik daha ilk yarım saatte eşimizin hamile olduğunu öğrendikten sonra, oyunda ertesi gün kendi elimiz ile doğum yaptırmamızın akıl dışı olması bu şekilde sebep buluyor. Hatta doğum sahnesi oyunun en sonunda, eşimiz doğumda kan kaybından ölürken son sözleri, ‘orada bir şey yok’ oluyor. Ancak morfojeniden iyice nasibini alan karakterimiz kucağında hayali bir bebek tutuyor. Dahası da var, sonrasında giren bir cutscene’de gölgemize dikkatli bakarsanız, elimizde bebek var ancak bebeğin gölgesi yok. Oyunun başında karakterimizin akıl sağlığı yerindeyken oyunun sonunda hayali bir bebek tutan biriyiz.

outlast-2-baby-end

Sık sık beyaz ışık ile gördüğümüz kız bizim ilkokuldan arkadaşımız Jessica. Anılarımızdaki en kötü anı olduğu için, karşımıza çıkıyor. Bunaltıcı ve garip bir yaratığın ışınlanarak bizi kovaladığı okul sahneleri keyifliydi ama anlamsız geliyordu. Ne bu şimdi diyorken, yine oyunun sonundaki bir anı bizi aydınlattı. Jessica ile okulda akşam vakti oynarken okulun öğretmenlerinden biri bizi yakalıyor ve ailemize söylemek ile tehdit ediyor. Jessica’yı bir odaya çekerken bize gitmemizi söylüyor. Çocuk aklı ile giderken oyunun başında duyduğumuz çığlıklar duyuluyor ve Jessica ile öğretmeni yalnız bıraktığımız yere koşuyoruz.

jessica-loutermilch-outlast-2

Jessica’yı merdivenlerde kan içinde buluyoruz ve öğretmen tepeden bize bakıyorken görüyoruz. Ne olmuşsa olmuş ve çocukluktan bu olayın vicdan azabını çekiyoruz. Bizi okulda kovalayan garip yaratık ise Öğretmenin halüsinasyonu oluyor. Küçük ama sağlam bir detay daha, okulda yaptığımız kamera kayıtlarına geri dönüp baktığımızda cızırtıdan ibaret. Yani gerçek olmadıkları için, kayıtlar da yok.

outlast-2-endings-what-they-mean-jessica-death

Güzel bir easter egg olarak da bu kayıtlardaki cızırtılara dikkatli bakınca Murkoff şirketinin amblemini görebilirsiniz. Bu kısımları oynarken Outlast 1’e ne kadar benziyor demiştim. Gerçekten sadece yan hikaye olarak konulan Jessica ve okul bölümleri, temelde morfojenik motor ile birleşince muazzam bir etki bıraktı bende. Red Barrells’in oyun çıkmadan önce ilk oyunlar ile aynı evrende geçecek demesi de bütün ipuçlarını birleştiriyor.

 

Oyunun senaryosuna sakın ben gibi ön yargılı yaklaşmayın. Ağır ve sapkın bir din çatışması değil de ilk oyunun da özüne inen bir bilim temeline dayanıyor. Kendi teorim ne kadar doğru bilemem ama bu kasabadakiler aklını yitirince Murkoff Akıl Hastanesi’ne kapatılıp daha ileri deneyler için toplanan denekleri oluşturuyor. Hatta kim bilir? Belki ilk iki oyundaki akıl hastalarından biri de bu oyundaki kahraman Blake’dir. Merakla DLC beklemekteyim. İnceleme istediğiniz oyunları belirterek, daha fazla bilgiyi ortaya çıkarabiriz.

Bomba

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Yayınlandı

on

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider, oyuncak için ise o zamanlar evrenin sonsuzluğu gibi gelecek büyüklükte olan Toys ‘R’ Us’a doğru yola çıkardık. Space Jam oyuncakları, boyama kitaplarını, figürleri hala hatırlıyorum. Öyle güzeldi. Ancak Amerikan basınına göre oyuncak sektörünün eski büyük lideri, yeni nesil Amazon vb. sitelerle baş edemeyerek 1 hafta sonra iflasını açıklayacak.

Reuters ve Wall Street Journal iflas haberini ilk alanlar oldu. Raporlarına göre, oyuncak perakendecisi birkaç hafta içinde iflas başvurusunda bulunmak zorunda kalacağını açıklamışlar. Markanın ABD’deki 1,600 artı mağazasında yaklaşık 5 milyar dolar borcu olduğu söyleniyor.

Toys ‘R’ Us’ın da tarihin tozlu raflarında kaybolduğu bir hayata hazır mıyız geekler? Ben değilim. 

Okumaya Devam Et

Bomba

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Yayınlandı

on

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol sayıda ilk kez Ben Urich’in anlatımıyla yapmadık açılışı. Onun yerine giriş sayfalarımızı Frank Castle, Punisher, suç ile ilgili görüşleri ile kapladı. Karakterin güzel bir özetiydi bu konuşması aslına bakarsanız. Kısaca kahramanların sağlamaya çalıştığı adaletin hiçbir zaman işe yaramamasından dem vurdu.

5. Sayıya bir giriş yaparsak,  ilk hikaye arkı 4. sayı ile bitmiş sanmıştım. Hem bitmiş gibi göründüğünden, hem de artık bitsin istememden olsun gerek. Görünen o ki Diamondback’in bir de kaçış planı varmış. Sayı beli kırılmış Iron Fist’in Night Nurse’ün mekanında uyanması akabinde artık bir teşekkür amaçlı binayı satın almasıyla açıldı. Buralardaki konuşmalar sayının geneli gibi çok güzel yazılmıştı, özellikle Danny’nin ”Vücudum bir tapınak” tarzı sözleri karakterin olması gerektiği halini iyi yansıttı. İsterdik ki dizide de bu yönü biraz daha ön plana çıksın. Punisher ile aynı polis aracında taşınan Diamondback çenesi ile Punisher’ı yormaya, hatta irrite etmeye çalışıyor. Ona ölen karısından dahi bahsediyor ve başarıyor da. Bu sırada ekibi ise 4 kişi bir çatıda görüyoruz tek kelime ile harika panellerdi. Marquez’in çizimleri yine harika, yine harika.  Ekibin burada gelecek hamlelerini planlamalarını ve birlikte hareket etmelerini okumak şahaneydi. Özellikle Danny’nin Matt’e;

“Çok fazla boks referansı kullanıyorsun, ünlü bir boksör falan mısın?”

sorusu güldürdü cidden. Sayının son anlarına doğru bir ikili diyalog da yine Danny-Matt ikilisinden geliyor. Danny’nin Matt’e neden maske taktığını sorduğunda geçen konuşmalar da çok iyi yazılmıştı. Evet yıllardır süper kahraman filmlerinde, dizilerinde izlediğimiz, gördüğümüz nedenlerden çok da farklı bir şey sunmadı bu diyalog belki ama Anad dönemi başladığından beri kimliğini koruyan Daredevil ve onun Danny ile ilişkisi için önemli bir gelişim noktası oluşturur cinstendi.

Sayının finali ise şok eden cinstendi Black Cat evine gidiyor ve onu bekleyen Diamondback ile karşılaşıyor. Kısa bir ikili konuşmanın ardından Diamondback Cat’e kurşunları yağdırıyor. Kedi bu sefer dört ayak üzerine düşer mi bilinmez. Matt’in silah seslerini duyması ile sayı perdesini kapıyor. Dediğim gibi, sayıda aksiyon belki azdı, ama okuması zevk veren unsurlarda ilk sırada bile gelmez aksiyon benim için. Özellikle bir ekip serisinde ekibin dinamikleridir önemli olan. Hala okumuyorsanız, okumadıysanız, Bendis’in kaleminden çıkan harika diyalogları, etkileşimleri ve Marquez’in ortaya döktüğü sanatı kaçırıyorsunuz. Şimdilik benim Defenders #5 için söyleyeceklerim bu kadar.

Gelecek sayı ve sayılarda görüşmek üzere!

Okumaya Devam Et

Bomba

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Yayınlandı

on

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en iyi dizi adaylarından birini yazabilecek olsam hangisini yazardım diye sordum. Verdiğim cevap için ise düşünmem gerekmedi! Peter Morgan tarafından yaratılan The Crown kuşkusuz bu yıl televizyonlarda – aslında bir Netflix yapımı – çıkan en iyi eserlerden biri. Netflix’in en pahalı işlerinden biri olan bu yapımın tahmini bütçesi tam 156 milyon dolar. Dizinin konusu ise Oscar’lı film The King’s Speech’te de izlediğimiz kekeme kral IV.George’un ölümünden sonra Elizabeth’in tahta çıkışı ve ardından gelişen tarihi olayları kapsıyor. Dizi konusu bakımından tarihi ve tarihi yapımları sevenler için bir elmas niteliğinde. Bir belgesel tadında tabi ki değil fakat bunu beklememiz de yersiz olurdu. Özellikle bazı bölümlerin sonlarında o bölümde ele alınan herhangi bir konunun gerçekte ne zaman vuku bulduğu, sonuçları ve sonrasında neler olduğu gibi bilgiler de yer alıyor.

Dizinin başrollerini Kraliçe 2. Elizabeth rolünde Claire Foy, eşi, Edinburgh Dükü Philip rolünde Doctor Who severlerin yakından tanıdığı Matt Smith, kraliçenin kardeşi Margaret rolünde güzelliğiyle izleyeni ekranlara kilitlemeyi başaran Vanessa Kirby ve son olarak Winston Churchill rolünde ise 2 Oscar adaylığı bulunan John Lithgow var. Üstteki görselden de görebileceğiniz gibi casting çok ama çok başarılı. Karakterlerin tarihteki gerçek halleri ile inanılmaz bir benzerlik sağlanmış. Dizinin o devasa bütçesinin nerelerde kullanıldığını hakkında koymuş olduğum görsellere baktığınızda fikir edinebilirsiniz diye düşünüyorum. İzlediğinizde ise kendi gözlerinizle görürsünüz. Çünkü prodüksiyon tek kelimeyle harika. Örnek vermek gerekirse kostüm departmanı ortaya çok ince bir işçilik koymuş.

Kostümler dışında kullanılan set, dekorlar muazzam, 20.yüzyıl İngiltere’sini hissedebiliyorsunuz. İç mekan tasarımları kraliyet ailesine yakışır cinsten görkemli, dış mekan çekimlerini izlerken ise kendimi sık sık ”Oha, bu kadar insanı nasıl toplamış da bu sahneleri çekmişler” derken buldum. Özellikle Elizabeth’in siyasi nedenlerden dolayı birçok ülkeyi gezmesi gerektiğinde, buralarda çekilmiş sahneler sizin, olayın içine girmenizi kolaylaştırıyor.

Dizinin müziklerinin başında Rupert Gregson-Williams var. O da çok başarılı bir iş çıkarmış. Özellikle ”Duck Shoot” parçasını dinlemekten sıkılmadım henüz. Tema müziğini ise Rupert değil, Hans Zimmer yapmış! Kendisini övmek için ayrı yazı yazarım ben, o kadar ünlü ve sektörde her iyi işin altında adını görebileceğiniz biri. Meraklısına araştırmayı öneririm, bakarsınız sizin de sevdiğiniz bir filmin, melodisinin yaratıcısıdır.

Dizinin değinmediğim noktalarından biri ise, dizinin ne kadar akıcı olduğu, 50 dakika – 1 saatlik bir dizi için inanılmaz derecede akıcı. Kendinizi üç dört bölümü ard arda izlerken buluyorsunuz. Bu süreye sahip diziler için bende bunu başarabilen son dizi sanırım Breaking Bad idi.

Biraz daha detaylı bir şekilde konuya değinmek gerekirse, merak etmeyin dizi, siyasete en ince ayrıntısına kadar girmektense, bir kitap olarak düşünürsek, onun sadece kapağını, iç çizimlerini ve belli kesitlerini alıntılıyor. Odak noktamız daha çok 2.Elizabeth. Onun yükselişini, bir Kraliçe ve aynı zamanda bir eş, bir anne olarak yaşadığı zorlukları görüyoruz. Siyaseti bilmiyor, okula gitmemiş, herhangi bir alanda eğitim almamış, çocukluk yıllarında sadece ülkenin yasaları, İngiliz Klisesi hakkında öğretiler görmüş ve dolayısıyla olduğu noktada zorluk çekiyor.

Claire Foy sergilediği performansla hem Taç’ın (Crown) hem de rolün altından kalkmış. Hazır bir oyuncunun performansına değinmişken, oyunculuklardan bahsedeyim. Dizi diğer çoğu alanda olduğu gibi oyunculuklar konusunda da sizi etkiliyor. Hatta yeri geliyor tüyleriniz diken diken bir şekilde ekrana bakarken buluyorsunuz kendinizi. Başta dizinin castını saymıştım. Tekrar saymama ya da tek tek değinmeme gerek yok zira hepsi iyi derecesinde performanslar sergiliyorlar ancak 2 kişi oldukça ön plana çıkıyor. Biri zaten ana karakterimize hayat veren Claire Foy. İlk sezonu bitirdiğinizde, bir kez daha ilk bölümü izleyip, daha sonra son bölüme bir göz atmanızı istiyorum. Karakterin yaşadığı değişimi nokta atışı diyebileceğimiz şekilde, eksiksiz gösteriyor. Diğer kişi ise Winston Churchill rolündeki John Lithgow. Dönem veya karakterler hakkında herhangi bir belgeseli ya da Youtube’dan birkaç videoyu izlerseniz görürsünüz. John Lithgow’un kullandığı beden dili, yürüyüşü, mimikleri, sanki gerçekten O’ymuş gibi hissettiriyor. Zaten her iki oyuncu da rolleri ile oyunculuk dallarındaki adaylıklara sahip. Claire Foy, ”En iyi kadın oyuncu” dalında, John Lithgow ise ”En iyi yardımcı erkek oyuncu” dalında aday. Yazı boyunca amma övdün, hiç mi kötü, olumsuz etken, faktör yok diye düşünmüş olabilirsiniz. Ama inanın yoklar. Dizinin Emmy ödüllerinde tam 11 adaylığı var.

Bu adaylıkların en önemlilerinden bazıları:

  • En İyi Drama Dizisi
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Yönetmenlik
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Casting
  • En İyi Müzik Kompozisyonu
  • Bir Drama Dizisinde En İyi Senaryo

Dizi Golden Globe (Altın Küre) ödül töreninde ise En Drama Dizisi ve Bir Drama Dizisinde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini evine götürdü. Sırada Emmy ödülleri var. Ben yapımın törenden en az birkaç ödül ile ayrılmasını istiyorum ve ümit ediyorum.

Diziyi hala izlememişseniz inanın bu yılın en iyi dizilerinden birini kaçırıyorsunuz. The Crown, çok kaliteli bir yapım ve her ayrıntısını incelemeniz, hayranlıkla döneme tanıklık etmeniz için sizleri bekliyor.

 

Okumaya Devam Et

Facebook

Bombalamasyon

Genel2 gün ago

Bir Stephen King Uyarlaması: “IT” Film İncelemesi

Kaliteli filmlerin ülkemize geç gelişinden ya da hiç gelmeyişinden muzdaribiz. Geç gelmeyenler ise popüler filmler oluyor. Yani sinemada Imax kalitesiyle,...

Bomba5 gün ago

Çocukluğumuz Bir Bir Eriyor: Toys ‘R’ Us İflasını Açıklamak Üzere!

Geek olmamızın belki de ilk meydana çıktığı yıllardı. O yıllar bakkallar fasikül halinde Spider-Man sayıları satar, lunapark için Tatilya’ya gider,...

Bomba5 gün ago

Çizgi Roman: The Defenders #5 İncelemesi

Defenders 5.sayı geldi çattı. Ben de arkada Defenders soundtrack’ini açtım okudum. Şansıma aksiyon çok yoktu. Aksiyonu az ama eğlencesi bol...

Bomba1 hafta ago

Emmy Ödül Törenine Saatler Kala, Bir En İyi Dizi Adayı: The Crown

Zaman zaman dizi dünyasının Oscar’ı diye de hitap edilen Emmy ödül törenine saatler kalmışken, kendime izlemiş olduğum dram dalında en...

Bomba2 hafta ago

Jeneriği ile Akıllara Kazınmış 15+2 Efsane Televizyon Dizisi!

Bir dizinin en önemli öğesi jeneriğidir. Bu cümlemi direkt kıran bir dizi var Ray Donovan. Jenerik kullanmıyor. Sert bir mizacı...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones: Kitaplarda Hala Hayatta Olan Karakterler!

George R.R. Martin acımadan karakter öldüren bir yazar olabilir fakat öyle karakterler var ki dizi yapımcıları öldürse de sevimli yazarımız...

Bomba3 hafta ago

Inhumans Imax İncelemesi, İlk İzlenim

İlk önce film olması planlanan, daha sonra diziye evrilen Inhumans’ın ilk 2 bölümü Imax sinemalarda gösterime girdi. Amerika’da ABC kanalının...

Bomba3 hafta ago

Beyaz Perde’de Boy Göstermiş Can Alıcı 11 Kadın!

Daha önce en efsane kötü karakterler videosu ile karşınıza çıkmıştık. Şimdi ise iyisiyle, kötüsüyle, çılgınıyla, tatlısıyla, kurbanlık koyun gibi insan...

Bomba3 hafta ago

Game of Thrones’u Neden Bu Kadar Çok Seviyoruz? Nedir bu Game of Thrones Manyaklığı?

Manyak, kelimesi burada kötü anlama gelmemektedir. Ülkemizde tatlı kişilere manyak tepkisini veririz. Ve bu ülke, kalıbımı basarım ki Game of...

Bomba4 hafta ago

Game of Thrones 7.Sezon Finali “The Dragon and the Wolf” İncelemesi ve Akılda Kalanlar

“Karlar yağdığında ve ak rüzgarlar estiğinde yalnız kurt ölür ama sürü yaşamayı sürdürür.” SPOILER Dizinin asıl müziği en hafif halinde...

Bomba